Sezgi ve Mantık Ikilemi

değişim, eğitim, psikoloji, yetenek 14 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

Hayatta karşılaştığımız kimi sorunlara çözüm ararken, sorunun önemi ve karmaşıklığı oranında kılı kırk yardığımız, günlerce sağa sola danıştığımız, tasarımlar, planlar yaptığımız ve buna rağmen istediğimiz neticeyi alamadığımız olmuştur.

Türlü çeşitli mantıklar geliştirerek, olabildiğince “rasyonel” olmak gereğine inandığımız çözüm üretme/arama süreci esnasında, çoğunukla “içimizdeki bir ses”in de bize eşlik ettiğine tanık oluruz. Ancak akılcılığın ve mantığın bir önyargı şeklinde itibar gördüğü “Aydınlanma Çağı”nın ve modernizmin değerleriye yetişmiş birey, bu “içinden gelen ses”e itibar etmeyi çoğunlukla bir gurur meselesi olarak algılar ve ondan kaçınmaya çalışır.

Henüz açıkça tanımlanamadığını varsaydığımız ve o nedenle pek itibar etmediğimiz “içimizden gelen ses”, arzu edilmeyen bir sonuçtan sonra “keşke o sesi dinleseydim” türü yakınmalarımıza da konu olur. Ancak akıl ve mantıkla kutsanmış modern zamanlarda, bu iki unsuru esas almayan davranışların “duygusallık” genellemesiyle itham edilmesi, bizi bir sonraki benzer süreçlerde de ikircikli kılar.

“Duygusal” davranmayı gururuna yedirememek, modern insanın başlıca açmazlarından birisidir. Oysa duyu (impression), duygu (sentiment) ve sezgi (intuition) gibi yetilerden kaynaklanan veriler olmaksızın, aklın ve mantığın olgunlaşması, etkinlik göstermesi zaten mümkün değildir.

Bu yetiler arasında, insana ayrıcalıklı bir bilgi türü sunan sezginin önemi üzerinde durmak gerekiyor:

“Bilginin iki şekli vardır: bilgi ya sezgi bilgisidir veya mantık bilgisidir: ya fantaziden doğan bilgidir veya zihinden; ya bireysel olanın bilgisidir veya tümel olanın; ya tek tek nesnelerin bilgisidir veya onların birbirleriyle olan ilgilerinin bilgisidir; bilgi, bütünüyle ya imgeleri veya kavramları meydana getirir.”

Aslında üzerinde fazlaca düşünmesek, itiraf etmesek bile, basit gündelik hayatımız, “içimizdeki ses” yani sezgi bilgisi tarafından yönetilir.

İnsanın tek tek nesnelerle, tek tek insanlarla, tekil olgu ve olaylarla ilgi içinde edindiği deneyimler, genel bir imge ve tasavvur dünyası oluşturur. Evden alışveriş için pazara gidinceye dek geçen süre içinde, onlarca şey düşünürüz. Ancak eve döndüğümüzde düşündüklerimizi alt alta yazmayı deneyelim, belli başlı birkaç şey dışında hiçbir şey hatırlamadığımızı veya hatırladıklarımızı kolay kolay yazıya dökemediğimizi, ifade etmekte güçlük çektiğimizi göreceğiz. Oysa bu süreç boyunca zihnimizin bir takım şeylerle meşgul olduğuna kuşku yoktur. Fakat bu alışıldık, basit ve olağan süreç boyunca, zihnimizi kimi mantıki ve kavramsal unsurların yanısıra, ağırlıklı olarak meşgul eden ve eylemimizi asıl yöneten başka bir takım unsurlardan söz etmek gerekir.

İşte kendi halindeki gündelik olağan eylemimizi yöneten, yönlendiren ve ifade etmekte güçlük çektiğimiz bu unsurlar, sezgi bilgisinin sunduğu genel ve kapsayıcı imgelerdir.

Sağır ve dilsizlerin nasıl düşündükleri üzerine ünlü bir polemikten yola çıkarak, insanın sadece dilde ve sözcüklerde ifade bulan kavramlarla değil, aynı zamanda imgelerle düşündüğünü söyleyebiliyoruz. Demek ki, mantığın verisi olan kavramların yanısıra, sezginin eseri olan imgeler de, düşüncenin unsurları arasında yer alıyorlar. Ancak imgeleri ifadeye dönüştürülebilmek, kavramları ifade etmekten daha zordur ve yine sezgisel bakımdan ayrıcalıklı bir yetenek gerektirir.

