Türkiye’de zengin iş adamlarının iş yapma şekillerine baktığımızda birkaç yönetim tarzı benzerlik gösteriyor. Bir örnekle bunu anlatmak isterim:

Yeni yeni sosyal popülerlik de kazanmaya başlayan Ali Ağaoğlu, Sabah Gazetesinden Burçak Güven’e göre, medyayla daha çok bilgi paylaşğı için servetine servet katmış 2008 yılında. Bu belki bir etkendir. Sanırım, iş anlayışı diğer önemli bir etken. Örneğin, spor klüplerine üye olmak isteyenlerin anlaşmalarına şöyle bir madde koyuyor Ağaoğlu. (Bir şirket bir uygulama yaptımı, işine gelen her şirket hemen kopyalıyor. O yüzden bu uygulama Ağaoğlu’na has değil.)

“Grup aktivite programlarımıza yeterli sayıda kişi katılmazsa programları iptal etme hakkına sahibiz.”

Klübün size yolladığı promosyon broşüründe bir ton aktivite programı gözüküyor. Bu aktivitelerin hepsinin yapılıp yapılmadığını sorduğunuzdaysa, birkaçının artık sunulmadığını ifade ediyorlar. Demek ki pazarladığı bilgi ile gerçek arasında fark var. Ama tüketiciyi yanıltmak çok da önemli olmasa gerek. Soru sormazsanız, doğru olmayan bilgilerle karar verebilirsiniz.

Tüketiciye verilen bilgi, broşürde yayınlanan aktivitelerin sunulduğu ve yıl içerisinde hep sunulacağı yönünde. Yani tüketici algısı bu şekilde yaratılıyor. Ücret karşılığı aldığınız hizmetler arasında değer uyumunun olup olmadığına bakarak üyelik kararı veriyorsunuz. Oysa anlaşma maddesini okuduğunuzda, klübün size bu aktiviteleri garanti etmediğini, bu aktivitelerin kendi kafalarına göre sunulup, isterlerse, herhangi bir sebep verilerek sunulmayacağını görüyorsunuz. Ne var ki, bu programlar sunulmadığında size karşı hiç bir sorumluluk hissetmiyorlar. Yani, şirket kendi maliyet hesaplamasını önemsiyor ve kendi servetini koruyucu hareket ediyor.  Tüketicinin de kendi maliyet hesaplamasını önemsiyor olduğunu düşünürsek, ki hepimiz servetimizi korumak isteriz, sözleşmelerde dürüst olmayan bir anlaşma şartının bulundurulması, tüketiciyi rahatsız ediyor ama işletme sahibi rahatsız olmuyor. “İşine gelirse” tavrı söz konusu oluyor. Nasıl olsa, her yerde benzer anlayış görülebiliyor. Tüketicinin fazla bir seçeneği zaten yok!

Şirketlerin çoğu tüketiciyi mağdur durumda bırakan yöntemlerle iş yapmayı onurlarına yedirebiliyor. Tüketici de ses çıkartmadığından, uygulamalarda değişiklik de gerekmiyor elbette.

Avrupa Birliği ülkelerinde, yasalar gereği, eğer bir aktivite duyurusu yaptıysanız, o aktiviteyi 1 kişi de olsa gerçekleştirmek zorundasınız. Bu da şirketleri daha efektif çalışmaya zorlayan ve tüketiciyi koruyan bir tutum.

Şimdi düşünün bir: kaç defa bir programa yazıldınız, gün saat belirsiz, sonra size haber vereceğiz naralarıyla bekletildiniz? Kaç defa kusura bakmayın yeterli sayıda kayıt olmadığından kursu bu ay açamayacağız bir sonraki ay açacağız, tabi yeterli kayıt olursa sözlerine defalarca maruz kaldınız?

Tüketicinin zamanını ve maliyet hesabını önemsiz gören işletme anlayışlarıyla iş yapanların sayısı öyle fazla ki, eğer siz birer iş yeri sahibi olarak, özellikle bu dönemde rakiplerinizden daha başarılı olmak istiyorsanız, uygulamalarınızda tüketicinin hayatını kolaylaştırmak bir numaralı hedefiniz olsun. Günümüz şartlarında, insanların en değerli hazinesi zamanı. Onların zamanını harcamadan, yanıltıcı yöntemlere taviz vermeden hizmetlerinizi sunmak güven yaratır, sizi tercih edilen yapar. Kendiniz nasıl güven veren insanlarla dost olmayı tercih ediyorsanız, müşterileriniz de aynı düşüncededir.

İş  dünyası “fark yaratın” diye bas bas bağırıyor, ama çoğu kendi sesini duymuyorsa, siz bu fırsatı yakalayın. Bu dönemde rakipleriniz fiyat indirimi yaparken, siz müşterilerin arayıp da bulamadığı güven sağlayıcı, istikrarlı hizmetlerle fark yaratın. Uzun vadede siz karlı çıkacaksınız.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit