Girişimciler! Şirket Kurmak İstiyorsanız, Ağustos’da Buluşalım

değişim, girişimcilik, eğitim 4 Comments »

Girişimcilik artık Türkiye’de daha fazla desteklenmeye başladı.

Kagider Başkanı Gülseren Onanç kadın girişimcileri desteklemek için çalışmalarını hızlandırmışa benziyor. Onanç,  “Kadın girişimciler 50 bin YTL’den fazla risk almıyor. Bankalarla işbirliği yaptık, sınırları kıracağız” diyor. Bu girişimin tüm girişimci kadınları heyecanlandırdığını umuyorum.

Öte yandan gençler artık ‘paramız yok, nasıl girişimci olalım?’ diye ağlamak yerine, başarılı olmak için daha fazla sorumluluk alınması gerektiğini fark etti. Dramayla değil, çeşitli imkanları kovalayarak bir yere varılabileceğini öğrenmeye başlıyor olabilir miyiz?

Start Up Weekend, internet tutkunlarının geliştirdikleri dünyanın ilk ‘ticari fikir’ platformu. 30-31 Ağustos 2008 haftasonu ise İstanbul’da yapılması planlanıyor. Girişim Günleri adıyla Türkiye’de lanse edilen etkinliğe katılmanızı tavsiye ederim. Sebebine gelince:

Hepimizin birer fikri var. Oysa başarılı olanlar, fikrini hayata geçirebilenlerdir. Fikrinizi hayata geçirebilmek için sunulmuş bu pilot platfomdan yararlanın.

Hepimizin motivasyonu farklı düzeyde. Fikrinizi hayata geçirmek istiyorsanız, sizi motive edecek bir toplulukla birlikte olacaksınız. Zaten motiveyim diyorsanız, farklı ilhamlar alabileceğiniz istekli bir grup insanı bir arada yakalamak, network oluşturmak, fikir alışverişinde bulunmak çok cazip duruyor.

Fikirlerinizi sizi tanımayan topluluklara sunma imkanı muhteşem! Bizler genelde A’dan Z’ye sunum yapmayı fazla beceremeyen bir toplumuz. Fikrimizi satabilmek için doğru miktarda doğru iletişimi kurgulayabilmeliyiz. İkna edici olabilmek için iyi bir tecrübe ortamı elinize geçiyor. Değerlendirin.

Resmi Bir Şirketi İki Günde Kurun! En fazla oyu alan girişimci fikri üzerinde katılımcılar haftasonu boyunca çalışarak, şirketi tüm etkinlik katılımcılarının ortaklığıyla şirket haline dönüştürmeyi vaad ediyor! İsterseniz birkaç katılımcı yorumunu da okuyabilirsiniz.

Açıkçası bu etkinlik konusunda insanın aklına takılan çok fazla soru işareti var. Girişimgünleri.com bu sorulara cevap vermiyor maalesef ama forum açmış olmalarının sebebi de bu sorulara cevap bulmak olsa gerek. Örneğin bir iş fikriniz var ama fikrinizin çalınmasını istemiyorsanız, ya fikrinizi patentleyin, ya katılımcılara anlaşma imzalatın, ya da hiçbir şekilde fikrinizi tam olarak açıklamayın. Arkadaş ortamı, eş dosttur, böyle şeyler olmaz diye güme gitmeyin derim. Sonradan ağlamaktansa, başından tedbirli davranmak en güzel olanı. 

Bookmark and Share

Saygınlık Bazen Başkalarının İtibarını Koruyarak Kazanılır

değişim, yönetim, eğitim 4 Comments »

İş dünyasının başarı sırları arasında birlikte çalıştığınız kişilerin ‘itibarını korumak’ da vardır. Çünkü, başkasının itibarına özen göstermek, kendi itibarınızı yükseltmeyi de beraberinde getirir.  

İşte müthiş bir örnek: Mad Men isimli diziyi seyredeniniz var mı? Izlemeyenler, iTunes’dan indirebilir.  

Mad Men, 1960’ların New York’unda Madison Avenu üzerinde bulunan Sterling Cooper isimli reklam ajansında yaşanan olaylar üzerine kurgulanmış bir dizi. Mad Men’in ana karakteri ajansın hem küçük ortağı hemde kreatif direktörü olan Don Draper. Yanında çalışan junior executive’lerden biri de Pete Campbell. Pete kendini kanıtlamaya çalışan bir reklamcıdır; ne var ki yöneticileri tarafından fazla sevilmeyen bir karakteri canlandırır. 

Reklam kampanyasının sunumunun yapıldığı bir toplantıda müşteri Dan’in yaratıcı fikrini anlamsız ve başarısız bulur. Bunun üzerine kendini göstermek çabasında olan Pete, müşterisini Dan’den ve herkesden habersiz bar’a götürür. Yanına da iki tane hoş bayan verir. Pete, bar’da müşterisine kendi fikrini satar.  Ertesi gün ajans toplantısında aynı müşteriye yeni bir sunum yapan Dan bu olaydan habersizdir. Müşteri Dan’in fikrini yine beğenmediğini Pete’in fikrininse mükemmel olduğunu söylediğinde, toplantının havası değişir.  