Biz sayısız kez pazara gidebiliriz, ancak bir “pazar yeri” imgesini ifade edebilmenin zorluğunu ayrımsamak için Bernardo Belotto’nun, “Pirna’da Pazar Meydanı” tablosuna göz atmamız yeterlidir. Benzer bir pazar yeri imgesini yazıyla ifade etmek, tezgâhlardaki çeşitli meyve ve sebzelerin kokusunu, insanların koşuşturmasını, kalabalığın, başka hiçbir gürültüye benzeterek tarif edilmesi mümkün olmayan uğutulsunu yazıya dökmek çok daha zordur.

Oysa, söz konusu olan yıllardan beri bildiğiniz, tanıdığınız sıradan bir pazar yeridir.

Ama bu bilme ve tanıma sezgisel-imgesel bir tanımadır ve olağan sıradan eylemimiz bu sezgisel-imgesel bilgi tarafından yönetilmektedir.

Aynı şekilde: pratikte boş bir kovayı kuyuya indirip, su doldurduktan sonra yukarı çekmeniz birkaç dakikanızı alır. Böylesi bir eylemin pratikte size çok basit gelmesini sağlayan, eyleminizi yöneten sezgi bilgisinin sunduğu imgenin gücüdür. Binlerce yıllık “kuyudan su çeken insan imgesi.” Bu imgenin gücünü ve bildirdiği bilginin kapsamını anlamak için, çıkrığın gıcırtısından, kuyunun ağzında ve ipin ucunda yerçekimine karşı salınan kovadan başlayarak, söz konusu eylemi iki sayfa A4 olarak yazmayı deneyebilirsiniz.

Demek ki, sezginin sunduğu imgesel bilgi sayesinde, gündelik olağan hayatı kolayca sürdürmemiz onun basitliğini değil, bilakis olağanüstü gücünü gösteriyor.

Eğer bu bilgi hakikaten basit bir bilgi olsaydı kolayca ifade edebilebilirdi. İşte yine bu nedenle, hayatımızın en basit ve en olağan gibi görünen ilgileri, ifade edilmesi en zor olan ilgilerdir.

Bu ilgiler sadece bizimle nesneler bakımından değil, bizimle öteki insanlar bakımından da benzer özellikler gösterir. Örneğin, iş yerinde, komşuluk veya arkadaşlık ilişkilerinde, muhatabınızın sizi rahatsız eden gündelik davranışlarını, ona basit bir kaç cümle ve davranış taklidiyle, neşe ve sezgisel samimiyet içinde ifade etmek varken, en mantıklı çözümü aramak gerekçesiyle, aylarca karın ağrısı çektiğiniz halde, tek bir cümle edemeden, bu duruma katlanmak zorunda kalabilir ya da “mantık”a rağmen, tam tersi umulmadık çatışmalara yol açabilirsiniz.

Sezgisel olarak edinilen bir dış etkiyi, mantıksal olarak açıklamak ve gerekçelendirmek mümkün olmadığı için, retorik, psiko-drama, autogenes training gibi, sonuçta ilişki biçimlerinde sezgisel ifadeyi güçlendirmeye yarayan tekniklere ve bunların eğitimine gerek duyulmaktadır.

Modernizmin, sezgi bilgisini gündelik hayat ve insan ilişkilerinde teorik olarak görmezden gelmesi nedeniyle ortaya çıkan olumsuzluklar, yine modernizm tarafından “hasarın giderilmesini” amaçlayan kârlı bir endüstriye dönüştürülmüştür. Böylece, aslında her insanda doğal olarak ve doğuştan mevcut yetenekler, önce insana unutturulmakta, sonra para karşılığı çeşitli eğitimlerle yeniden kazandırılmaktadır.

Oysa, Fidel hangi liderlik kursuna katılarak Fidel olmuştur?

Ya da Scott Fitzgerald örnek yaşam kalitesinin sırlarını keşfederken hangi “coach”a danışştır?

Aslında sezgi bilgisinin gündelik yaşam pratiğinde son derece geniş bir kabul gördüğüne kuşku yoktur, fakat bunu söylem alanına taşınması gerekiyor. Çünkü: “Çok eski ve herkes tarafından itirazsız olarak kabul edien bir zihin bilgisi bilimi vardır: mantık. Fakat sezgi bilgisi bilimini hemen hemen kimse hoş görmez veya yalnızca pek az kişi tereddüt ederek ona karşı hoş görürdür. Mantık bigisi aslan payını almıştır; [...]

O nedenle, bize sorulduğunda, çocuk yetiştirmekten, alışveriş kültürüne, iş yaşamından, arkadaşlık ilişkilerine dek, çoğumuzun, makul, mantıklı ve “rasyonel” bir yaşam peşinde olduğumuzu vurgulamamız, gönüllü bir yanılgının ifadesidir.

