resim
Ana Sayfaya Dön


Hakikatin Önemsizleşmesi: Post-Truth

04 Jan 2018

Time and Punishment: A Town Hall Discussion with JAY Z and Harvey Weinstein, New York, USA - 08 Mar 2017Duymayan kaldı mı?

“Hollywood’un 65 yaşındaki ünlü yapımcısı Harvey Weinstein’a yöneltilen taciz iddiaları ABD’yi kasıp kavurdu.

Kariyerlerinin belli bir döneminde Weinstein tarafından cinsel tacize uğradığını söyleyen 20′den fazla kadın, “yıllardır süren bir sessizliği” bozdu.

Bu kadın oyuncular arasında, Weinstein’ı taciz ya da tecavüzle suçlayan Angelina Jolie, Gwyneth Paltrow ve Rose McGowan gibi tanınmış isimler var.

Film yönetmeni Quentin Tarantino, Weinstein ile yakın arkadaşlığı olduğunu, onun kadınlara bu şekilde davrandığını bildiği halde sessiz kalmayı tercih ettiğini itiraf etti. ”*

Peki, bu kadınlar 20 yıl önce değil de neden şimdi konuşuyorlar? Tüm bu kariyerlerinde zirve yapmış kadınlar neden bunca yıl bekliyor sizce? Rolling Stone dergisinin haberine göre, güçlü ve etkisi yüksek insanların tacizlerine, kötü davranışlarına, etik olmayan işlerin yapılması önerilerine karşı çıkmak her yiğidin harcı değil!

Diğer bir sebebi, kariyer endişesi içinde olan insan için kariyer riski taşıyor olması.

Ya da suçluluk ve utanç duygusu içerisinde olduklarından, söylemeye korkmuş olma ihtimallerinin çok yüksek olması. Utanç duygusunu körükleyici davranışlarda bulunmak, bildiğiniz gibi, insanı yok olmaya sürükleyen bilinçli taciz şekillerinden. Zimbardo bunu 40 yıl önce yaptığı çalışmalarda çok net ortaya koydu.

Tabii, orası Amerika, Türkiye değil. Bir kişi konuştumu, diğerleri çorap söküğü gibi geliyor.

Biz de durum genelde zarara uğrayan kişiye ah ah vah vah dedikten sonra yalnız bırakmaktır. Kimse kimseye pek destek olmaz. Her birey kendi çıkarıyla meşguldür. Birinin zararı, diğerinin kazancıdır. Hukuk sistemine olan güvensizlik, buna neden olan sebeplerden biriyken, karakter erezyonu daha büyük bir sebep olarak görülmelidir.

ABD gibi bir ülkede dahi durum böyle. Türk iş dünyasındaki her tür çarpıklığa sessizlik halini siz düşünün!

Mesela, mobbing 2016 yılına göre 2017’de %46 artmış. Bunların %81’i de özel sektör çalışanıymış. Aynı Weinstein olayında olduğu gibi, Türkiye’de de söylenmeyen yüzbinlercesi vardır, kimbilir. Mesela geçenlerde herkesin ortasında tokatlanan zabıta memuru, işini kaybetmemek için sessiz kalmış, fakat ardından yere yığılmıştı. Bunları TV’de görüyoruz ve öğreniyoruz. Bir de kendi gözümüzle gördüklerimiz var…

Mesela size bir örnek;

Konferanslarda atılan naralarla gerçek hayatta yaşananlar çok farklı. Konferanslarda anlatılanları dinlediğinizde sanarsınız şirketlerin içi birer yaratıcılık, inovasyon, süper liderlik ve takım ruhuyla dolup taşıyor.

Oysa durum hiç de öyle değil. Aslında çoğu bilinçli yalan söylüyor. Evet, düz bir şekilde yalan söylüyorlar.

Ya da “politically correct” söyleyecek olursak, konuşmacılar, hayallerini gerçekmişcesine yansıtarak, aldıkları yüksek dozlu depresyon haplarının da etkisiyle, huşu içerisinde ideal bir çalışma ortamı lanse ediyorlar.

Geçtiğimiz aylarda, epey ilginç insanların ve sohbetlerin içinde buldum kendimi. Sanki iş dünyasında 30 yıl öncesine ışınlanmış gibiydim. Hangi devirde yaşıyoruz diye düşünmeden edemedim.

