resim
Ana Sayfaya Dön


‘Eğitim’ kategorisi için Arşiv

Itibar Etmediğimiz Meslekler Hayat Değiştiriyor

13 Feb 2011

Mimar bir anne “ingiliz dili ve edebiyatı” okumak isteyen kızına “Ne var yani, öğretmen mi olacaksın?” diyerek kızını öğretmen olmaktan ve istediği bölümde okuma fikrinden caydırdı. Mimar anneye göre öğretmenlik statüsü düşük, kızının toplumda itibar sahibi olabileceği bir meslek değildi. Zengin olabileceği bir meslek hiç değildi. Orta sınıf bir ailesi olan mimarın üst sınıfa geçebilme hırsı pek kuvvetliydi.

Orta ve orta üst sınıf ailelerde meslek seçimi büyük bir meseledir. Cünkü kaybedecekleri ve korumaları gereken çok şey vardır. Yapılan çalışmalar da özellikle üst orta sınıfta olanların statü endişelerinin diğerlerine nazaran çok daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Sir Ken Robinson’ın eğitim ve yaratıcılık alanında görüşlerini bilenler, eğitim sistemimiz ve değerlerimizi gelişmeye değil toptan dönüştürmeye ihtiyacımız olduğunu bilir. 15 yıl önce yukarıda bizzat şahit olduğum mimar anne’nin diyaloğuna benzer bir hikayeyi Ken Robinson’un muhteşem sunumunu dinleyerek hatırlayalım.

Günümüzde insanları “marka olmak” için eğitir olduk. Kendini gelecek nesilleri yetiştirmekle sorumlu hissedenler, “marka nasıl olunur” eğitimleri vermenin bir şekilde faydalı olduğunu düşünüyor.  Bu konuda ki düşüncelerim bu profesyonellerden farklılaşıyor. Marka olmaktan önce insan olmayı, meşhur olmaktan önce etik değerlere sahip birer birey olmayı, zengin olmadan önce dürüst ve faydalı bir insan olabilmeyi de önermeyi tercih edeceğimiz günlerin geliyor olmasını ümid ediyorum. Başarı, ün, ünvan, zenginlik, bireyin kendi alanında yapacağı disiplinli çabalarının bir sonucudur…

Oğretmen olmanın tercih edilmediği ama her anne babanın çocuğunu en iyi öğretmenlerin eline bırakmayı tercih ederek, bu uğurda tonlarca fiyat ödemeyi göze aldığı bir çağda ne kadım bir tezattır hayatımız…

Subat ayında yapılan TedxReset’in ayakta alkışlanan tek konuşmacısı, Hacı Ormanoğlu oldu. O bir öğretmen. Coğumuzun artık çocuğumuza önermediği o mesleğe güç katan, gururla öğretmen olmaktan haz duyan bir toplum gönüllüsü Hacı Ormanoğlu. Elazığ’da yaptığı çalışmalar ve Goncalar Solmasın ismini verdiği dernek sayesinde 100′ün üzerinde çocuğa kitap okumayı ve mahalle arkadaşlığını aşılayan Ormanoğlu, elinde ki imkanların azlığından yakınmadan, kaynakları doğru amaçlar için kullanabilen bir öğretmen. Oğrencilerine resim yapmayı öğretebilmek için televizyon’dan resim derslerini dinleyerek öğrenmiş ve çocuklara öğretmiş bir öğretmen.

Siz sıradan saydığınız bir işi sıradışı yapabiliyor musunuz?

Kısaca Hacı Ormanoğlu’nu bir seyredelim.

Hacı Ormanoğlu gibi bir öğretmen mi olmak istersiniz? Mimar olmuş ama hayata at gözlüklerle bakan bir anne mi?

Fark Yaratmaktan bahsedip duruyoruz sürekli. Sirketler “fark yarat ya da öl” diyor. Bireyler “farklı olmak” için bir dolu takla atıyor. Oysa ben Hacı Ormanoğlu’nun TedxReset’de ki konuşmasında gördüm ki farklı olmak için takla atmaya gerek yok. Gereken, insan olduğumuzu hatırlamak, insanı ve hayatı sevmek, bildiğimizi paylaşmak ve içinde yaşadığımız topluma fayda yaratabilmek… Ve bunları yaparken, ünlü olmak, zengin olmak kaygısı taşımaksızın hareket edebilmek….

Devamı >>

Hangisi Daha Zor? Yeteneği Bulmak mı Yoksa Onu Elde Tutmak mı?

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Değişim, Eğitim, Yetenek
06 Feb 2011

Son birkaç yıldır kurumların yetenekli insan bulmakta zorlandıklarını anlatan demeçlere rastlıyorum. Ne büyük bir talihsizlik diye düşünüyorum. Son 10 yıldır kurum itibar yönetimi çalışmaları üzerine yoğunlaşmış bir profesyonel olarak hiç şaşırmıyorum bu tür demeçlere.

Neden mi?

Kurum itibarı yüksek olan şirketler yetenek bulmakta pek de zorlanmıyor. Sebebi elbette 360 derece yönetim anlayışında saklı.

Apple örneğini vermek istiyorum. Geçen ay Amerika’da bir Apple mağazasına girdim. Yeni çıkan ürünleri olan Apple Mac Air 11″ çok cazip geldi. Tasarımı mükemmel, performansı dört dörtlük. Yani ürün geliştirme, Ar-Ge ve pazarlama departmanları hep birlikte oldukça başarılı bir iş çıkartmışlar. Ama bundan da öte kritik iki nokta vardı.

