‘Inovasyon’ kategorisi için Arşiv
Yıkılan Hayaller, Yeni Ümitlere Hayat Verir
Bazen hayatı ve hayatın getirilerini kabul etmek zordur. Biten aşklar, ağlatır. Ölüm sorgulatır. Varılamayan hedefler, içimizi sızlatır. Çünkü hepsinin ardında yıkılan hayallerimiz, kaybolan umutlarımız vardır.
Yıkılan hayaller hayatımızın geri kalan kısmının anlamsız ve ümitsizliklerle dolu olduğuna işaret ettiğinde, hareketsiz kalırız. Geçmişimizle olan bağımız bugünümüz ve yarınımızdan daha kuvvetli olduğunda, yıkılanın sadece hayallerimiz değil aynı zamanda hayatımızın da olduğunu sanırız.
Oysa, yıkılan hayaller, hayal kurabilme gücümüzün sona erdiğine, yaratıcılığımızın ve hayat enerjimizin dibe vurduğuna işaret eder. Yeni ümitlerin yeşermesine, hayal gücümüzün daha da derinleşmesine yıkılan hayaller hayat verir. İşte hayat ve hayatın içinde dolanan bizler, bu kontrastların varlığında güçlenerek gelişiriz.
Devamı >>Yenilikçilik Farklı Düşünceler Arasında Bağ Kurabilmektir.
Inovasyon için yenilikçilik gerekiyor.
Yani, sürekli birşeyleri geliştirmeye odaklanan bir yapıda olmak anlamına geliyor.
Yenilikçi kişilikleri diğerlerinden ayıran en temel özellik —Harvard’ın yaptığı araştırmalara göre— yenilikçi kişilerin yenilikçilik yaratabilmek için daha fazla düşünüyor olmaları.
Bu kadar basit olabilir mi?
Evet. Aslında basit duruyor. Ama basit olan hiç birşey pek kolay gelişmiyor. Her nedense…
Devamı >>Zorla Eğitim Yerine, Merak Uyandırmayı Deneyin.
Üniversite de okumadığım hiç bir zamanı hatırlamıyorum. Benden muhteşem bir akademisyen olurdu! Kendimi bildim bileli sürekli yeni birşeyler öğreniyorum. Meraklıyım, içten gelen bir durum bu. Hülya Koçyiğit, kızı Gülşah için “hala okula gidiyor, elinde defter kitapla dolaşıyor, inanamıyorum” diyordu dün. Böyleyiz bazımız. Bize “eğitim al, şunu öğren” diyen olmuyor. Zaten meraktan, ilerlemeyi ve gelişmeyi tercih ettiğimizden her daim bir “kendimizi yenileme” sürecindeyiz.
Bir de şanslıyım, her çalıştığım şirketin hep bir eğitim programı vardı. Genellikle katılımcıların sıkıldığı, zoraki geldiği, zaten bildiğimiz şeyi söylüyorlar yine vakit kaybı denen şu eğitimler! Çok da haksız değil bunca çalışan. Sorun eğitimde ya da eğitimciden de kaynaklanmıyor. Kurumsal eğitimler “zoraki” yani “almak zorunda olduğunuz” almazsanız cezası olan durumlar. Şimdi bir düşünün hanginiz istemediğiniz ama zorla yapılması koşulu getirilen işlerden hoşlandınız?
Sorun, kelimenin kendisinde başlıyor. Eğitim.
Çalışanlar eğitilmek istemiyor.
Çalışanlar heyecanlarının kamçılanmasını, ilham almayı, meraklanmayı ve ardından öğrenmeyi kendileri başlatmak istiyor. Bir dolu insanın gönlünde başka heyecanlar yatıyor. Çoğu sadece para kazanmak için bir kurumda çalışıyor. Çalıştığınız ortamda sessiz, fazla tatlıya tuzluya dokunmayanlar varsa, içlerinde ve hayatlarında büyük cevherler vardır. Bu cevherler genelde şirketlerin pek de umursamadığı cevherler olduğundan, bu kişilerin ruhu kurur iş yerlerinde. Gönüllü aktivite kulüpleri bu yüzden önemlidir. Ruhların, yaratıcılığın yeniden fışkırmasını sağlar. En önemlisi nedir biliyor musunuz? O unuttuğunuz, ünvanı düşük arkadaşların “tanınması” ve esas kimliklerinin ortaya çıkmasını sağlar. Muhasebe departmanında yok olmuş biri, tiyatro çalışmalarını iş arkadaşlarına sunduğunda, alkışları duyduğunda, ertesi gün yataktan kalkması için değerleriyle uyumlu bir hayata merhaba deme sebebi olur.