Gönüllü olarak bu yanılgıyı kabullenmenin altında, hayatımızı akıl ve mantık ötesinde bir bilginin yönlendirdiğini itiraf etmenin, sanki başkalarında güven kaybına yol açacağı kaygısı yatmaktadır.

Oysa en başarılı politikacıların, politikanın bir mantık bilimi şeklinde öğretildiği siyasal bilgiler fakültelerinden yetişmediğini, en başarılı tüccarların, yine ticaretin mantık bilimi kapsamında bir bilim olarak öğretildiği akademilerden mezun olmadığını gösteren sayısız örnek, bize sezginin gücünü kanıtlamaktadır. Çünkü hayatın bu ve bir çok alanında “içindeki sesi” dinleyenler, okullarda, kurslarda öğrendikleri mantıklı şeylere kulak verenlerden daha fazla şey becermişlerdir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Hayattaki Tercihlerimizden Utanmamak Için

eğitim, iş görüşmesi 8 Comments »

Türkiye’de hala hangi üniversiteden mezun olduğunuz önemli olabiliyor. Öyleki liseyi bitireli 20 sene olmuş insanlara dahi “hangi liseden mezun oldunuz?” tarzı gereksiz bir soruyu sormayı tercih eden yurt dışında okumuş büyüklerimiz mevcut.

Liseyi bitireli 20 yıl olmuş birine hangi liseden mezun olduğunu sorup “eğitim ve zeka” seviyesini algılamaya çalışan zihniyetleri anlamak gereksiz. Mezuniyetten sonra 20 yılı nasıl değerlendirdiğiniz ve bugün ne noktaya geldiğiniz daha önemli elbette. Ondan da önemlisi kişinin “yetenekleri, merakı, azmi ve heyecanı” nasıl onu farkedebilmeliyiz. Lafta kalıyor çoğunlukla farkındasınız.

Tabii bu tarz yöneticilerin niye böyle olduklarını düşünmeniz pek bir şey elde etmenizi sağlamıyor. Onları değiştirmeye çalışmanızsa yanlış yere enerjinizi kanalize etmeniz demek. Zira, onları değiştirmek güç. Bana gelen tonlarca email var, bu tip garip bulduğunuz ve çekindiğiniz sorularla nasıl başa çıkabiliriz diyen…Işte buyrun:

Takmayın.

Sorularına cevap verin.

Hangi liseden mezunsun?

Söyleyin. Rahatlıkla.

Hangi üniversitede okudun.

Söyleyin. Rahatlıkla.

Bu arada her konuya da boyun eğmek zorunda değilsiniz. Eğer çok tutucu bir şehirde çalışıyorsanız, oranın kurallarına göre oynamanız gerekebilir. Ama Istanbul gibi bir şehirde, sizle ilgili sorulardan önce “yaşınızı, eşinizin eğitim ve iş durumunu, kardeşlerinizin olup olmadığını, çocuk isteyip istemediğinizi” ögrenmeye çalışan biriyle karşılaşırsanız ve bu durum size ters ise, gereken cevabı vermekten de kaçınmayın.

“Burası Amerika değil. Bu sorulara bu ülkede cevap vermelisiniz” diyenleri de takmayın. Gerçekten yetenekleriniz pek azsa, kariyer derdiniz yoksa, her denene boyun eğmeyi tercih eden bir yapınız varsa, o zaman zaten böyle bir soru sormaya gerek yok. Boyun eğin gitsin. Bir de durumu değerlendirmeyi ögrenmek gerek. Soruları adabıyla, profesyonelce sormayı bilenle bilmeyeni ayırt edebilmek de bir yetenekdir.

Hepimiz motivasyonumuzu yükselten yazıları ve kitapları okumayı seviyoruz. Değil mi?

“Ya, bak görüyor musun? Ne güzel söylemiş

Sonra evimize gidip, okuduğumuz yazıları unutup, günün şartları ne diyorsa onları yapıyoruz.

Üzgünüm ama biraz cesaretli olamazsak, hayatımızla ilgili değişimi de gerçekleştiremiyoruz.

Türkiye’de bir grup insan için ne bildiğinden çok nerede okuduğun önemliyse, varsın olsun. Siz ne okumak istiyorsanız onu okuyun.

Hayatta kendi istek ve hedefleriniz yönünde hareket ederseniz, size yönlendirilen her soruya rahatlıkla gereken cevabı verirsiniz. Neden mi? Çünkü gücünüzü üniversitenin isminden değil, kendinizden alırsınız da ondan. 

Cesaretli günler diliyorum!