Mağazaya girdiğimde müşterileri “apple deneyimi yaşatmaktan sorumlu” arkadaşlar karşılıyordu. Masaların üzerine konmuş apple’larla istediğiniz kadar oynadıktan, sorularınız varsa kırmızı t-shirt giymiş arkadaşlara sorduktan sonra almaya karar verirseniz, yine aynı kişi size yardımcı oluyordu.

Işin güzel tarafı burada başlıyor.

Mağazanın içinde bildiğiniz bir kasa ya da kasiyer anlayışı yok!


Siz hiç kasası ya da kasiyeri olmayan bir mağazaya girdiniz mi?

Devamı >>

Ingilizce Bilmiyorsanız, Geriden Takip Edersiniz

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Eğitim, Iletişim, Kariyer, Üniversite, Yetenek, Yönetim
25 Jan 2011

Su bir gerçek ki hepimiz yabancı dilde yazılan kitapları okuyoruz. Araştırma yapan ülkeler belli, inovasyonda başı çeken ülkeler belli. Yönetim tekniklerini geliştiren ve dünyaya sunanlar belli. Durum böyle olunca, yeniliklerin anlatıldığı platformlarda öncelikle Türkiye dışında oluyor.

Bugün dünya milletleri çoğunlukla ingilizce olarak birbiriyle anlaşabiliyor. Diğer dilleri bilmek de çok büyük bir avantaj, örneğin Amerika artık ikinci dil olarak Ispanyolca’yı neredeyse şart koşuyor. Cin’in yükselen önemi dolayısıyla Cince bilenler avantajlı kabul ediliyor. Singapur’da üç farklı Irk bir arada yaşıyor, ülkenin resmi dili Ingilizce. Hindistan’da 200 üzeri diyalekt olduğundan ülkenin birbiriyle anlaşabilmesi ancak ingilizce konuşarak mümkün. Internet’i takip edebilmeniz ve gelişmelerden haberdar olabilmeniz için ingilizce bilmeniz gerekiyor çünkü en fazla döküman ingilizce olarak yayınlanıyor. En azından şimdilik.

heartstrings

heartstrings9.blogspot.com

Ingilizceyi şöyle böyle bilmek de yükselmek için kesinlikle yetmiyor. Profesyonel bir ingilizce yükselmenizi sağlıyor. Bunun sebeplerinden biri kendinizi rahat ifade edebilmeniz, yabancıların sizin yanınızda kendini rahat hissetmesi, yanlış anlaşılma ya da anlaşılamama gibi sorunların ortadan kalkıyor olmasıdır.

Universiteyi ingilizce bilmeden bitirdiyseniz ve hedefleriniz arasında kurumsal ya da uluslararası bir şirkete girmek varsa, şansınızın çok düşük olduğunu bilmelisiniz. Is dünyasının içinde pişmeye başladınız ama hala ingilizce düzeyiniz düşük ise rakipler arasında hep geri planda gelme olasılığınız yüksek. Istisnalar elbette kaideyi bozmaz, ingilizce bilginiz dışında diğer yetenekleriniz sizi yükseltebilir, ama bir noktada kesileceğinize emin olabilirsiniz.

Büyük şirketlerde Ingilizce seviyesi profesyonel olmayan Müdür ya da Direktörlerin sayısı artık çok az seviyede. Onlar da şirket ortamlarında kendilerini epey kötü hissediyorlar, emin olun. Uluslararası toplantılarda söyleneni anlamıyor olmak, sürekli yanlarında bir tercümanla dolaşmak ellerini kollarını bağlıyor. Ustelik, yabancı yayınları, profesyonelleri de takip edemediklerinden ya da geç takip ettiklerinden her gün bir adım daha geriliyorlar.

Bu kişiler yakında sistem dışı kalacağı gibi, sistemin içine girebilecek kişiler de yabancı dilleri profesyonel düzeyde olanlar olacak.

Elbette tek hedef bir kuruma girebilmek değil. Kendi işini kurmak isteyenler için de ingilizce bilmek çok önemli. Global düzeyde hareket edebilmemiz için dünyanın konuştuğu dili konuşabilmeliyiz. Dil öğrenmek ve profesyonel olarak bu dili konuşabilmek çok uzun çabalar, saatler ve uzun yılları gerektirir. Oyle bir aylık NLP kurslarına giderek profesyonel ingilizce konuşmanız mümkün değil. Yıllarınızı vermeniz gerekiyor.

Ingilizcenizin yeterli düzeyde olmadığını düşünüyorsanız, hemen işe el atın. Mümkünse, bir kaç yılınızı yurt dışında geçirin ama öğrenmeden gelmeyin. Artık yabancı dil bilmeyene kariyer yok!


Devamı >>

Akademisyen Olmak Ne Zaman Daha Eğlenceli ve Kazançlı Olur?

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Değişim, Eğitim, Iletişim, Pazarlama, Psikoloji, Strateji, Üniversite
24 Jan 2011

Akademisyen olmak, okumayı, öğrenmeyi, araştırmayı ve gelişmeyi sevenler için çok güzel bir fırsat.

Bunları seven ama daha aktif bir hayatı tercih edenler içinse, akademi bir noktadan sonra sıkıcı hale gelebiliyor. Her ortamda olabileceği gibi, orada da işin içine politikalar, kişisel kıskançlıklar, hiç bir yayına imza atamayan profesörler ve diğer olası sorunlar çıkabiliyor.