Şirketler sadece ögrenmeyi ve yenilenmeyi körükleyen “itici güç” olduğunda, öğrenme işlemini başlatan ve ilerleten çalışan olur. Zorla katıldığınız ve dolayısıyla verim alamadığınız eğitimler, yerini gelişmeye ve daha verimli ortamlara bırakır.
Sonuçta pozitif yönetimin temeli de zaten budur.
Pozitif psikoloji akımını başlangıçından bu yana onu yakından takip ediyorum. Bu yıl ikincisi yapılacak olan Dünya Pozitif Psikoloji Kongresine de Temmuz ayında katılıyorum. Pozitif Psikoloji akımının kurucusu olarak bilinen Martin Seligman’ın yeni çalışmalarını duymak ve uygulamaya koymak için sabırsızlanıyorum. Ben, Amerika’da yapılacak olan kongreye katılıyorum. Avrupa’da eş zamanlı yapılan kongreye kayıtlar uzun süredir kapalı halde. Ilgiyi siz düşünün artık.
Geçtiğimiz haftalarda Elma Yayınevi’nden Mine Egbatan bana yeni bir kitap yolladı. Elma Yayınevi’nin yayınlarını beğeniyorum, sebebi Mine hanım’ın yaklaşım tarzını beğenmem sanıyorum. Pozitif Yönetim, Idil Türkmenoğlu tarafından kaleme alınmış. Idil hanımı şahsen tanımıyorum ama geçen sene bir iş dolayısıyla bana bir dosya yollamıştı. Telefonda biraz sohbet ettik. Sonra kitabı okurken, onun da benim gibi Kadıköy Anadolu Lisesi (KAL) mezunu olduğunu öğrendim. KAL mezunlarına “martı” denir. Gerçekten de öyleyizdir, martı gibi hepimiz hayatın içinde ve dünyanın dört bir yanında gezeriz.
Pozitif Yönetimin temelinde insanı sevmek ve ona güven var.
Türkiye’de sosyo-ekonomik şartlar bireyleri “öğrenilmiş çaresizliğe”, bireyselliğe ve güvensizliğe sürüklüyor. Türk insanının birbirine karşı ne kadar güvensiz olduğunu her yıl araştırmalar da yüzümüze vuruyor. Bu gayet doğal. Bireylerin tek başına girişimleri sonuç vermekte yetersizdir, çünkü tepeden gelen ve yaygınlaştırılmış bir sistem, düzeni sağlar. Insanoğlu özgürlüğünü sonsuz kullanmak üzere kurgulanmış—anayasaların oluşturulması da bu özgürlüğe bir anlamda medeni bir düzen sağlamak üzere kurulmuş. EDS’ler konulduğundan beri, emniyet şeridine geçmeye yeltenenlerin sayısı, evlere ulaşan trafik cezası arttıkça, nedense, öğrenme sürecimizi hızlandırıyor. Bir müddet sonra alışılmış otomatik davranış halini almaması imkansız.
Iş hayatında beni şaşırtan bir durum yönetsel kararların çoğununun hata yapmış bir kısım azınlığın davranışlarının yaygınlaşmasından korkulduğu için alınması. 5000 kişilik bir şirket düşünün 3 kişinin tutumu, 4997 kişinin hayatını değiştiriyor. Korku, liderleri paralize ediyor.
Bu mantık bankaların online sistemlerinde de çok net görülebiliyor. Bir grup müşteri memnuniyetini ikinci planda tutan (hatta o ne? diyebilen) IT uzmanı, teknolojiye uzak yöneticilere sistem öneriyorlar. Sonra karşınıza her 3 ayda bir şifre değiştirmenizi isteyen, cep teliniz ve secereniz yanınızda yoksa işlem yaptırmayan sistemler çıkıyor. Müşteri eziyet anketi yapılsa ve sonuçları yönetimlere sunulsa, fena olmazdı değil mi? Bankalar “güvenliğiniz” için diyor ama müşterinin hayatını kolaylaştıran “güvenlik” sistemleri kurmak da mümkün. Tecrübeyle sabittir.