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Oktay Taftalı Aramızda.

değişim, eğitim, yaratıcılık 1 Comment »

Profesyonellere yer verdiğimiz bu bölümde Sayın Oktay Taftalı bizlerle birlikte olacak. 

Oktay Taftalı şair, felsefeci, pedagog.

Haydarpaşa Lisesi’ni ve ardından 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Aynı Üniversite’de yüksek lisans yaptı, 1985′den itibaren Viyana Üniversitesi’nde felsefe çalışmalarına devam etti.

1980′den beri Üç Çiçek, Poetika, Düşler, E dergisi çevrelerinde yer aldı. Oluşum, somut, Yazko Edebiyet, Varlık, Sombahar gibi dergilerde şiir ve denemeleri yayımlandı.

İlk şiir kitabı Pembe Aralık 1986′da yayımlandı. Onu, 1993′de Suların Durulduğu Yerde Yalnız Askerler (şiir), 1998′de Kan Geleneği (şiir) ve Sivil Aşk Yoktur (toplu şiirler) adlı kitaplar izledi. Ayrıca Şiir Ahlak ve Estetik, Medya Çağında Düşünce, Emperyalizm, Ahlak ve Siyaset Üzerine Bir Uzun mektup, Batı Aydınlanmasının Sonu ve Yerli Düşünce diğer kitaplarıdır.

Oktay Taftalı, “Yaratıcı Aklın Sınırlarında” başlıklı yazısıyla yarın Kariyer Yolculuğunda…

Kaçırmayın.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Döngüyü Kırabilmek

değişim, eğitim, girişimcilik, yönetim 12 Comments »

Kimisini Amerika’nın büyüklüğü ve kaynaklarının bol olması çeker, kimisini Çin’in iş imkanları.  Kimisi Hindistan’a daha dingin bir hayata sahip olmak için gider, kimisi Afrika’ya insanlara yardım etmek için. Kimi İngiltere’de okumak, kimi Almanya’da dil öğrenmek için koyulur yollara. Farklı ülkelere gidiş sebepleri değişik olsa da, kişiden kişiye deneyimler farklılaşsa da ortak olan bir nokta var atılan her adımda: keşfetmek deniyor adına. 

İster yeni mezun olun, isterse deneyimli bir profesyonel, ister evli olun isterse çoluk çocuklu… Keşfetmek hepimizin içinde var. Kimimiz sürekli keşfediyor, kimimizse o ihtiyacı içinde uyutup yok ediyor. Diyorum ki, içinde bulunduğumuz dünyadan arada bir kafamızı kaldırmayı deneyelim; kendimizi yepyeni bir dünyanın içine atma cesaretini gösterip, hayatımıza yeni heyecanlar, görüşlerimize yeni perspektifler katalım. İnanıyorum ki, farklı hayatları tatmak, daha duyarlı nesillerin yetişmesine de neden olur.   

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki neredeyse yaptığımız şeylerin çoğu kariyerimizde daha da ileriye gitmek için sanki. Aldığımız dersler, okuduğumuz kitaplar, katıldığımız ortamlar… İnsan ruhuna iyi gelen her şey güzel tabii. Peki, sadece istediğiniz için, ucunda ki tek ödülün keşfetmek olması için hareket etmeyi denediniz mi hiç? Çoğumuz için zor değil mi? Ya ‘para nerde?’ soruları, ya ‘çoluk çocuk’ işleri, ya ‘çalışıyorum, kariyerimi bölemem’ naraları… Hep ama hep bir engel bulmayı beceririz! Korkularımız bedenimizden öyle bir yükseliyor ki bazen, hareket alanımızı daralttığımızı fark bile edemiyoruz.  Yeni insanlar, yeni ortamlar, yeni yaşamlar keşfetmek insana mutluluk veriyor.  Aklınızda kariyer olmadan hareket etmekse sanki kontrolden çıkıyormuş hissi yaratıyor. İş ortamından ayrılırsak iş bulamamaktan korkmak, iyi bir pozisyondayız diye yerimizi kaptırmaktan endişe etmek, daha iyisini bulamamaktan ürkmek, ekonomik kriz var diye gelecekten korkmak bizleri ne kadar hareketsiz hale getirebiliyor.  Hiç düşündünüz mü? 