Akademisyen olmak, mükemmel bir kariyer imkanı yaratıyor. Eğer bazı şeyleri diğerlerinden farklı yapabilirseniz. Iste size birkaç ipucu:

Yurt dışı bağlantılarınızı öğrenciyken kurun

Universitenizin 3. ve 4. yıllarında kendinize bir tez alanı bulmaya bakın. Bu konuda bir “araştırma teklifi” geliştirin ve yurt dışında bulunan üniversitelerle bağlantıya geçerek, çalışmayı yapmak için birlikte nasıl çalışabileceğinizi araştırın. Profesörlerinizden destek isteyin. Bir akademisyenin yapabileceği en büyük hata hayatını sadece Türkiye ile sınırlı tutmasıdır. Akademisyenler uluslararası düşünebilmeli, çalışabilmeli ve dünyayla entegre olabilmelidir. Her profesyonel ortamda olduğu gibi, eğer ingilizce bilmiyorsanız (ikinci diliniz gibi) o zaman işiniz çok zor. Evet, diğer dilleri bilmek de önemli ama dünya ingilizce yazıyor, çiziyor, araştırıyor. O yüzden, ingilizce dışında bir yabancı diliniz varsa, harika. Ingilizceyi öğrenmeniz daha kolay olacaktır.

Kitap Yazın

Günümüzde artık herkes bir kitap yazıyor! Bir çok yazar, sağdan soldan, diğer kitaplardan okuduğu bilgileri harmanlıyor, içine kendi bilgilerini de ekliyor ve Vola! Oysa, akademisyen dediğin araştırmayı yapan, bizzat konuya bilimsel olarak da imzasını atabilen kişilerdir. Yani, kitap yazacağınız zaman size inanma, değer verme eğilimimiz daha yüksek olacaktır.  Tabi, kitap yazmak akademik yazı yazmaya benzemez. Bu yüzden bir destek alın, editör tutun ve fikirlerinizi “pazarlanabilecek” forma getirmeye bakın. Akademik kokan kitapları okumak küçük bir kitleyi çeker, konuyu ilginç ve anlaşılır hale getirmek daha büyük kitlelere hitap eder.

Kitabınızı Konferanslarda Sunun

Kitap yazmak işin başlangıcı ama onu sunulabilir hale getirmek işin ikinci kısmı. Türk insanının en önemli sorunlarından bir tanesi bilgiyi nasıl ifade edeceğini, bir sunumu nasıl hazırlaması gerektiğini bilmemesidir. Oldukça ciddiyim bu konuda. Ister yeni mezun, ister Direktör olsun, bir konuyu sunma becerisi çoğu Türk’ün en temel kabusu! Durum aslında okadar vahim ki, resmi yazışmalarda dahi fikrimizi açık ve net bir şekilde dile getirmekte çok zorlanan bir milletiz. Hiç soru soran bir Türk’e dikkat ettiniz mi? Ilk 10 dakikası kendini açıklamakla, sonraki 5 dakikası soruyu sormakla geçmekte:) Farklılaşmak istiyorsanız, fikrinizi net ifade etmeyi ögrenin. Ogrenirken, bu alanda uzmanlaşmış kişilerden de destek alın.  Fikirlerinizi ne kadar iyi sunarsanız, hem akademik açıdan yükselir, hem de bir dolu değişik ve ilginç çalışma alanı kendinize yaratmış olursunuz.

Ben Ozyeğin Universitesinin akademisyen kadrosunu bu açıdan girişimci buluyorum. Yeni bir üniversite olmasına rağmen, büyük bir potansiyeli var. Size destek olan, uluslararası imkanları açan, özgüvenli bir kurum ve kadro.

Bakın, akademisyen olup da yukarıda saydığım tavsiyeleri uygulayanlara birkaç örnek: Dan Ariely (Behavioral Economist), Dan Gilbert (Psychologist), Asaf Savaş Akat (Ekonomist).  Iste Dan Ariely’nin Predictibly Irrational kitabı ve anlatım tarzına bir örnek.

Devamı >>

Tek Rol’de Görünen Hayatlar

16 Jan 2011

Kurumsal hayatlar zevklidir. Kimisi için hayatında hiç göremeyeceği ortamları sunar, imkanları verir. Bunun üstüne güzel ünvanlar ve cebinize bol sıfırlı maaşlar, yanınıza araba ve diğer benzeri avantajlar koyar. Sanslıysanız, liderlik vasıfları yüksek olanlarla birlikte çalışmanızı sağlar. Bazen güzel dostlukların kapısını açar. Iyi bir okul olur, birçok şeyi öğrenmenizi ve gözünüzün açılmasını sağlar.

Madalyonun öbür yüzü de var.

Rupert Murdoch DotsHayatta oturup iki sohbet etmek istemeyeceğiniz insanlarla bir arada çalışmak zorunda kalabilirsiniz, sabrınızın yükselmesini sağlar. Kurallar üzerine kurallar arasında boğulup kalabilirsiniz, yaratıcılığınız ve ruhunuz verimsiz işlemeye başlar ama diğer avantajlar yüksek olduğundan görmemekte direnirsiniz. Insanların yaşlarını aldıkça, rahatlığın ve statükoyu korumalarının ne kadar ağır bastığını farkedersiniz. Eğer siz bu ağırlığa kapılmayanlardansanız, ömrünüzden ömür alınmış gibi hissedersiniz…Dünya bir yana giderken, ayakta uyuyanlar hayatı ıskalamış olduklarını bilseler mutsuz olurlar mıydı diye düşünürsünüz.