Zaman hızla ilerliyor da, iş dünyasında kaydadeğer gelişmeler neden mümkün olamıyor? Nedenlerini gerçekten bilmiyor muyuz yoksa bildiğimiz halde öğrenemiyor muyuz?

Hikaye şu:

Sohbetlerden birinde, çürük bir organizasyon yapısı içerisinde debelenen bir grup insan, müşteri odaklı olmayı tartışıyordu.

Aralarında müşteri kararlarının duygusal olmadığını iddia eden biri vardı.

Adam, bu iddiasını hiçbir mantıklı açıklamaya ya da kanıta dayalı sebebe dayandırmıyordu. Onunki sadece bir görüştü. Ve pozisyonu dolayısıyla, konunun otoritesiymiş edasıyla, aşağılayan sözlerle, herkesin ağzını kapatıyordu.

Gazetelere servis edilen fotoğraflarında güler yüzlü, sempatik, bembeyaz dişleri ve beyaz teniyle sevimli bir iş adamı görüntüsü yaratıyordu.

İkna edilmesi mümkün değildi. Bunun 2 sebebi vardı.

Birincisi egosal patlama yaşıyordu. Önemli ölçüde öfke kontrol sorunu vardı. Dünyayı ben yarattım edasıyla etrafındaki tüm sesleri bastırarak konuşmaya alışmış, sağa sola saldıran, küstah bir adamdı. Sonradan, torpilli biri olduğunu, bu ilişki ağı nedeniyle, küstahlığının tolere edildiğini öğrendim.

İkincisi, kendi fikri dışında bir fikrin doğru olması düşüncesi onu inanılmaz geriyordu. Çünkü etrafındakilerin ondan daha iyi biliyor olması mümkün değildi. Büyüklenmeci (grandiosity) tavırları öyle keskindi ki, kendini kanıtlama ihtiyacı içerisindeki didinişinin bir tek kendi farkında değildi. Coşkulu hali, içi boş laflarından önemliydi sanki. Kişiliğini anlamanız için benim gibi psikoloji eğitimi olan biri olmanız hiç gerekmiyordu.

İşin ilginç yanı, savunduklarının doğruluğu yoktu. Doğru bilgi bilimsel kanıtlarıyla sunulmuştu ama dikkate alınmamıştı.

Masanın etrafında yer alanların sessizliği, sorgulama ihtiyacı duymaması, merak etmemesi ve sanki bir boşvermişlik hali— kaosun içine sürüklenmiş bir şirket yapısı, bunca eğitime, duyarlılık kampanyalarına rağmen, taş devrinden kalma yönetim anlayışlarıyla tam gaz hareket eden bu grubun, neden dibe vurmuş olduğu konusunda dışardan tanıklık edenlere önemli tiolar veriyordu.

Bu tür popülist yaklaşımlarla hareket edenleri tutan ve böyle iş yapma şekillerini normalleştiren bir ortamın teşvik edildiği bir düzende herkes zarar görür. Yanlış olanı söyleme cesareti olanlar desteklenmez, çünkü sistem yalandan beslenenleri destekleyen mekanizmalarla örülüdür.

yalin-alpay-ara

Yalanın meşrulaştırılması, hakikatın önemsizleştirilmesi ve hileli akıl yürütme teknikleri üzerine yazdığı Yalanın Siyaseti isimli kitabında Yalın Alpay bakın ne diyor:

 

“Yirmi birinci yüzyılda yalan, siyasetçi ve yönetilenlerin ortaklaşa inşa ettiği bir olguya dönüştü. Yeni olan, siyasetçilerin yalanları değil, kitlelerin buna verdiği tepkidir.

Hakikatin önemsizleşmesi (post-truth), toplum görüşlerinin oluşmasında duyguların ve kişisel inançların, hakikatin önüne geçmesidir.

Böyle bir ortamda, destekçisi olan kitlenin inançlarına ve önyargılarına uygun olduğu sürece liderin tutarsız savlar ileri sürmesi, yolsuzluk yapması, ekonomide, dış siyasette başarısız olması önemini yitirir.

Bunların tümü iç-dış düşmanlar, terör örgütleri, casuslar, ülkenin gelişmesini istemeyen seçkinler gibi, çoğunlukla “icat edilmiş” kesimlere yıkılır.