Oysa, bildiğimiz işleri, tanıdık işyerlerini, rahat ettiğimiz dostları kısa bir süreliğine oldukları yerde bıraksak, kendimizi yepyeni bir hayata açsak kim bilir önümüze ne kadar çok beklenmedik fırsat çıkacak… Gittiğimiz yepyeni yerlerin havasını koklasak, yaşamlarına dahil olsak,  belki sadece dinlemek, gözlemlemek, keyif almak ve günü yaşamak için kendimize küçük bir kaçamak yapsak, kim bilir hangi tahmini mümkün olmayan imkanlar karşımızda baş gösterecek? Belki bugün ne istediğimizi bilmeden giriştiğimiz bu yolculuk bize hayattan ne istediğimizi bulmamıza yarayacak… Ama bunları yapmak için, konfor alanımızı terk etmek, bilinmeyene yolculuğa olumlu bakmak gerek. 

Pembe Candaner, Sabah gazetesindeki yazısında diyor ki, artık belirsizliklerle yaşamayı öğrenmeliyiz. Ben de diyorum ki, belirsizlik hayatın her anında, her köşesinde, her zaman saklı. Ekonomiler olmasın sizi belirsizliklerle yaşamaya alıştıran, kendi yaşam tarzınız, seçimleriniz, cesaretiniz olsun belirsizlikleri kucaklamanıza yardımcı olan.  

Aslında hepimiz hayatımızı nasıl şekillendirmek istediğimiz hakkında her gün bazı seçimler yapıyoruz. Seçim yapmakta değil, arada bir seçimlerimizi değiştirebilmekteyse zorlanıyoruz. Kaybetmekten öyle çok korkuyoruz ki, kaybetmemek için sürekli güvenli olanı tercih etmeyi benimsiyoruz. Ve sonra, çok sonra bir zaman geliyor, güvenli tercihler artık bizlerle öyle bütünleşmiş oluyor ki, ya ‘keşke’ diyoruz, ya artık başka bir hayat düşünemiyoruz ya da, ekonomiler alt üst olduğunda, bir panikle, sanki hayatımıza ilk defa belirsizlik girmişçesine korku dolu yaşantımıza biraz daha korku ekleyerek hayatımıza devam ediyoruz. 

Oysa, bir kez de olsa, zor olanı seçebilmek de gerek hayatta. 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Sommelier Olmak Ister misiniz?

eğitim, iş arama, kariyer 1 Comment »

Kaliforniya’da tanışğım Amerikalı üniversite mezunu 24 yaşında bir arkadaşıma yurt dışından bir iş teklifi gelmişti. Teklifi duyduğumda “wow, muhteşem! Ne zaman gidiyorsun?” diye sordum. “Hmm…Sanırım gitmeyi düşünmüyorum” dedi.

“Ama neden?” diye şaşkınlıkla sordum.

“Arkadaşlarım burada. Üstelik işimi de çok seviyorum.”

Bunu diyen arkadaşım, sommelier olarak çalışıyordu. Yani, lüks restoranlarda şarap servisi yapan garsonlardandı.

“Ayda $5000-6000 arası para alıyorum. Bu yaşta çok keyifli. Yurt dışı beni çekmiyor”

“Garsonluk yaparak bu maaşları nasıl kazanıyorsun?”

“Lüks restoranlarda çalışmanın en güzel yanı bu. Şaraptan anlamak işe yarıyor. Onlara harika bir servis veriyorum, ayrıca şarap bilgimle onları büyülüyorum! Bahşişler genellikle çok yüklü oluyor bu tür ortamlarda. Harika, değil mi?”

Evet. Harika değil mi?

Türkiye’de de sommelier’lik gittikçe cazip bir alan haline geliyor. Türkiye’nin ünlü şarapcılık şirketlerinden Doluca, ABD’de düzenlenen Sommelierlik kurslarını Türkiye’ye uyarlamış. Üstelik programlar ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor ve Turizm Otelcilik mezunlarına yönelik olarak hazırlanıyor.

Yeni bir kariyere ne dersiniz? Ilgilenenler, Doluca programlarını buradan takip edebilir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Algılarını Herşeyin Üstünde Tutanlara

değişim, eğitim, iletişim, psikoloji 4 Comments »

“Algı herşeydir. Algı gerçekliktir.” Reklamlarda bize empoze edilen “doğru” bu yönde.

“Algılar önemlidir” yerine algılarımızı herşeyin üzerinde tutmaya alışğımızda bazen ortaya kaos çıkıyor. “Ben öyle algılıyorsam, öyledir. Öyleyse, değişmesi gereken sensin, ben değil!” Bu mantıkla işin içinden çıkmak rahat olduğundan ve sorumluluğu tamamen karşı tarafa attığından, tercih edilmesinin sebeplerinden birini de teşkil ediyor mudur acaba?

Algılar önemlidir. Ancak, kendimizi ve olayları doğru sorgulamadan algılarımıza inanmayı ve ona göre hareket tarzımızı seçmeyi öğrendiysek, gelişmenin de kısıtlı düzeyde olacağını söyleyebilir miyiz?