Pete’in kendi başına iş yapmasından hoşlanmayan Dan, düştüğü durumdan rahatsız olduğundan Pete’in işine son verir. Şirketin ortaklarından ve Dan’in yakın arkadaşı olan Roger Sterling ile birlikte durumu açıklamak üzere şirketin diğer ortağı olan yaşlı Bertram Cooper’ın odasına girerler.  Sterling, olayı anlatır ve Cooper’ın fikrini almak isterler. 

Büyük ortak açıklamayı dinler. Dan’in küçük düşürüldüğü durumun ve Pete’in şirketin çıkarları için değil kendi çıkarları için hareket ettiğinin farkındadır.  ‚Sizi anlıyorum. Ama Pete’i işten çıkartmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum’ der. 

Cooper, itiraz etmek için hareketlenen Dan’in söz söylemesine izin vermeden konuşmasını sürdürür. “Pete’in annesini tanır mısınız?” diye devam eder. 

“Bir zamanların en zengin ailesinin oğludur Pete. Artık varlıkları eskisi gibi olmasa da Manhattan’ın en etkili aileleri arasındadırlar. Camplbell’ların sosyal çevrelerine oğullarının ‚Sterling Cooper’ ile ilgili yaşadığı tatsız olayları anlatmasını istemezsiniz herhalde”.  Mesajı net bir şekilde alan Dan ve Sterling, Pete’in odasına girer. Dan, tükürdüğünü nasıl yalayacağını bilemez. 

Sterling, Dan’in konuşmasına izin vermez. Pete’e sinirli bir ses tonuyla dönerek:   “Pete, yaptığın şeyin bu şirkette kabul görmediğini bilmeni isterim. Olayı Cooper’a anlattığımızda, Cooper senin derhal işine son verilmesi gerektiğini söyledi. Seni içeride savunan ve işini kaybetmemeni sağlayan Dan oldu. Eğer patronun Dan olmasaydı, burada işin bitmişti. İşini Dan’e borçlusun” der ve odadan çıkarlar. Bu sahnenin, ders alınacak çok fazla bilgiyle yüklü olduğunu düşünüyorum. Size de yol gösterici olmasını umarım. 

Bookmark and Share

Türkiye’de İş İmkânı Bol. Fırsatları Yakalayın.

girişimcilik, eğitim 6 Comments »

Çalışmanın tek yolu iş başvurusunda bulunup iş aramaktan ibaret değil elbet. Türkiye’de girişimci olmak isteyenlere sunulan bir dolu imkan var.  

Bir şirkete girip, kendini kanıtlayarak kariyerinde yükselmekle uğraşmak istemeyenlerin, işinden sıkılmış, kariyer yolunda sıkışmışların yapabileceği bir dolu iş var. Girişimci ruhluysanız, risk almayı becerebiliyorsanız ve karar almaktan da korkmuyorsanız, buyrun fırsatlar diyarına… 

İşte bu fırsatlardan bir tanesi —hatta en ballısı— elektronik ticaret. 

Türkiye’de elektronik ticareti hakkıyla yapan şirketlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Büyük şirketler bu işleri maalesef bürokrasiye taktıklarından yürütemiyorlar. Küçük şirketler, online servis, hizmet anlayışından bi haber olduklarından web sayfalarına telefon numaralarını bırakıp, hadi sipariş için telefon edin diyorlar. Kısacası, elektronik ticaretin nasıl yapılması gerektiğini tabiri caizse ‘çakmış’ pek adam yok ortalıkta. Bir elin parmaklarını geçmeyen güzel örnekler arasında yemeksepeti.com, 444cicek.com gibi birkaç site sayılabilir.   

Alın size bir fikir: Online lüks hediyelik çikolata siparişi. Sadece çikolata. Nefis paketlemelerde sunulmuş, online sipariş verebileceğiniz bir şirket. Arayın bakalım, karşınıza nasıl sonuçlar çıkacak.   Bir: Doğru düzgün pek bir şey bulamıyorsunuz. Bulduklarınız da ya güven vermiyor ya da online sipariş vermenize imkan tanımıyor. Basit fikirler bazen en güzel sonuçları verir.  Araştırın, bakın. Kim neleri yapıyor, neleri yapamıyor. Internet teknolojilerinden anlamıyorsanız, ya anlamaya başlayın, ya da anlayan bir dostunuzdan destek alın. 

Projenizi hazırlayın. 