Kurumsal şırketlerin çoğunun başarmakta zorlandığı konu, çalışanları tek bir rol’e indirgemesi, çalışanların da birbirlerini tek bir rol’den dışarı çıkarmakta zorlanması.

Gelecek teorilerim arasında şirketlerin ve markaların en temel sorununun “bağlılık ve bağımlılık” arasında ki ayrışımı yapamaması ve “bağlılık” yaratma konusunda bitmez tükenmez ısrarı olmasıdır. Kökleşmiş yapıların ve kalıpların kırılabilmesi için jenerasyon değişiminin şart olduğuna inanıyorum. Ya da vizyoner liderlerin sayısının artırılması da bir çözüm.

Ben, kurumsal girişimcilik kültürünün önümüzde ki dönemde, şirketlerin yakalamak zorunda olduğu bir anlayış olması gerektiğine inanıyorum. Rekabet avantajı getirecek anlayış budur.

Elbette, Türkiye’de henüz kurumsal yönetim ilkeleri ile idare edilen kurum sayısı yüzdesi nedir diye bakarsak, burada bir kırılma olduğunu görürüz. Kurumsal girişimcilik kültürünün yayılabilmesi için yönetim anlayışlarının geliştirilmesi de gerekiyor.

Bundan neden bahsediyorum?

Cünkü, inanıyorum ki, insanlar çok farklı yeteneklere sahipler. Zannediyoruz ki, her çalışan yükselmek istiyor, kariyer yapmak istiyor, bir binada 8-6 çalışmak istiyor. Oysa, çoğu kişi memnuniyetsiz bu zorunluluktan, 8-6 çalışmasının tek sebebi, geçim kaynağı olması. Kurumların bu anlayışı farketmesi ve değer vermeye başlaması, çalışanların “Tek Rol’e Indirgenmiş Bireyler” olmaktan uzaklaşmasına sebep olacaktır. Gönlünde müzisyen olmak yatan birinin kuruma sağlayacağı fayda call center’da anlamsız metinler okumaktan çıkıp, farklı bir boyut alacaktır. Bireyi, call center elemanı olarak göstermek birincil değil, ikincil özellik olarak duyurulduğunda, bireyleri kalplerinden fethetmiş olursunuz. Bu kişiyi call center’a bağlamak belki imkansız ama zaten hedefiniz de olmamalı. Hedefiniz, çalışanınıza orada bulunduğu süre içerisinde değerli bir birey olduğunu hissettirmek ve bunun getirisi olarak da işinden verim elde edebilmektir.

Düşünce sistematiğini değiştirmek, değiştirebilmek çok önemli bir yeti.

Günümüzde alınan kararlara baktığınızda çoğunun korumacı ve kuralcı düşüncelerin birer getirisi olduğunu farketmemeniz içten bile değil.

Insanlar hayatta birden fazla roller üstleniyorlar. Anne, baba, iş insanı, müzisyen, fotoğraf ustası, balerin, sporcu. Nasıl sadece işiniz hayatınızın bütününü tanımlamıyorsa, “bağlı” insanlar yetiştirmek için uğraş vermek o derece anlamsız.

Hepimiz belli seviyelerde özgürlük istiyoruz. Oyleyse, birbirimize özgürlük vermekten neden bu kadar çekiniyoruz?

Bakış açınıza dikkat edin, farklı görebiliyorsanız, liderliğe yürüyebilirsiniz. Her alanda. Seçiminiz her ne olursa olsun.

Devamı >>

Geleceğin Aranılan Mesleği: Sağlık Kurumu Yönetimi

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Eğitim, Maaş, Yönetim
11 Jan 2011

Üniversite mezuniyetinin hemen arkasından MBA yapmak için koşturanlar, kısa sürede farkettiler ki, MBA’li memur olmak ve sadece işe girebilmek için bunca para ve zamanı harcamak pek de akıl karı değilmiş.fingerpaint

Oysa, neden MBA yapmak istediğinizi bulmanız ve ardından bir seçim yapmanız her zaman daha faydalı olur. Bu mühendislik okuyup, MBA yapmak isteyenler için de geçerli.

Neden mi?

Örneğin, bakın, Türkiye’de açılan sağlık kurumlarının haddi hesabı yok. Inanılmaz sayıda, pıtırcık gibi yükseliyorlar.

Bu, sağlık sektöründe yaşanan büyümenin ve gelişmenin de bir işareti.

Bu sektör halihazırda doktorlar tarafından yönetiliyor. Oysa çoğunun yeterli bir yönetim tecrübesi yok. Ilgi alanları farklı. Eğitimleri farklı. Itiraf etmeliyim, geçen yıl birlikte çalışma fırsatı bulduğum bir doktor, tanıdığım en başarılı Genel Müdürlerden biriydi. Yani, zekiler, alanlarına hakimler ama bu örneklerin sayısı çok ama çok az.

Bakın, girin bir iki tane hasteneye ve hasta yönetim süreçlerinin nasıl işlediğine bir dikkat edin. Eğer deneyimli bir profesyonelseniz, sistemin nasıl geliştirilebileceği hakkında hızlıca bir fikriniz olur. Eğer tecrübeniz yok ve sadece bir hasta gözüyle bakarsanız, nelerden rahatsızlık duyduğunuzu ve “değişmesi gerek” dediğiniz noktaları bulmanız çok kolay.

Önümüzde ki dönemin en fazla aranan yöneticileri “Hospital Management/Healthcare Management” alanlarında olacak. Yani, sağlık kurumları yönetimi.