Emre Konuk algılarımızı nasıl sorgulayabileceğimiz konusunda çok güzel bir açıklama yapmış. Konuk, nedensel mantık ile ilgili 3 garip durumdan bahsediyor. Bunlardan ilki, insanların nedenden sonuca gitme eğilimi. Diğer ikisi ise, daha çok olayın duygusal boyutundan kaynaklanan çarpıtmalar olduğunu söylüyor. 

İş ortamlarında takım oyunu dediğiniz durum bazen aynı bölümün çalışanları ile diğer bölümün çalışanlarına karşı oynanır. Bir bölümün takımından birileri yanlış yapsa da hatalı olsa da, objektif düşünme ve davranma yerine, karşı takım elemanları hedef alındığından, takım ya da kişi çıkarları ön planda olduğundan, yanlış olanı seçme ve savunma eğilimi artabiliyor. Konuk şöyle bir örnek veriyor:

“ Bir kişi direkt olarak bize zarar veriyorsa, bir arkadaşımıza zarar verdiği duruma göre onu daha çok sorumlu tutarız. Veya bir arkadaşımıza zarar veriyorsa, bir yabancıya zarar verdiği duruma göre, o kişiyi daha fazla suçlarız gibi. Yani verilen zarar bize ne kadar yakınsa, bunu yapan kişiyi sorumlu tutma eğilimimiz o kadar artar. Yani sonucun duygusal önemi, olayın nedensellik bağını bizim için o kadar kuvvetlendirir.”

Algılar önemlidir. Ne var ki, algılarımızın doğruluğunu sorgulamadan hareket etmek, hem takıma hem de kendinize zarar verir. Sorgulanmadan, yüzeysel algılarla hareket etmeye güzel bir örnek Susan Boyle ve onu değerlendiren jüri/izleyici. Iyi seyirler…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Bizdeki Y Jenerasyonu Duyduğunuz, Bildiğinizden Farklı Olursa

Teknoloji, değişim, eğitim, iletişim, psikoloji, yönetim 31 Comments »

Türkiye’deki 20’likleri Batı’nın 20’likleriyle, yani Y Jenerasyonu ile aynı küfeye koymak ne kadar doğru bilemiyorum. Yaklaşık 3000 kişi arasında yaptığım amatörce bir çalışma, Türkiye’deki Y kuşağı gençliğinin gelişen internet teknolojilerinin farkında olmadığını, bundan da öte basit bilgisayar programlarını kullanma konusunda dahi temel bilgiye sahip olmadığını gösteriyor.

Bunun üzerine, geçen ay katıldığım bir e-tohum toplantısı bende şu düşünceyi doğurdu: Kişiyi doğduğu seneye bakarak kategorize etmek gerçekçi bir tanımlama olabilir mi? Baby boomer jenerasyonu içinde olan bir kısım, gelişen teknolojileri bir Y jenerasyonundan daha iyi takip edebiliyor. Heyecanı ve tutkusu çok daha yüksek olabiliyor. Etraftaki Y jenerasyonuna baktığımda, evet belli bir kitle yeniliklere açık, teknolojinin getirdiği hayat değişikliğini yaşayan, takip eden, gelişmelere yakın…Ama bir dolu Y jenerasyonu mensubu ise bu gelişmelerden tamamen bir haber. Blog nedir duymuş olan, ama ne olduğunu tam olarak da anlayamayan, nasıl çalıştığını dahi bilmeyen bir Y jenerasyonu da var ortalıkta. Hem de az buz sayılarda değil. Facebook haricinde sosyal medya araçları nedir tanımlayamayan ve başka bir aracı da kullanmayan bir Y jenerasyonu var Türkiye’de…

Gelişmeleri takip edebilmek bir yetenek olsa gerek. Tutku, ilgi, merak ve kişilik yapısıyla ilgili olsa gerek. X kuşağının nasıl gelişmelerden uzak bir dolu mensubu varsa, aynı zamanda gelişmelere açık, Y kuşağından daha iyi gelişmeleri takip edebilen, hatta gelişmelerin birebir içinde olan ve onu yaratan X kuşağı üyeleri de var.

Kuşakları genellemenin şirket içerisinde sorun yaratabilecek bir durum olduğuna inanıyorum. Y’li olup da Y’li gibi davranmayanları farkedebilmek önemli. X’li olup da X’li gibi davranmayan ve düşünmeyenleri farkedebilmek de önemli. Şirketlere verilen eğitimler, mutlaka şirket çalışanlarının resmi çıkartılarak ve genellemelerden uzak tasarlanmalı.