Ortalıkta olan şirketler neyi yapamıyorsa, siz onların yapamadığını en alasıyla yapın. Örneğin: THY’den online bilet almak ölüm törpüsü. Bir uçak biletini kardeşin, dostun, ailene hediye edemezsin. Çünkü hava alanına vardığında bileti satın almakta kullandığın kredi kartını göstermek zorundasın. Yani Marmaris’de olan bir kişi İstanbul’dan Marmaris’e gelmek isteyen annesine bilet alırsa, annesi o bileti kullanamaz. Çünkü hediyeyi kızı Marmaris’ten almıştır. Annesi bileti kullanabilmek için kızı Marmaris’den İstanbul’a gelmek zorundadır. Ki çok değerli THY yetkililerine kredi kartını göstersin. Ya da en yakın THY ofisine gidip, bileti kestirtip, annesine kurye yapması gerekir!  Pegasus’u seviyorum. Hayatımı kolaylaştırıyor. Her şeyi online yapmama izin veriyor. Beni bürokrasiyle uğraştırmıyor. THY’nin çektirdiği eziyeti yaşatmıyor. Üstelik Pegasus’un çağrı merkezi görevlileri nazik ve gerektiğinde işinizi anında hallediyor. THY’nin elemanlarınınsa eli kolu bağlı! Uçuşlarınızda Pegasus’u tercih etmenizi öneririm.

Elektronik ticaretin kurallarını öğrenin. Zamanı kaçırmayın. Kendi işinizi kendiniz yaratın. Üstelik e-ticaretin start up maliyetleri de düşük. İşinizi küçük başlatıp, büyüyebilirsiniz. Ya da sermaye bulup, daha farklı bir noktadan başlayabilirsiniz. Geç kalmayın. Zamanı ve fırsatları yakalayın. ——————————

İşte size birkaç doküman:

The Entrepreneur’s Guide to Doing Business Online, Entrepreneur Magazine 

Start Ups, Inspiring New BusinessesDoing Business Online 

The Domain Blast 

E-commerce Journal  Pay Pal, Online Payment System 

Basic Guide to E-commerce 

Steps to Successful Web Site Development 

Elektronik Ticaret Uygulamaları 

Web İçerik Yönetimi 

E-ticaret Çözümleri

Bookmark and Share

Devir Web 2.0 Devri: Boşa Vakit Geçirene İş Yok!

iletişim, pazarlama, eğitim 12 Comments »

Pazarlama ve İletişim alanında bir kariyer yapmak istiyorsanız, teknolojik gelişmeleri iyi takip ediyor olmaya ve uygulamaya bakmak gerekiyor. Türkiye’deki işletmeler her ne kadar olayları bir 15 sene kadar geriden takip ediyor olsa da, bu alanda tecrübeli ve eğitimliyseniz, bugün hem aranan elemansınız hem de fiyatınız yüksek! Benden söylemesi. 

Önünüze birkaç soru atmayı istiyorum. Değerlendirmenizi kendiniz yapasınız diye… 

Düzenli olarak kaç tane dergi takip ediyorsunuz? [Dergileri takip etmek, sektörün eskilerinin neler düşündüğü, neler aradığı, neler konuştuğu ve trendlerin nerelerde olduğunu anlamak için faydalı.] 

Gelişen online iletişim araçlarının nasıl çalıştığına ne kadar hakimsiniz?  

Web 2.0 döneminde web sitelerine hala ‘Internet siteleri’ diyen gruptan mısınız?  Bloglar, vloglar cirit atarken, siz hala sadece ‘blog takip eden’ ama aktif işin içine girmeye vakti olmayanlardan mısınız? 

Online kommuniteler kurmayı hiç denediniz mi? Social media dediğimizde ne anlıyoruz? 

Affiliate marketing nedir ve nasıl işler biliyor musunuz? 

Domain name nedir ve nasıl tescil edilir hiç denediniz mi? Web hosting nedir, aldığınız domain’in üzerine nasıl web sitesi kurarsınız biliyor musunuz?  

Online pazarlama yöntemleri nelerdir? Örneğin SEO, Viral Marketing, permission marketing gibi artık eskimiş tanımlara aşina mısınız? Web’de reklam döngüsü nasıl işliyor? Altyapısı nasıldır? Biliyor ve anlıyor musunuz? 

Davranışsal hedefleme ile ilgili neler biliyorsunuz? 

İş başvurularını sürekli ‘muhteşem kurumunuzdan çok şey öğreneceğime eminim’ diye başlayan veya bitirenlerin iş dünyasına adım atmasının pek mümkün olmadığını tekrar hatırlatmak isterim. Şirketler sizi eğitebilmek, deneyim kazandırabilmek için işe alım yapmazlar. Siz kendi eğitiminizi kendiniz alırsınız, yapabileceklerinizi şirketlere ispat edersiniz. Şirketler sizde bir ışık gördüğü için, şirketlerine bir değer kazandırabileceğinize inandıkları için işe alır ve maaş verir. Yetenekli ve başarılı elemanlarının eğitimlerini destekler.  