Devamı >>

Doğru Bildiğiniz Yanlışlar: “Asla Yalnız Yemek Yemeyin”

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Eğitim, Iletişim, Psikoloji, Yetenek, Yönetim
03 Nov 2010

Kariyeryolculugu.com. Kariyer ve Yasam Dengesi Uzerine Profesyonel Rehberlik

Içe dönük mü yoksa dışa dönük müsünüz? Bunu anlamak için aslında kişilik testi almanıza pek de gerek yok. Insan hissedebiliyor, ancak bazı kişilik testleri bunun derecesini de size verir. Çok farklı testler almış ve denemiş bir profesyonel olarak, açık ve net bir şekilde “dışa dönük” bir kişiliğim olduğunu testlerle de kanıtladıktan sonra içe dönük kişiliklerin dünyasını öğrenmeye koyuldum. Zira iş dünyası, dışa dönüklere prim verirken, içe dönükleri pek fazla düşünme zahmetine katlanmıyor.  Örneğin dünyadaki CEO’lara baktığımızda ezici bir çoğunluğun “dışa dönük” olduğunu görüyoruz. Bir de buna tek yönlü bakış açılarıyla ele alınmış ders notları eklenince, içe dönükler kendini bir garip hisseder oluyor.asianbabies_fatmanur_erdogan

Temelde içe dönük kişi enerjisini kendi iç dünyasından almayı tercih ediyor. Dışa dönük kişilerse enerjisini dış dünyadan alıyor. İçe dönük kişi yoğun bir günün ardından enerji toplamak için “çoğunlukla” eve gidip dinlenmeyi arzu ederken, dışa dönük kişi birkaç arkadaşla sohbet etmeyi tercih ediyor.

Ideal olan, gerektiğinde dışa dönük, gerektiğinde içe dönük davranabilmektir. Sürekli iki ekstremde olmak pek de dengeli bir yapının göstergesi olmuyor.

Büyük şirketlerde çalıştığınızda ilginç manzaralarla karşılaşabiliyorsunuz. Her çalışan aynı saatte yemeğe çıkamayabiliyor. Bazen bazıları tek başına yemek yiyerek, kafa dinlemek istiyor (dışa dönük olsa da).  Ne de olsa günün yoğunluğu ve yorgunluğu yüksekse, yemek araları kişinin yemekte de iş konuşmaktansa, kafasını dinlendirdiği bir zaman…“Asla yalnız yemek yemeyin” bilgisi eğitimciler tarafından iş insanlarının beynine kazındığından beri, tek başına yemek yemek kişide “acaba nasıl algılanırım” şüphe ve korkusunu yayar olduğu gibi, yanlız yemek yiyen kişiye de “yalnız” olduğu algısını yapıştırmakta önemli rol oynadı. Bundan en fazla etkilenenler içe dönük yapıya sahip olanlar oluyor genelde.

Ben bu öğretiye farklı bir bakış açısı kazandırmak istiyorum:

Canınız istediği zaman tek başınıza yemek yiyin.

Zaman sizin zamanınız.

Ihtiyaç sizin ihtiyacınız.

Yalnız yemek yemek güzeldir, ihtiyacınız buysa…

Aynı iş yerinde sürekli yalnız yemek yeme eğiliminde olan bir arkadaşınız varsa, yanına gidin, birlikte yemek yemeyi teklif edin. Ta ki kişi kendini sizinle rahat hissedene ve birlikte yemek yemek için rahatça yanınıza gelmeyi tercih edene kadar. Hani şu çok meşhur “takım oyuncusu olma” becerisi var ya. İşte, en iyi böyle takım olunur.

Yalnız yemek yemeyin sözünün altında genelde çevrenizi genişletme fikri yatar. Bu da fena fikir değil, çevrenin geniş olması güzel ve faydalıdır. Ancak, yemek zamanı network yapmak için tek zaman değildir. Tek ortam da değildir.

En iyi network, iş ürettiğiniz zaman yapılır. En iyi network, dost olduğunuzda, karşınızdakine karşılıksız fayda sağladığınızda oluşur. Tek başına yemek yiyen çalışma arkadaşımızı yalnız bıraktığımızda değil…

Geleceğin ve günümüzün yöneticilerinin içe dönük kişilikleri daha iyi anlamalarının önemli olduğuna inanıyorum. Zira, her zaman dediğim gibi “eğitilmiş algılar” eğitilmiş beyinlerle mümkündür.

photo credit asianbabies.com

Devamı >>

Istanbul’dan bir Thomas Friedman Geçti

16 Jun 2010

The New York Times’ın Pulitzer Ödüllü köşe yazarı Thomas Friedman, Istanbul’da bizleri koltuğumuza bağladı.

Hot, Flat and Crowded isimli son kitabının ismine benzer bir ortamda bir araya geldik.  Sıcak, düz ve kalabalık bir odada…

Ufuk Tarhan, konuşmasını güzel özetlemiş, bir göz atmakta yarar var derim.

Friedman, uluslararası politika yazarı. Istanbul’da Özyeğin Üniversite’sinin research@ozyegin lansmanında, birçok mesajı çok güçlü bir şekilde vermeyi başardı.  Ben bu mesajlardan tek birine değinmek istiyorum..

Sorumlu girişimcilik.