Bir önceki yazımda, yöneticilere öz eleştiri de bulunmalarını önermiştim. Dolayısıyla, bu durumda aynı şeyi y jenerasyonuna da önermek doğru olur.

Y jenerasyonu yöneticilerini beğenmiyor, kritik ediyor, daha fazlasını istiyor. Gerçi bu durum jenerasyon farkı gözetmeksizin sanki Türkiye’nin ortak sorunu. Kimse kimseyi pek beğenmeme hep kendini beğenme eğiliminde. Evet, bir genelleme bu söylem ve dolayısıyla istisnalar kaideyi de bozmaz. Ancak, yöneticilerin de sorumlulukları belli.  Yönetici olmaya çalışanların da sorumlulukları belli. Her 20’li yaşında olan, yeterli yetkinliği olmadıği halde yükselmek istiyor. MBA yaptı diye ünvanı artsın istiyor, Detaycı bir çalışan olmaktan kurtulamadığı halde yetki alanı genişletilsin istiyor. Sadece kendi konusunu görebildiği ve büyük resmi pek de anlamadığı halde yönetsin istiyor. Bilgili değil bilmiş olmayı marifet sanıyor. Dünyanın değişen iş yaşamı dengelerinden ve gelişmelerden bir haber olduğu halde, kendi kısıtlı konusu dışında birşey düşünemiyor.

Yöneticilerinden şikayetçi olan y jenerasyonunun dönüp kendi tutum ve davranışlarını gözden geçirmesi, belki de sorunun bir bölümünün kendisinde olduğunu görmesine yardımcı olur. Sonuçta, yöneticilerinden şikayet eden çalışanlar “managing up” dediğimiz, yöneticilerini yönetmeyi başaramayanlar aynı zamanda. Türkiye’de yöneticiyi yönetmenin en önemli yetkinliklerden biri olduğu anlayışına sahip kaç çalışan vardır acaba?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Bilge İnsan Olabilmek Üzerine

eğitim 10 Comments »

MA, MBA, PHD… Ismimizin önüne aldığımız makamlar bilgin olmayı da beraberinde getirmiyor malesef. Ekonomi ile psikoloji arasında ki bağ üzerine araştırmalar yapan Barry Scwartz’a göre, bilgelik tecrübe ile geliyor. Tecrübe edinmek için de insanları tanımak için zaman ayırmak, hata yapmaya izin vermek, hatalardan ders almak bilge (wise) olmak için gereken faktörler. Bilge olmak için çok zeki olmaya gerek yok diyor Schwartz ve ekliyor:

“Bilge insan, koyulan her kuralın ne zaman ve nasıl bir istisnası olduğunu bilir. Bilge insan, ne zaman işlerin çaresine bakmayı bilir. Bilge insan, bilgisini, tecrübesini ve işini, etrafındaki insanlara destek olmak için kullanabilendir.”

Fazla yorum yapmadan hepinizin Barry Schwartz’ın bu sunumunu en az 2 kere seyretmenizi öneriyorum. 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Düşündüklerime Saygı Duymak Zorundasın!

eğitim, psikoloji 12 Comments »

İş dünyasında, sosyal ortamlarda bir kez duyduklarımızı alıyor ve hemen uygular hale geliyoruz. Ya düşünmek ve sorgulamak?… Bir ara televizyon yarışma programlarında “halkım ne derse o olur” naraları atılırdı. Bir nevi aynalama metodu sanki, her çıkan aynı lafı ederdi…

Örneğin, beden dilinde konuşurken burnunu kaşımak yalan söylemek anlamına gelir denir. Bunu duyanlar, her burnunu kaşıyanı sanki yalan söylüyormuş gibi düşünürse, o zaman işler karışıyor tabii.

Toplumun her kademesinde rastladığım benzer bir durum var. Geçen hafta yapılan bir sohbette dinlediklerim, bu konuda düşüncelerimi yazmak istememe sebep oldu.

“Elbette efendim, o da sizin dünya görüşünüz. Saygı duyarım.” diyordu bir üst düzey profesyonel diğerine. Sohbetlerini dinlediğinizde, kişi bariz olarak karşisındaki kişinin düşüncelerini onaylamıyordu. Ama düşüncelerine saygı duyduğunu söylüyordu. Halbuki, savunmasını dinlediğimizde karşısındakinin düşüncelerini yanlış bulduğu ve dolayısıyla saygı duymadığı çok netti.