Pazarlama ve iletişim dünyasındaki profesyonellerin bu alanlarda hem yeterli bir eğitime ve dolayısıyla da fazla bir tecrübeye sahip olmadığını bilmenizi isterim. Yani, bu alanda kalifiye eleman açığı çok büyük… Üniversiteden bunları öğrenmeden mezun olmayın. Mezunsanız, işten arta kalan zamanlarınızda kendinize yatırım yapın. Bu konularda canavar gibiyseniz, yolunuz açık. Değilseniz, bugün bir kursa yazılmanızı tavsiye ederim. Hatta mümkünse Kaliforniya’ya, internetle ilgili tüm gelişmelerin kalbinin attığı mekana yol almayı denemenizi öneririm. Bugün alacağınız cesur kararlar, yarınınızı daha sağlam şekillendirebilir.  

Bookmark and Share

Şans Kapınızı Çaldığında İmkanlara Açık Olun.

değişim, yönetim, eğitim 4 Comments »

Şanslı insanların çoğunun ellerine geçen imkanlara olumlu yaklaşanlardan oluştuğunu biliyoruz. Aslında insanoğlunun egosu ne kadar yüksek olsa gerek ki hayatta başardığımız hiç bir şeyin şans eseri olmadığını, başarının hep ama hep kendi çabalarımızın sonucu olduğunu söyleyip duruyoruz.

Oysa hayatta birçok şey şansa bağlı. 

Bizim başarımız birazda elimize geçen bu şansları nasıl kullandığımızla alakalı.

Bir dizi çekiliyor. Tutarsa 20 bölüm, tutmazsa 3 bölümde bitiyor. Diziler benzer: draması bol, ağlaması bol, bir türlü kavuşamayan sevgililer… Neden tutmuyor derseniz, Beyaz Show’da bir yönetmenin açıkladığı gibi ‘Valla bilmiyoruz hangi dizinin tutup hangisinin tutmayacağını. Yapıyoruz bakıyoruz. Ne çıkarsa bahtımıza.’ Tutarsa, onun üzerine inşa ediyoruz. Tutmazsa, yeni şeyler deniyoruz.

Bir fikriniz var. Fikrinizi hayata geçirmeye karar veriyorsunuz, şirket kuruyorsunuz. Şirketin o dönemde şans eseri önünüze çıkan bir işadamının size destek olmasıyla mümkün oluyor diyelim. Önünüze çıkan bu şansı tepmezseniz, ilerliyorsunuz ama kullanmayı bilmezseniz batabiliyorsunuz. Desteği alırsanız, başarıyı ürün kalitesinin üstünlüğüne bağlıyorsunuz. Desteği kaçırırsanız, yeni ufuklara yelken açmak zorunda kalıyorsunuz.

İş başvurusunda bulunuyorsunuz. CV’iniz mükemmel hazırlanmış. Pozisyona müthiş derecede uygun bir adaysınız. Ama mülakat yapan kişi sizden iyi elektrik almıyor ve işi alamıyorsunuz. Maalesef şansınız yağver gitmiyor. Dövünmenize gerek yok. Eğer kimsenin hoşlanmadığı bir kişilikseniz, daha sevilen biri olmak yolunda çalışmayı denersiniz. Ama eğer böyle bir sorununuz yoksa, çok fazla yapabileceğiniz bir şey yok. Şansınızın dönmesini beklemekten başka… Şansınızı döndürmek, iş aramaya devam etmekten, metodlarınızı geliştirmekten ve 10 atıştan 1’inin iş görüşmesiyle sonuçlanmasını ümid etmekten geçiyor.

Her gün şans eseri olan bir dolu olay var.

Beklemediğiniz bir anda önümüze düşen imkanlar var. Bunların hepsinin sizin kontrolünüzde, bugüne kadar yaptığınız çalışmaların bir sonucu olduğunu düşünmek ne kadar anlamlı, sorun kendinize.

Hayatta önüne düşen imkanları fark etmeyen ‘şanslı’ olup da kullanmayı bilmeyen, o şansı göremeyen bir dolu da insan var aynı zamanda.

Örneğin İstanbul’da arkadaşlarından ayrılmak istemediği için yurt dışı iş fırsatlarını geri çeviren 20’li yaşlarındaki gençler. Ardından 30’larına geldiğinde her şeyini, kariyerini, sevgilisini, eşini, ailesini bırakıp ‘nefes alma ihtiyacı’ duyanlar, kariyerlerinde sıkışmış olanlar…

Önüne iyi bir kariyer imkanı çıktığında ‘Ben bu pozisyonda başarılı olabilir miyim acaba?’ diye tereddütte kalıp, limitlerini zorlamaktan çekinenler…

Günümüzde en basitinden bir süt ürününün 40 farklı marka ve türde önümüze sunulduğu bu devirde kimin neyi sevdiğini anlamak deneme-yanılma yöntemiyle mümkün. Yani biraz da şansınızın yağver gitmesiyle!