Örnekler o kadar bol ki, Idil Türkmenoğlu’nun gözüne takılanlar şahane: Okullar demir parmaklıklarla çevrilidir öğrenci kaçmasın diye, Mobil çalışmaya olumlu bakılmaz, eleman evde uyur, çalışmaz yeterince diye.
Düşünce ve davranış değişimi zordur. Hepimiz için. Olumlu sorgulama yöntemi bana kalırsa sadece gelişmeyi, yenilikçiliği değil aynı zaman da güven oluşturmayı da teşvik eden güzel bir yöntem. Şu ana kadar denememiş olanlar bir göz atsınlar. Yöneticiler, olumlu sorgulama yöntemiyle yetenek yönetimini güçlendirebilir, bu sistemi kullanarak şirketler yenilikçiliği yakalayabilir.
Idil Türkmenoğlu’nun Pozitif Yönetim kitabı, konuları çok iyi ele almış, örnekler yerli yabancı karışımı ve işlenen konular takdire şayan. Rahat okunan, akılda kalan bir kitap.
Elma kitabevi’ni seviyorum diyorum, çünkü beni kırmayıp, sizlere de kitap dağıtmama imkan veriyorlar. Bu konuyla ilgilenen iki kişiye çekilişle Pozitif Yönetim kitabını veriyorum. Mutlaka okunması gereken bir kitap. Çekilişe katılmak için “pozitif yönetim ne demek olabilir?” sorusuna cevaplarınızı yorum bölümüne ya da facebook.com/fatierdogan’a bekliyorum.
Devamı >>Sosyal Mecralara Itibar Ediyor muyuz?
Sonunda itiraf eden bir CEO.
Selim Siper, Ipragaz CEO’su, “Brand Is You” konferansında açık seçik ifade etti. “Sosyal Medya’yı klasik pazarlama eğitimine sahip yöneticiler anlamıyor” diyen Selim Siper, bana kalırsa biraz nazik davrandı. Zira, yöneticilerin çoğu sosyal medya’yı anlamıyor. Bu mecraların doğru şekilde iş süreçlerine eklenememesinin temel sebebi de budur. Peki, anlayanlar neden anlatamıyor? Ya da anlatabilenler neden ikna edemiyor?
Siper’in itirafı önemlidir. Cünkü düşünün, pazarlama eğitimi almış MBA’li (gerçi 10 yıl önce MBA yapmış olmanız pek birşey ifade etmiyor) yöneticiler dahi bu teknolojileri takip etmekten bu kadar uzaksa, vay halimize demeden edemiyorum. Ama öğrenmek isteyenlere, Chris’in güzel bir başlangıç önerisi var, okuyun derim.
Brand Is You konferansında Sabancı Holding Kurumsal Iletişim Direktörü Suat Ozyaprak’ın ortaya attığı soru da ilginçti. Soru şu “Sosyal Medya’da yazılıp çizilenleri dikkate almalı mıyız? Almalıysak, Nereye Kadar?”
Sosyal Mecra’ları kullanan-özellikle profesyonelce kullanan- her kişinin bu soruya “evet” diyeceğini tahmin ediyorum. Sosyal Mecra’ların hayatımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı, yaşam şekillerimizi, çalışma alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdiğini gözlemleyebilenlerin de kesinlikle “evet” diyeceğini düşünüyorum. Ancak, sosyal mecra’ları denemeyenlerin ve olup bitenleri takip edemeyenlerin konuya hala şüpheli davranması da doğal. Oyleyse, sosyal medya’yı ne kadar çok anlatırsak, o kadar çok dikkat çekebiliriz. Bir dolu blogger, artık sadece blog yazarak, bir kurumda kazanabilecek direktör maaşlarını çıkartabilir haldeler. Ben dooce’un bu konuda iyi örnek olduğunu düşünüyorum. Ustelik bloguna yazdığı bir yazı yüzünden işinden atılmış bir blog yazarı olarak, bir web tasarımcının kazanabileceği parayı fazlasıyla katlamış bir blogger Dooce.
Sosyal Mecralar hızın hakim olduğu bu dönemde çok da yeni sayılmaz artık.