Neden inanmadığımız düşüncelere saygı duyduğumuzu söyleriz? Ben bunu garipsiyorum. İnanmadığımız, onaylamadığımız davranışlara saygı duymamak olağandır. Bu, o hareket ve düşünce tarzını benimsemediğimizi ve benimsemek istemediğimizi gösterir. Para çalıp sonradan parayı yerine koydunuz diye saygı duyulmayı beklemek ne kadar doğrudur? Bu düşünce tarzına saygı duymak mümkün müdür? Bana kalırsa, mümkün değil, ama yapılan hareketi affetmek mümkündür.

Birkaç hafta önce bir konuya yapılan online yorumlarda, yorumculardan biri ısrarla şöyle diyordu. “Söylediklerime, düşüncelerime, benim görüşlerime saygı duymalısınız. Ben sizinkilere saygı duyuyorum!”

Inanmadığımız görüşlere, düşüncelere, davranışlara saygı duymak zorunda değiliz. Böyle bir zorunluluk olduğunu sanmıyorum. Mümkün olduğunu da sanmıyorum, çünkü onaylamadığımız bir düşünce ve harekete saygı duymak zordur.

Her düşüncemize ve hareketimize herkesin saygı duymasını beklemek de kendimizi elde edemeyeceğimiz bir beklenti zincirine sokar. Aynı zamanda bu durum, gerektiğinde kendi düşünce ve davranışlarımızı geliştirmemize de engel teşkil edebilir.

Oysa, saygı göstermek zorunda olduğumuz, karşımızdakilerin duyguları yani hissettikleridir. Karşımızdaki kişinin duygularını onaylamadığımızda, sorunlar ve çatışmalar başlıyor. Hissetiklerimiz, bizim gerçeklerimizdir. Insanların duygularını eleştirdiğimizde, problemler su üstüne çıkıyor.  şünceler eleştirilebilir, tartışılabilir. Farklı fikirlere herkes saygı göstermek zorunda da değildir. Ama her insanın duygularına, konu hakkında hissettiklerine saygı göstermek bir zorunluluktur.

Aradaki farkı farkedebilmemiz dileğiyle…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Sürekli Gelişim İçin Bir Öneri

eğitim, kariyer, öğrenci, üniversite 9 Comments »

Eskiden lise mezuniyeti iş kapılarını açardı. Günümüzde lisans dereceniz olmadan iş kapıları açılmıyor. Yakın bir gelecekte, yüksek lisans minimum bariyer haline gelecek, bunu da herhalde doktora dereceleri izler bu gidişle…  

Türkiye’de sürekli eğitim son 7-8 yılda popüler olmaya başladı. Bunun en önemli sebeplerinden biri artık tek bir konu hakkında aldığımız eğitim ile iş yapabilmemizin neredeyse imkansız hale gelmesi. 1980’li yıllarda Bilgisayar Mühendisliği okuyanların diplomalarının, hızla gelişen teknolojik yapıdan dolayı hiçbir anlam ifade etmemesi konuya iyi bir örnek sanırım 

Uzmanlık sahibi olmak artık çok farklı alanlarda bilgi sahibi olmamızı şart koşuyor. Pazarlama yada iletişim alanında uzmanlaşmak isteyenlerin, internet teknolojilerinden genel anlamda anlıyor olması gerekiyor. İnsan Kaynakları uzmanlarının, pazarlama ve psikoloji alanlarında da bilgi sahibi olması gerekiyor.  Avukatların, genel iş yönetimini de biliyor olması gerekiyor. Liste uzayabilir bu şekilde… 

Bilgi sahibi olmak lisans derecesine bağlı değil. Özellikle bazı alanlarda gelişmeler çok hızlı olduğundan, çoğu zaman 2 yılınızı yüksek lisansa harcamanız da pek akıl karı olmayabiliyor. Öğrenim kurslara, üniversitelere yazılmakla, sertifakalar, dereceler almakla da ilgili değil. Önemli olan, öğrenme tercihiniz nasılsa, gelişiminizi sürekli tutabilmeniz. 

Türkiye’de fazla tercih edilen bir yöntem değil belki ama ne istediğinizi biliyorsanız, diploma almak derdinde değilseniz, size Universal Class’ı tavsiye ederim.

Eğer bir konuda daha da derinleşmek istiyor ama lisans ya da yüksek lisans derecesi almayı gerekli görmüyorsanız, deneyin derim. Ya da benim gibi aradığınız dersleri üniversitelerde bulamıyorsanız, bulduğunuzda o konuda eğitim alabilmeniz için binbir çeşit prosedürle karşılaşıyorsanız ve amacınız öğrenmek istediğiniz konuda ne kadar derinleşmek istediğinizi anlamaksa, universal class ve benzeri eğitim imkanlarını değerlendirmekten çekinmeyin derim. 

Gerçek sürekli öğrenme işte böyle bir şey. Gerçek gelişme işte böyle bir şey.  


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in