Kariyerimiz de böyle ilerliyor aslında. Deneyerek. Önümüze çıkan imkanlara balıklama atlayıp, bu seçimin neler getireceğini yaşayarak. Seçimlerimiz iyi olduğunda kendimizin karar verme gücüne hayran kalıp, kendimizi yücelterek. Seçim kötü olduğunda bu seçimlerden ders çıkartıp, ileri doğru yürüyerek, şansımızı zorlamaya devam ederek.

Şansımızı hep kendimiz yaratmıyoruz aslında. Biz şanslı olanlar, önümüze çıkan beklenmedik imkanları fark edip kendi avantajımıza kullanmayı becerebilenleriz.

Bir düşünün.

Bookmark and Share

“Değişime Uyum” Eğitimi

değişim, yönetim, eğitim 12 Comments »

Profesyonellerin Kariyer Yolculuğu–
Yazan: Uğur Özmen, Petrol Ofisi, Sadakat Programları Müdürü

İş hayatım boyunca yirmiye yakın iş değiştirdim. Deniz acenteliğinden danışmanlığa, bankacılıktan leasing’e bir çok işte çalıştım. İstifa ettiğim de oldu, kovulduğum da… Bu kadar iş değiştirince, uyum sorunum kalmadı. Yepyeni bir sektör de olsa, daha önce çalışmadığım bir firma da olsa, hemen ortama uyabilmeyi öğrendim.

Bundan 10 yıl kadar önce çalıştığım şirkette İnsan Kaynakları (İK) Bölümü benim de içinde bulunduğum 20 kadar yöneticiyi “Değişime Uyum” eğitimine kaydetmiş. Çağrıyı alır almaz, İK Genel Müdür Yardımcısı’na gittim. Yukarıdaki ilk paragrafta söylediklerimi anlattım ve beni bu eğitime göndermemesini rica ettim.

“Bu eğitime hiç ihtiyacım yok. 14 firmada, 5 sektörde çalışmış biriyim ben. Bana acımıyorsanız, eğitimi verecek olana acıyın” dedim.

Muhtemelen bu tavrım çok abartılı bulundu.

İK Genel Müdür Yardımcısı, “Madem bu kadar deneyimlisin, eğitime katıl. Biz de senin görüşlerinden faydalanalım.” dedi.

Eğitime katılmak zorunda kaldım.

Gönülsüz de olsa eğitime katıldım. Tanışma kısmı biter bitmez eğitmene sordum: “Firmanın üst düzey yöneticileri bu eğitimi aldılar mı? Giderek daha sıklaşan krizlere yakalanan ekonomik ortamlara şirketin nasıl uyum sağlayabileceği konusunda emin ellerde olduğumuzu düşünebilir miyiz?”

İlk sorunun yanıtı olumsuz idi. Üst düzey yöneticilerimiz bu eğitimi almamışlardı.

İkinci sorum yanıtlanmadı. Merakta kaldım. Acaba bir sonraki krizde “emin ellerdeyiz” diyebilecek miydim?…

Ders devam ettikçe, “değişime uyum” adı altında verilen eğitimin, aslında değişen çevre koşullarına stratejik bir bakış açısı getirmekten çok uzak olduğunu, “yönetiminiz ne diyorsa ona uyum sağlayın, yargılamayın” demek olduğunu anladım.

Derste çeşitli konular tartışıldı.

Eğitmenin benden nefret etmek için haklı ve geçerli bir çok nedeni oluverdi. Bunlardan biri şu şekildeydi:

Eğitmen, verdiğimiz önceliğe göre 4 kavramı - aidiyet, başarı, güç, para - sıraya dizmemizi söyledi. Sonra da dünyanın en meşhur yöneticilerinin sıralamasını verdi.

Güç, başarı, aidiyet, para…

Açıklamanın ardından hemen herkese sırayla nasıl sıraladığını sordu. Bazılarımız, kendilerinin de aynı sıralamayı yapmış olmasından ötürü gururluydu. Bunu da “öğretmenim, bakın ben doğrusunu yaptım” der gibi keyifle anlattılar.

Bazılarımız para, para, para, para yazmışlardı. Firmada üst düzeye yakın ünvanlarda yer alıp da tek önceliği para olanların kovulması gerektiğini düşündüm.

Değişim konusunda sürekli olarak ilginç fikirler söylediğim için, bana da soruldu. Dedim ki: Birincisi başarı, ikincisi güç… O da başarının getirdiği güç…

- Diğerleri?… dedi eğitmen.

- Başka yok… Daha önce size anlatmıştım. Bu şirket bana en az para veren kurumdu. Buraya iş yapmak için geldim. Dolayısıyla, para diye bir önceliğim yok, ancak başarı konusunda önceliğim çok açıkca belli”.