Twitter üzerinden müşteri servis hizmetleri veren şirketler, olayı aşmış sayılabilir. Ozellikle Turkiye’deki yöneticilerin bir sosyal medya’dır gidiyor diye duyduğu ama pek de bu nedir diye kestirmeye vakit bulamadığı bir ortamda, birşeyler teyet mi geçiyor hayatımızdan?… Business Week Twitter üzerinden müşteri hizmetleri veren şirketleri haber de yaptı. Bunu en az 4 yıl önce başlatmış olmaları, bazı şirket yönetimlerinin dünyayı değiştiren sistemlerle daha yakından ilgili olduklarını, olayı anlamasalar da anlayanlara güvenip hızlı hareket edebildiklerine güzel bir örnektir.
Burada önemli bir durum da söz konusu: Cesaret.
Bu şirketler de Suat Ozyaprak’ın sorduğu soruları kendilerine sordular. Cevapları ne oldu bilemiyorum, ancak gördüğüm, değişimi farketmeleri, bir müddet üzerinde kafa yordukları ve deneme cesareti göstermeleri. Bazı başarılar deneyerek elde edilir. Neden Türkler yapamıyor diye sürekli soru soruluyor. Bir sebebi budur. Bizler eğer trendleri takip etmekte zorlanır, başkaları yapsın, hataları da onlar yapsın, biz öğrenelim, sonra işe dalarız mantığıyla gitmeyi tercih edersek, ne yenilikçilik getirebilir ne de takibinde başarılı olabiliriz.
Tabii, bu konulardan ilk anlaması gerekenler iletişim ve pazarlama uzmanları. Onlar da anlamıyorsa, ki sektörde ki kanı budur, Selim Siper de açık seçik ifade etmiştir (tebrik ediyorum), o zaman işimiz vahim desek yeridir sanırım.
Sosyal medya gerçekten işe yarar mı, bu mecralarda dolananları neden dikkate almalı ya da almamalısınız, öğrenmek isterseniz, mutlaka denemelisiniz. Gözlemlemelisiniz, kullanım alışkanlıklarına bakmalı ve en önemlisi kendiniz bu mecraları en iyi hangi şekilde nasıl kullanacağınızı bulmalısınız. Danışmanlarınızdan önce siz danışmanlarınıza ne istediğinizi gösterebilmelisiniz.
Türkiye’de sosyal medya stratejisi konusunda iyi çalışan bir şirket var. Seri girişimci diye sayabileceğim bu başarılı şirketin kurucuları Nurettin Ozdogan, Mesut Karakaş, Vadi Efe, Samet Ensar Sarı, şirket Dekatlon Buzz. Olaya hızlı bir giriş ve doğru bir giriş yapmak istiyorsanız, tavsiye ederim.
Yorum yapmak için
Yaratıcı Ruhunuzu “Kapalı Beyinlere” Kaptırmayın
Iş dünyasının reforma, iş anlayışının günümüz şartlarıyla entegre olmaya ihtiyacı var.
Neden mi?
Cünkü sorunlara yarabandı çözümler getirmekle meşgul iş dünyasına yeni yetenekler, sürekli gelişimi körükleyen yönetimler 10 numara büyük geliyor.
Gelişimi takip edemeyenler, dünyadan bir haber ilerleyenler ve dünün bilgi ve yöntemleriyle geleceği yaratabileceğini düşünenler, bu ülkenin gelişmesinin önünde ki en önemli engellerdir.
Abartılı mı oldu dersiniz?
Türkçemizi zorla Türkçe konuşarak koruyabileceğimize inanan bir zihniyet nasıl gelişebilir? Internet Türkiye’de gelişseydi, tüm dünya Internet’e biz ne ismi verseydik, onu vermezmiydi?. O noktaya gelene kadar, başkalarının bulduğu kelimeleri ya aynen kullanarak ya da bir Türkçe tercümesi bularak hareket etmeye devam edeceğiz.
Değişimin yönünü körükleyenler artık genç beyinler. Büyüklerin yetersiz kaldıklarını hissettiren, farkettiren ve gizliden gizliye çoğunu korkutan genç beyinler.
Türkiye inovasyon’a, yeniliğe ve yenilikçiliğe seyir kalan değil, onu yönlendiren olmak istiyorsa, değişmek ve değiştirmek durumundadır. Hızın bir numara olduğu bir dönemde, değişime direnen ve değişemeyen anlayışlar, sadece bu toplumu değil ama aynı zamanda kurumların bunca yıl başarıyla sürdürdükleri serüvenlerini de geriletmekteler.
Calışan bağlılığını yaratmaya çalışanlar, çalışanların bağlılık değil, özgürlük istediklerini anlamaktan çok uzaklar.