Dünyayı içinde bulunduğumuz durumdan; yani küresel ısınma’dan, herkesin birbirinin aynısı olma yolunda devam eden “düz” mantıktan ve çoğalan insan sayısıyla birlikte daha fazlasını, daha iyisini arayarak tükettiğimiz enerji kaynaklarının kökünü kurutmanın tek bir yolu var.

Sorumlu inovatif girişimcilik.

Yaptıklarımızın farkında olarak, isteklerimizin, yarattıklarımızın, tükettiklerimizin farkında olarak hareket etmek.  Geniş açıda düşünebilmek.  Tercihlerimizi daha bilinçli yapabilmek, istediğimiz gibi bir hayat, dünya ve gelecek için düşünerek adım atmak.  Sorumluluk almak.

Bunu her günlük olaylara aktarabiliriz:

Değişimi karşıdan değil, kendimizden beklemeyi denemek…

Kendi değerlerimizi anlamak, özümsemek ve o doğrultuda hareket etmeyi denemek…

Bulunduğumuz ortamları istediğimiz gelecek yaşamlara hazırlamak…

Sevgiyle yaklaşmayı hatırlamak…

Her insana insan gibi davranabilmeyi denemek…karşılığını beklemeksizin iyi bir insan olmak

Bilgimizi, tecrübemizi, merakımızı ve yeteneklerimizi daha güzel gelecekler yaratmak için harekete geçirmek.

Bilinçsiz üretkenlikten, bilinçli üretkenliğe geçebilmek…

Sorumluluk almak.

Sorumlu olmak.

Alternatifler yaratmak.

Girişimci olmak.

Hayatın her alanında, hareket ederken, sorumlu bir birey olabilmeye gayret etmek.

Sıcak, düz ve kalabalık dünyamıza yeniden şekil verebilmek için, hepbirlikte, elele bir bütün olarak hareket edebilmek.

Thomas Friedman’ın 2005 yılında MIT’de yaptığı “The World Is Flat” konuşmasıyla başbaşa bırakıyorum. (Ozyegin Universitesi Thomas Friedman’ın konuşmasını canlı yayınladı ancak henüz kaydını yayınlamadı. Bekliyoruz:)

Devamı >>

Sezgi ve Mantık Ikilemi

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Değişim, Eğitim, Psikoloji, Yetenek
28 Oct 2009

Yazan: Oktay Taftalı

Hayatta karşılaştığımız kimi sorunlara çözüm ararken, sorunun önemi ve karmaşıklığı oranında kılı kırk yardığımız, günlerce sağa sola danıştığımız, tasarımlar, planlar yaptığımız ve buna rağmen istediğimiz neticeyi alamadığımız olmuştur.

Türlü çeşitli mantıklar geliştirerek, olabildiğince “rasyonel” olmak gereğine inandığımız çözüm üretme/arama süreci esnasında, çoğunukla “içimizdeki bir ses”in de bize eşlik ettiğine tanık oluruz. Ancak akılcılığın ve mantığın bir önyargı şeklinde itibar gördüğü “Aydınlanma Çağı”nın ve modernizmin değerleriye yetişmiş birey, bu “içinden gelen ses”e itibar etmeyi çoğunlukla bir gurur meselesi olarak algılar ve ondan kaçınmaya çalışır.

Henüz açıkça tanımlanamadığını varsaydığımız ve o nedenle pek itibar etmediğimiz “içimizden gelen ses”, arzu edilmeyen bir sonuçtan sonra “keşke o sesi dinleseydim” türü yakınmalarımıza da konu olur. Ancak akıl ve mantıkla kutsanmış modern zamanlarda, bu iki unsuru esas almayan davranışların “duygusallık” genellemesiyle itham edilmesi, bizi bir sonraki benzer süreçlerde de ikircikli kılar.

“Duygusal” davranmayı gururuna yedirememek, modern insanın başlıca açmazlarından birisidir. Oysa duyu (impression), duygu (sentiment) ve sezgi (intuition) gibi yetilerden kaynaklanan veriler olmaksızın, aklın ve mantığın olgunlaşması, etkinlik göstermesi zaten mümkün değildir.

Bu yetiler arasında, insana ayrıcalıklı bir bilgi türü sunan sezginin önemi üzerinde durmak gerekiyor:

“Bilginin iki şekli vardır: bilgi ya sezgi bilgisidir veya mantık bilgisidir: ya fantaziden doğan bilgidir veya zihinden; ya bireysel olanın bilgisidir veya tümel olanın; ya tek tek nesnelerin bilgisidir veya onların birbirleriyle olan ilgilerinin bilgisidir; bilgi, bütünüyle ya imgeleri veya kavramları meydana getirir.”

Aslında üzerinde fazlaca düşünmesek, itiraf etmesek bile, basit gündelik hayatımız, “içimizdeki ses” yani sezgi bilgisi tarafından yönetilir.

İnsanın tek tek nesnelerle, tek tek insanlarla, tekil olgu ve olaylarla ilgi içinde edindiği deneyimler, genel bir imge ve tasavvur dünyası oluşturur. Evden alışveriş için pazara gidinceye dek geçen süre içinde, onlarca şey düşünürüz. Ancak eve döndüğümüzde düşündüklerimizi alt alta yazmayı deneyelim, belli başlı birkaç şey dışında hiçbir şey hatırlamadığımızı veya hatırladıklarımızı kolay kolay yazıya dökemediğimizi, ifade etmekte güçlük çektiğimizi göreceğiz. Oysa bu süreç boyunca zihnimizin bir takım şeylerle meşgul olduğuna kuşku yoktur. Fakat bu alışıldık, basit ve olağan süreç boyunca, zihnimizi kimi mantıki ve kavramsal unsurların yanısıra, ağırlıklı olarak meşgul eden ve eylemimizi asıl yöneten başka bir takım unsurlardan söz etmek gerekir.