- Peki ya “aidiyet duygusu”…

- Bir şirkete veya kuruma ait olma duygusunu, değişime karşı koyuş sayarım… Bu da vermekte olduğunuz eğitiminin ilkelerine aykırı…

Birkaç hafta sonra eğitmen ile bir caddede karşılaştık. Beni görür görmez, hemen yanındaki mağazanın vitrinine bakmaya başladı. Mağaza kapalıydı ve vitrini de boştu…

Bookmark and Share

MBA Başvurularında “Essay” Hazırlamada Bir İpucu

eğitim 3 Comments »

Yurt dışında MBA yapmak isteyenlerden birkaç soruya cevap vermesi ve bunu bir çesit kompozisyon tarzında hazırlaması istenir. Başvuru sürecindeki bu bölüme “essay” deniyor. Başvurunuzun en can alıcı kriterlerinden birini de bu essay’ler oluşturur.

Bu süreç içerisinde olanlara “essay” yazımı hakkında birkaç profesyonel tavsiye:

Önemli olan sürekli, hatta çocukluğunuzdan beri ne kadar “mükemmel” bir insan olduğunuzu anlatmak değildir. Genelde başvurularını hazırlayanların yaptığı temel sorunlardan bir tanesi üniversiteleri “her açıdan mükemmel” bir insan olduklarına inandırma çabasıdır.

Kişilerde aranan özelliklerden bir tanesi, adayın “öğrenmeye ne kadar yatkın” bir kişi olduğunu anlamaktır. Hayatınız hep başarılarla dolu geçtiyse, “doğallıktan uzak” olmakla kalmayıp, hayattan hiç bir şey öğrenmediğiniz gibi yanlış bir algı yaratabilirsiniz.

Essay’lere cevap verirken amacınız “essay”inizi okuyacak kişileri kendinize hayran bıraktırmak olmamalı. Amaç kendinizi, olduğunuz gibi ama etkin bir dille ifade edebilmektir. Unutmayın ki, MBA başvurusunda bulunan tonlarca insane var. Çoğu azimli, hırslı ve kabul edilmek için birçok dil döken hatta inanılmaz ilginç iş geçmişine de sahip olan kişiler… Abartılı bir yazım dilinden uzak olmakta fayda var. 7 yaşınızda insanlık için ne kadar muazzam işler yaptığınızı anlatmanız, “muazzam” olarak algılanmayacak işlerse, belki de 7 yaşınızda yaptığınız hatalarınızdan çıkarttığınız derslerin neler olduğuna odaklanmanız daha faydalı olabilir.

2-3 tane essay sorusu cevaplamanız gerekiyorsa, yanıtlarınızın birbirini tekrarlamamasına dikkat edin.

Unutmayın ki, üniversitelere tonlarca başvuru yapılıyor. Bunların içerisinden hızla ayıklanan olmamak için kısa, öz ve mesajını net veren essay’ler her zaman daha etkindir.

Bookmark and Share

Artık Bunu Herkes Yapıyor: Amerika’ya Gitmek, Hem Çalışmak Hem Öğrenmek

eğitim 6 Comments »

H2B diye bir vize var. Artık Türkler de kullanabiliyor!

10 ay süreyle Amerika’da sezonluk bir işte çalışmak istiyorsanız, H2B vizesi için başvurabilirsiniz. İşveren ve çalışan anlaşırsa, bu vize 2 yıl daha uzatılabiliyor.

Bu vizeyle Amerika’da çalışmak isterseniz, 18-40 yaşları arasında olmanız gerekiyor. Ancak Türkiye’de birçok firma yaş sınırını 18-35 olarak belirlemiş.

İngilizce düzeyinin en az orta düzeyde olması.

Erkeklerin askerliklerini tamamlamış olması.

En az lise mezunu olunması aranan şartlar arasında…

Gitmeden önce size iş de ayarlayan şirketler var. Yani oraya vardığınızda ne iş yapıyor olacağınızı biliyor oluyorsunuz. Türkiye’deki aracı kurumlardan hizmet almak isterseniz $2500 civarında bir ücret talep ediliyor. Ingiltere’deki aracı kurumlar bu tip bir hizmet için $1000 talep ediyor ama sanırım Türkiye’de daha “değerli” bir hizmet olması fiyatları oldukça yukarı çektirmiş!

Genellikle turizm sektöründe, eğlence parkları, casino, alışveriş merkezleri gibi yerlerde çalışma imkanı buluyorsunuz. Saat başına gelir $7-12 arasında değişiyor. Haftada çalışma süresi genelde 40 saat.

H2B ile yapabileceğiniz işe örnek olarak şu ilana bir göz atabilirsiniz. Hatta başvurabilirsiniz! Londra’da bir otel yabancı eleman arıyor. İngilizceniz yeterli düzeydeyse, bu gibi işleri kendiniz de bulup, direk başvuruda bulunabilirsiniz. Ya da bir aracı kuruma işleri devredip, onların uğraşmasını tercih edebilirsiniz. Size de uçak biletinizi alıp, rahat rahat işinize başlayacağınız günü heyecanla beklemek kalır…

H2B vizesi ile çalışmak herkese göre değildir tahmin ediyorum ama yine de elde edeceğiniz deneyime değecektir diye düşünüyorum.