Bağlılık değil yaratmanız gereken: Karar alabilme özgürlüğü, yaratabilme özgürlüğü, üst-ast hiyerarşi korkusuyla değil şirket çıkarlarını gözeterek güvene dayalı hareket edebilme görgüsüdür geliştirmemiz gereken.
Yaratmak, özgür düşünceyi, özgür hareketi ve cesaretlendiren davranışları şart koşar.
Umuyorum, yaratıcı beyinler ve gelişimi tercih edenler, bağımsız düşünebilme yetilerini her zaman yanlarında taşırlar. Boyun eğerek değil, inandıkları doğrultusunda yürüme cesareti göstererek ilerlerler.
Geçmişin doğruları, geleceğin gerçekleri değildir. Oyle değil mi?
Bakın, The Huffington Post’un patroniçesi 3 dakikalık konuşmasında ne kadar tatlı meydan okumuş… Hepimize değişimle barışık günler ümid ediyorum.
Kurum Itibarını Güçlendiren, Calışanlarıdır.
Capital dergisi 2000′lerde başlattığı Türkiye’nin En Beğenilen Sirketleri araştırmasında, 18 kritere göre şirketleri değerlendirmeye başladı. Kurum itibarı, yönetim şeffaflığından, kurumsal sorumluluk performansına kadar bir dizi konunun ölçümlenmesi sonucu belirleniyor.
Temelde itibarı oluşturan güven duygusu. Güven duyduğumuz insanlarla dost oluyoruz, güvendiğimiz ürün ve hizmetleri alıyoruz, güvendiğimiz zaman kendimizi iyi hissediyor, iyi hissettiriyoruz. Dolayısıyla, kurum itibarı da doğru yönetildiği takdirde güveni artırma temeli üzerine kurgulanıyor ki siz çaba sarfetmeden ürün, hizmet ve şirketiniz tercih edilsin.
Calışanların kurum itibarını yükseltmekte ki payının %35′lerde olduğu söylense de, bunun çok daha yukarılarda bir seviyede olduğunu düşünebiliriz. Urünün geliştirilmesinde etkisi olan, kurum hakkında elçilik yapan ve inovasyonun oluşmasında etkin rol alan yine çalışanlardır. Bu durumda herşeyin başı “etkin yönetim ve liderlik” ile “ekip anlayışıyla ilerleyen” kurum kültürü diyebiliriz.
Geçen hafta, Nestle çalışanlarından birkaç kişiyle Nescafe etkinliğinde buluşma fırsatı buldum. 2009 yılında da Türkiye’nin en beğenilen şirketleri arasında yerini alan Nestle’nin, haklı bir gururu ve itibarı olduğuna inanıyorum. Nestle’nin Nescafe marka ekibinin şirket kültürü, vizyonu, çalışanları ve iş anlayışı hakkında gönülden söyledikleri cümleler, Nestle’nin başarısının birer simgesiydi. Nescafe ile ilgili bizlere bilgi aktaran uzman ekip, hergün severek içtiğim Nescafe ve kahve ile ilgili aklımıza takılan tüm sorulara cevap verdi.
Orneğin, Kahve’nin %100 doğal olduğunu, bunun da ötesinde yeşil çay’dan %70 oranında daha fazla antioksidan içerdiğini yapılan araştırmaların kanıtladığını gördük.
Inovasyona önem veren şirket, yeşil kahve çekirdekleri sayesinde daha fazla antioksidana sahip Nescafe Lif-Aktif ve Nescafe Vita-Lift ürünleri ile yarattığı yeni ürün kategorisiyle de, sektöre öncü ve yenilikçi bir yaklaşım da getirmiş oldu.
%70 pazar payı ile liderliği elinde tutan Nestle‘nin sağlıklı büyümesinde şüphesiz sürdürülebilir bir yönetim anlayışı rol almakta. Türkiye’de 100 yılını doldurmuş Nestle’ye nice 100 yıllar diliyoruz.
Devamı >>Istanbul’dan bir Thomas Friedman Geçti
The New York Times’ın Pulitzer Ödüllü köşe yazarı Thomas Friedman, Istanbul’da bizleri koltuğumuza bağladı.
Hot, Flat and Crowded isimli son kitabının ismine benzer bir ortamda bir araya geldik. Sıcak, düz ve kalabalık bir odada…
Ufuk Tarhan, konuşmasını güzel özetlemiş, bir göz atmakta yarar var derim.