İşte kendi halindeki gündelik olağan eylemimizi yöneten, yönlendiren ve ifade etmekte güçlük çektiğimiz bu unsurlar, sezgi bilgisinin sunduğu genel ve kapsayıcı imgelerdir.

Sağır ve dilsizlerin nasıl düşündükleri üzerine ünlü bir polemikten yola çıkarak, insanın sadece dilde ve sözcüklerde ifade bulan kavramlarla değil, aynı zamanda imgelerle düşündüğünü söyleyebiliyoruz. Demek ki, mantığın verisi olan kavramların yanısıra, sezginin eseri olan imgeler de, düşüncenin unsurları arasında yer alıyorlar. Ancak imgeleri ifadeye dönüştürülebilmek, kavramları ifade etmekten daha zordur ve yine sezgisel bakımdan ayrıcalıklı bir yetenek gerektirir.

Biz sayısız kez pazara gidebiliriz, ancak bir “pazar yeri” imgesini ifade edebilmenin zorluğunu ayrımsamak için Bernardo Belotto’nun, “Pirna’da Pazar Meydanı” tablosuna göz atmamız yeterlidir. Benzer bir pazar yeri imgesini yazıyla ifade etmek, tezgâhlardaki çeşitli meyve ve sebzelerin kokusunu, insanların koşuşturmasını, kalabalığın, başka hiçbir gürültüye benzeterek tarif edilmesi mümkün olmayan uğutulsunu yazıya dökmek çok daha zordur.

Oysa, söz konusu olan yıllardan beri bildiğiniz, tanıdığınız sıradan bir pazar yeridir.

Ama bu bilme ve tanıma sezgisel-imgesel bir tanımadır ve olağan sıradan eylemimiz bu sezgisel-imgesel bilgi tarafından yönetilmektedir.

Aynı şekilde: pratikte boş bir kovayı kuyuya indirip, su doldurduktan sonra yukarı çekmeniz birkaç dakikanızı alır. Böylesi bir eylemin pratikte size çok basit gelmesini sağlayan, eyleminizi yöneten sezgi bilgisinin sunduğu imgenin gücüdür. Binlerce yıllık “kuyudan su çeken insan imgesi.” Bu imgenin gücünü ve bildirdiği bilginin kapsamını anlamak için, çıkrığın gıcırtısından, kuyunun ağzında ve ipin ucunda yerçekimine karşı salınan kovadan başlayarak, söz konusu eylemi iki sayfa A4 olarak yazmayı deneyebilirsiniz.

Demek ki, sezginin sunduğu imgesel bilgi sayesinde, gündelik olağan hayatı kolayca sürdürmemiz onun basitliğini değil, bilakis olağanüstü gücünü gösteriyor.

Eğer bu bilgi hakikaten basit bir bilgi olsaydı kolayca ifade edebilebilirdi. İşte yine bu nedenle, hayatımızın en basit ve en olağan gibi görünen ilgileri, ifade edilmesi en zor olan ilgilerdir.

Bu ilgiler sadece bizimle nesneler bakımından değil, bizimle öteki insanlar bakımından da benzer özellikler gösterir. Örneğin, iş yerinde, komşuluk veya arkadaşlık ilişkilerinde, muhatabınızın sizi rahatsız eden gündelik davranışlarını, ona basit bir kaç cümle ve davranış taklidiyle, neşe ve sezgisel samimiyet içinde ifade etmek varken, en mantıklı çözümü aramak gerekçesiyle, aylarca karın ağrısı çektiğiniz halde, tek bir cümle edemeden, bu duruma katlanmak zorunda kalabilir ya da “mantık”a rağmen, tam tersi umulmadık çatışmalara yol açabilirsiniz.

Sezgisel olarak edinilen bir dış etkiyi, mantıksal olarak açıklamak ve gerekçelendirmek mümkün olmadığı için, retorik, psiko-drama, autogenes training gibi, sonuçta ilişki biçimlerinde sezgisel ifadeyi güçlendirmeye yarayan tekniklere ve bunların eğitimine gerek duyulmaktadır.

Modernizmin, sezgi bilgisini gündelik hayat ve insan ilişkilerinde teorik olarak görmezden gelmesi nedeniyle ortaya çıkan olumsuzluklar, yine modernizm tarafından “hasarın giderilmesini” amaçlayan kârlı bir endüstriye dönüştürülmüştür. Böylece, aslında her insanda doğal olarak ve doğuştan mevcut yetenekler, önce insana unutturulmakta, sonra para karşılığı çeşitli eğitimlerle yeniden kazandırılmaktadır.

Oysa, Fidel hangi liderlik kursuna katılarak Fidel olmuştur?

Ya da Scott Fitzgerald örnek yaşam kalitesinin sırlarını keşfederken hangi “coach”a danışştır?

Aslında sezgi bilgisinin gündelik yaşam pratiğinde son derece geniş bir kabul gördüğüne kuşku yoktur, fakat bunu söylem alanına taşınması gerekiyor. Çünkü: “Çok eski ve herkes tarafından itirazsız olarak kabul edien bir zihin bilgisi bilimi vardır: mantık. Fakat sezgi bilgisi bilimini hemen hemen kimse hoş görmez veya yalnızca pek az kişi tereddüt ederek ona karşı hoş görürdür. Mantık bigisi aslan payını almıştır; [...]