Örneğin Yellow Stone National Park bu ilanında uluslararası öğrencilere iş imkanı tanıyor. Ayrıca birçok işverenle sizleri buluşturan bu kuruluşların isimleri ve linkleri de verilmiş. Göz atın derim.

Ayrıca 18-19-20 Ocak tarihlerinde CIEE iş fuarı İstanbul’da yapılıyor. Yani yurt dışında çalışmak isteyenlerle birebir görüşmeler yapılıyor ve iş imkanları hakkında bilgi veriliyor. Yer ve saatleri henüz belirlenmemiş. Fırsatlara bir göz atmanızda fayda olabilir.

Bookmark and Share

Beklentilerimizi Dengeleyebilmek

değişim, girişimcilik, iletişim, eğitim No Comments »

Bazen iş dünyasında bulunan bizlerin tek tip bir liderlik anlayışı olduğunu düşünüyorum.

Popüler kültürün mü etkisi bilemiyorum ama beklentilerimizi dengeleyemiyoruz sanki. Lider dediğin “karizmatik” olmalı örneğin. Lider dediğin “görüntü icabı” beklentilerimize uymalı yoksa sukutu hayale uğrayabiliyoruz. Hep farklı fikirlere açık olmaktan bahsediyoruz, farklılıkların güzelliğini ifade ediyoruz ama uygulamaya gelince sanki çuvallıyoruz. Liderleri de yönetsel ve operasyonel olarak ayırıyoruz ama kıstaslarımız hep algılarımızın darlığıyla sınırlı kalıyor bazen.

Marka konferansında birçok kişi Kenneth Cole’un “presentasyon” tarzından etkilenmediğinden dolayı verdiği mesajları da alamadı. Yapılan yorumlar “hazırlıksızdı” “o ne biçim presentasyondu öyle” demekten ileri gidemedi bir kısmı için. Neden bu gibi ufak detaylara takılıp, alınması gereken ana mesajlara odaklanamıyoruz?

Benzer bir yorumu, genellikle ilgiyle izlediğim ve yazılarını başarılı bulduğum Hande Yaşar Ateşağaoğlu’da Sabah gazetesinde yazdığı bu yazısında yapmış. Steve Jobs’ın Standford University’de yaptığı meşhur konuşması için “Keşke en azından kendi hayat hikayesini anlatırken yazdıklarını okumak yerine öğrencilere bakarak anlatabilecek ‘toplum önünde konuşma yeteneği’ olsaydı çok daha etkili olurdu diye hissettim.” diyor.

Dünyanın dört bir yanında bulunan insanları etkisi altına almış bu konuşmayı biz Standford’lu olmayanlar sadece youtube’da izleyerek yada görsellik bile olmadan, örneğin ekonomist gibi bir dergide okuyarak, duygulanabiliyor, cesaretlenebiliyoruz.

Bana kalırsa beklentilerimizi dengeleyememek mutsuzluğun, memnuniyetsizliğin ve belki de başarılı olamamanın sebepleri arasında.

Bunun da ötesinde, bir sunumda insanların başından sonuna kadar dinlemeyi tercih edebilecekleri bir içeriği yaratabilmek bir lider için en önemli başarı faktörünü oluşturmalı. Steve Jobs bunu başarmış.

Şimdi bir düşünün, kaç tane sunumu başından sonuna sıkılmadan heyecanla dinlersiniz?

Bookmark and Share

Kişisel Gelişim Ne Demektir?

değişim, Psikoloji, eğitim 9 Comments »

Günümüzün yeni jargonları arasına “yaşam koçu” “image maker” ve benzeri tanımlar yerleşti. Bunları bazen kişisel gelişim, bazen kişisel yönetim bazense yönümüzü daha iyi görebilmek için hayatımıza katıyor gibiyiz. Bu konuyu, konunun uzmanı Prof. Dr. Üstün Dökmen kisiselbasari.com web sitesine verdigi röpörtajda değerlendirmiş. Ben burada bir iki soruya verdiği cevabı sizinle de paylaşmak istiyorum, ama röpörtajın tamamı oldukça ilginç ve sorulan sorularsa oldukça başarılı. Sohbetin tamamını okumanızı öneririm.