Yalanın meşrulaştırılması, felsefede “safsata” (fallacy) adı verilen hileli akıl yürütme teknikleriyle yapılır.

“Hakikatin önemsizleşmesi, herşeyden önce duygusal bir olgudur. Gerçeğin kendisinden çok, bizim gerçeğe ilişkin tavrımızı umursar.  Gerçek hala dışarıdadır fakat zihinlerdeki yansıması olan hakikat, duygusal kurmacalarla yer değiştirmiştir. Sahte artık gerçeğe değil, kendi uydurduğu sahtekarlıklara referans verir.” 

“Hakikatin önemsizleşmesi ve özellikle de yalan ile ilgili çalışmalarıyla bilinen Ralph Keyes, toplum üzerinde kanaat oluşturan akademisyenler, gazeteciler, siyasetçiler, popüler kişiler ve kurmaca yazarlar gibi yüksek profilli aktörlerin büyük çoğunluğunun yalancılıkta uzmanlaşmış olduğuna dikkat çeker. Eğer yalancılık norm haline gelirse, toplum çöker.”

“Medyanın evrimi, hakikatın önemsizleşmesinin en büyük nedenlerinden biridir. Haber kaynaklarının dağılması, yalanların, söylentilerin ve dedikoduların korkunç bir hızla yayıldığı bir dünya yaratmıştır. Eğer bir kişi, bir haber öyküsünü paylaşmıyorsa, özünde o bir haber değildir. (Yalın Alpay, 2017, s 45)”

“1990’ların ikinci yarısında ekonomide hakikatın önemsizleşmesini destekleyen bir şekilde markalaşma, yeni kategorilere ayrılmış ‘yaratıcı endüstriler’in temel faaliyet alanı olmuştur.

‘Marka’ olarak isimlendirilen efsanevi düşünce, büyülü bir sistem oluşturarak hızla büyümüş ve oluşturduğu gelirleri katlamıştır (Calcutt, 2016).

Marka, etiketlediği ürünlerin, onu tüketen kişiye farklı kazanımlar, itibar ve statü getireceğine yönelik ikna edilmiş kitleler yaratarak, bant üretiminden kat kat fazla gelir ve zenginlik üretme becerisine ulaşmıştır.

Hakikat olan üretim, hakikatin önemsizleşmesi ise marka olmuştur. Hakikatin önemsizleşmesinin ürünü olan marka, hakiki üretime oranla onlarca kat fazla kar getirmekte ve dahası marka üretenleri de saygın ve rol model kişilere dönüştürmektedir. Toplum hakiki olana değil, hakikati önemsizleştirene talep göstermiştir.

Hakikatin önemsizleştirilmesi inandırma ya da ikna etme sürecinde, dinleyicilerin zihinlerine hitap etmek yerine, kalplere hitap etmek söz konusudur.”

Yalanın gerçeğin yerine geçtiği Post-Truth döneminde, gerçeğin bir önemi yoktur. İstediğimi söylerim, savunurum anlayışı hakimdir.

Böyle bir ortamda kimin haklı kimin haksız olduğu da önemsizdir. Herkes istediğine inanır, inanmak istediğini savunur, çıkarı olduğu şekilde hareket eder. Böyle bir ortamda birlikten ve beraberlikten bahsetmek ahmak uyutmaktan öte değildir. Toplumun zedelenmiş olduğu bir düzende, şirketlerde itibar, takım oyunu ya da liderlik üzerine ahkam kesmek gülünç olur.  Zira son 40 yıldır kurumlara olan güven istisnasız dip yapmaktadır. Gallup verilerine göre dünyada çalışanların  %87′si işlerine hiçbir bağlılık hissetmemekte ve ‘actively disengaged’ diye adlandırılılan mutsuzlar ordusunu oluşturmaktadır.


Share

YORUMLAR
Sizin Yorumunuz
Adınız Soyadınız
E-posta
Web Sitesi
Yorum

CV TEKNİKLERİ E-BÜLTEN
Ad Soyad
E-Posta

YURTDIŞI SERTİFİKA PROGRAMLARI
Ad Soyad
E-Posta
YENİ YAZILARDAN HABERDAR OL

KONULAR
SİTEDE ARA
Hedefe Koşanlar
Acıtan Kariyer Hataları
Cesur Fikirler
Girişimcinin Ruh Halleri
İş ve Hayat Dengesi
Sosyal Medya Dünyası