O nedenle, bize sorulduğunda, çocuk yetiştirmekten, alışveriş kültürüne, iş yaşamından, arkadaşlık ilişkilerine dek, çoğumuzun, makul, mantıklı ve “rasyonel” bir yaşam peşinde olduğumuzu vurgulamamız, gönüllü bir yanılgının ifadesidir.

Gönüllü olarak bu yanılgıyı kabullenmenin altında, hayatımızı akıl ve mantık ötesinde bir bilginin yönlendirdiğini itiraf etmenin, sanki başkalarında güven kaybına yol açacağı kaygısı yatmaktadır.

Oysa en başarılı politikacıların, politikanın bir mantık bilimi şeklinde öğretildiği siyasal bilgiler fakültelerinden yetişmediğini, en başarılı tüccarların, yine ticaretin mantık bilimi kapsamında bir bilim olarak öğretildiği akademilerden mezun olmadığını gösteren sayısız örnek, bize sezginin gücünü kanıtlamaktadır. Çünkü hayatın bu ve bir çok alanında “içindeki sesi” dinleyenler, okullarda, kurslarda öğrendikleri mantıklı şeylere kulak verenlerden daha fazla şey becermişlerdir.

Devamı >>

Hayattaki Tercihlerimizden Utanmamak Için

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Eğitim, Iş görüşmesi
02 Aug 2009

Türkiye’de hala hangi üniversiteden mezun olduğunuz önemli olabiliyor. Öyleki liseyi bitireli 20 sene olmuş insanlara dahi “hangi liseden mezun oldunuz?” tarzı gereksiz bir soruyu sormayı tercih eden yurt dışında okumuş büyüklerimiz mevcut.

Liseyi bitireli 20 yıl olmuş birine hangi liseden mezun olduğunu sorup “eğitim ve zeka” seviyesini algılamaya çalışan zihniyetleri anlamak gereksiz. Mezuniyetten sonra 20 yılı nasıl değerlendirdiğiniz ve bugün ne noktaya geldiğiniz daha önemli elbette. Ondan da önemlisi kişinin “yetenekleri, merakı, azmi ve heyecanı” nasıl onu farkedebilmeliyiz. Lafta kalıyor çoğunlukla farkındasınız.

Tabii bu tarz yöneticilerin niye böyle olduklarını düşünmeniz pek bir şey elde etmenizi sağlamıyor. Onları değiştirmeye çalışmanızsa yanlış yere enerjinizi kanalize etmeniz demek. Zira, onları değiştirmek güç. Bana gelen tonlarca email var, bu tip garip bulduğunuz ve çekindiğiniz sorularla nasıl başa çıkabiliriz diyen…Işte buyrun:

Takmayın.

Sorularına cevap verin.

Hangi liseden mezunsun?

Söyleyin. Rahatlıkla.

Hangi üniversitede okudun.

Söyleyin. Rahatlıkla.

Bu arada her konuya da boyun eğmek zorunda değilsiniz. Eğer çok tutucu bir şehirde çalışıyorsanız, oranın kurallarına göre oynamanız gerekebilir. Ama Istanbul gibi bir şehirde, sizle ilgili sorulardan önce “yaşınızı, eşinizin eğitim ve iş durumunu, kardeşlerinizin olup olmadığını, çocuk isteyip istemediğinizi” ögrenmeye çalışan biriyle karşılaşırsanız ve bu durum size ters ise, gereken cevabı vermekten de kaçınmayın.

“Burası Amerika değil. Bu sorulara bu ülkede cevap vermelisiniz” diyenleri de takmayın. Gerçekten yetenekleriniz pek azsa, kariyer derdiniz yoksa, her denene boyun eğmeyi tercih eden bir yapınız varsa, o zaman zaten böyle bir soru sormaya gerek yok. Boyun eğin gitsin. Bir de durumu değerlendirmeyi ögrenmek gerek. Soruları adabıyla, profesyonelce sormayı bilenle bilmeyeni ayırt edebilmek de bir yetenekdir.

Hepimiz motivasyonumuzu yükselten yazıları ve kitapları okumayı seviyoruz. Değil mi?

“Ya, bak görüyor musun? Ne güzel söylemiş

Sonra evimize gidip, okuduğumuz yazıları unutup, günün şartları ne diyorsa onları yapıyoruz.

Üzgünüm ama biraz cesaretli olamazsak, hayatımızla ilgili değişimi de gerçekleştiremiyoruz.

Türkiye’de bir grup insan için ne bildiğinden çok nerede okuduğun önemliyse, varsın olsun. Siz ne okumak istiyorsanız onu okuyun.

Hayatta kendi istek ve hedefleriniz yönünde hareket ederseniz, size yönlendirilen her soruya rahatlıkla gereken cevabı verirsiniz. Neden mi? Çünkü gücünüzü üniversitenin isminden değil, kendinizden alırsınız da ondan. 

Cesaretli günler diliyorum!

Devamı >>

CV TEKNİKLERİ E-BÜLTEN
Ad Soyad
E-Posta

YURTDIŞI SERTİFİKA PROGRAMLARI
Ad Soyad
E-Posta
YENİ YAZILARDAN HABERDAR OL
E-posta
KONULAR
SİTEDE ARA
Hedefe Koşanlar
Acıtan Kariyer Hataları
Cesur Fikirler
Girişimcinin Ruh Halleri
İş ve Hayat Dengesi
Sosyal Medya Dünyası