Sizce kişisel gelişim nedir? Nasıl tanımlarsınız?Prof. Dr. Üstün Dökmen: Batı dünyasında kişisel gelişim; bireyin bireyselliğinin vurgulanması, yeteneklerinin farkına varması ve bu yetenekleri dış dünyayla bağdaştırarak dış dünyaya uygun bir şekilde geliştirmek olarak tanımlanıyor. Bu çok iyi mi? Tartışılır…

Genelde kişisel gelişimin iyi olduğu söylenir. Evet, ben de kişisel gelişim alanında çalışıyorum, ama “Küçük Şeyler 2” adını taşıyan son kitabımda bu konuyu tartışmak gerektiğini söyledim. Kişisel gelişime farklı açıdan da bakmak gerekiyor. Yanı kişisel gelişimin de kendi kendini irdeleyerek, kendine farklı bir gözle bakarak kendini değiştirmesi gerekiyor. Bireyselliği vurgularken, kişisel gelişim, aynı anda tek bir insan yaratma gibi de bir sonuca götürebilir. İnsanlar aynı seminerleri, aynı kursları alıp bir an önce rakiplerini geride bırakıp yükselsin gibi bir rol oynayabilir. Bu, iyi bir şey mi bu da tartışılır. Yani kişisel gelişim, kendi kendi ile de çelişen bir şey diye de düşünülebilir.

Kişisel gelişim, birinci olarak; bireyselliği vurguluyor, ikinci olarak; tek tip insan olmayı, daha çok kazanmayı ön plana çıkartıyor. Batının hızlı koşuşturma tarzı içerisinde kısa sürede çok iş yapma, çok para kazanma, bir an önce terfi etme dünyasına yönlendiriyor. Bir an önce terfi etmenin bir erdem olduğu dünyada kişisel gelişim gerekli olabilir, ama bu iyi mi kötü mü, işte bu tartışılır.

Kişisel gelişime, bir destek hizmeti olmanın ötesinde, bireyi tam anlamıyla yeniden kurgulamak gibi anlamlar da yüklenebiliyor. Bu doğru mu sizce? Kişisel gelişimin sınırları nerede biter?Kişisel gelişim güzel. Seni geliştiriyor, seni daha güçlü yapıyor. Bir bakıma iyi bir şey, ama bu niçin yapılıyor? Başkalarını geçmen için yapılıyor. Ama o zaman biz olmayı da engelliyoruz. Şimdi kişisel gelişim konularından birisi ekip olmak, öyle mi? Adı üzerinde kişisel gelişim, “sen kişisel gelişirsen öteki beş kişiyle nasıl ekip olacaksın?” Kendi içinde bir çelişki var. Niye top yekûn gelişmiyoruz? Karı koca, bireyselce mi gelişmeli, ailece mi gelişmeli? Kendi içinde çelişkileri de var. Niye top yekûn gelişmek değil? Niye ailenle, ülkenle top yekûn gelişmek değil? Ben kişisel gelişeyim, o da kişisel gelişsin, kim daha iyi gelişirse o müdür olsun… Ama o zaman ekip olamayız. İ

nsanlar, karakter özelliklerine göre, o karakter özelliklerini kullanarak ve onu en üst düzeye çıkararak geliştiğinde, en iyinin yapılması sağlanmış olmaz mı? Bir insanın belirli nitelikleri var ve insan, bu niteliklerini en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor. Sahip olduğu bir niteliği fark ediyor ve bu niteliğini geliştiriyor.

Prof. Dr. Üstün Dökmen: Batı dünyası, bu dediğini karı artırmak ve üstü kapalı tek tip bir insan yetiştirmek şekline dönüştürmüş gibi görünüyor. Bu da bir görüş. Böyle düşünenler de var. Gençler üniversiteyi bitiriyorlar, işe girdikten hemen sonra saçlar briyantinli, şık kravatlı erkekler, çıta gibi kızlar, ellerinde çantalar, kıpır kıpır koşturuyorlar. Bir şirket için çalışıyorlar. Girerken bir rekabet var. Girdikten sonra da, hızlı gelişmek için… Çünkü piramit, gittikçe daralıyor. En fazla gelişen, piramitte en fazla yukarı çıkar. O zaman burada bir ekip, bir birliktelik yok.

En yakın arkadaşına kazık atabilirsin. Kişisel gelişim seminerine gittim. Konu neydi? Ekip olmak… Bu biraz komik… Çünkü ekip oluyorsan, birlikte gelişelim, ama rakip olacaksak da ekip olamayız. Farklı takımdan kişiler koşuyorlar, yarışıyorlar. Bunların hepsinin ekip olduğunu düşünür müsün? Farklı takımdan kişiler, ekip mi? Hayır. Kim iyi gelirse, o yarısı kazanır. Her ülke takım olabilir, ama farklı ülkelerden takım olmaz. O zaman birinci olmaz. Ama bir futbol takımın içindekiler rakip olmamalı, takım olmalı. Ama, beş ayrı takım oyun içine katılıyor, beşinin tek bir ekip olduğunu düşünemeyiz. İş yerinde herkes tek tek geliştiği için, ben seni güçlü görürsem ben seni ezerim. Eziyor mobbing yapıyor. Mobbing’in Türkçesi yıldırmadır.  

Seminerlerde rakibe çelme takma öğretilmez, ama gerçekten bir yere gelmek istiyorsan o zaman birilerini de çelmeleyeceksin.

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Login