Friedman, uluslararası politika yazarı. Istanbul’da Özyeğin Üniversite’sinin research@ozyegin lansmanında, birçok mesajı çok güçlü bir şekilde vermeyi başardı. Ben bu mesajlardan tek birine değinmek istiyorum..
Sorumlu girişimcilik.
Dünyayı içinde bulunduğumuz durumdan; yani küresel ısınma’dan, herkesin birbirinin aynısı olma yolunda devam eden “düz” mantıktan ve çoğalan insan sayısıyla birlikte daha fazlasını, daha iyisini arayarak tükettiğimiz enerji kaynaklarının kökünü kurutmanın tek bir yolu var.
Sorumlu inovatif girişimcilik.
Yaptıklarımızın farkında olarak, isteklerimizin, yarattıklarımızın, tükettiklerimizin farkında olarak hareket etmek. Geniş açıda düşünebilmek. Tercihlerimizi daha bilinçli yapabilmek, istediğimiz gibi bir hayat, dünya ve gelecek için düşünerek adım atmak. Sorumluluk almak.
Bunu her günlük olaylara aktarabiliriz:
Değişimi karşıdan değil, kendimizden beklemeyi denemek…
Kendi değerlerimizi anlamak, özümsemek ve o doğrultuda hareket etmeyi denemek…
Bulunduğumuz ortamları istediğimiz gelecek yaşamlara hazırlamak…
Sevgiyle yaklaşmayı hatırlamak…
Her insana insan gibi davranabilmeyi denemek…karşılığını beklemeksizin iyi bir insan olmak
Bilgimizi, tecrübemizi, merakımızı ve yeteneklerimizi daha güzel gelecekler yaratmak için harekete geçirmek.
Bilinçsiz üretkenlikten, bilinçli üretkenliğe geçebilmek…
Sorumluluk almak.
Sorumlu olmak.
Alternatifler yaratmak.
Girişimci olmak.
Hayatın her alanında, hareket ederken, sorumlu bir birey olabilmeye gayret etmek.
Sıcak, düz ve kalabalık dünyamıza yeniden şekil verebilmek için, hepbirlikte, elele bir bütün olarak hareket edebilmek.
Thomas Friedman’ın 2005 yılında MIT’de yaptığı “The World Is Flat” konuşmasıyla başbaşa bırakıyorum. (Ozyegin Universitesi Thomas Friedman’ın konuşmasını canlı yayınladı ancak henüz kaydını yayınlamadı. Bekliyoruz:)
Başımıza İnovasyon Çıkartmayın lütfen!
Yazan: Tanjan Özbilgi, Yönetim Danışmanı
Eskiler şöyle derdi: “Başımıza icat çıkartma oğlum/kızım!”. Evet, o zamanlar rutinin dışına çıkmak hoş karşılaşılmazdı…
İnovasyon henüz tam Türkçesi olmayan yeni bir kavram. İcat ya da buluş da diyebiliriz ama tam karşılamıyor maalesef. Hem icat yapacaksınız, hem de bundan “kâr” elde edeceksiniz. Yani “ben gölgemi uzatan bir alet geliştirdim” deseniz bu bir icat olabilir belki ama kâr getiremeyeceği için inovasyon olmayabilir.
İnovasyon gün geçtikçe hayatımıza daha fazla giriyor… Önce “Arz” yönlü ekonomi vardı, sonra tüketici talepleri önemli hale geldi ve “Talep” yönlü ekonomiye geçtik. Şimdi ise 3. faz başladı; küreselleşme ile beraber ürün ve hizmetler çok homojen hale geldi. Zamana ve yere göre farklılaşması gerekiyor, yoksa kâr elde etmek imkânsız. İşte bu noktada inovasyon devre ye giriyor.
İnovasyon için illâ yeni bir ürün üretmeniz gerekmiyor. Üretim ve hizmet süreçlerini rakiplere göre daha kolay ve ucuz hale getirmeniz ya da yeni finansal araçlar keşfetmeniz, pazarlama sistemi geliştirip maliyetleri düşürmeniz, mevcut uygulamaları ya da mevcut düzeni değiştirmeniz ya da mevcut ürüne farklı bir kullanım alanı yaratmanız, yani “Türev Ürünler” oluşturmanız da inovasyondur.
İşte size inovasyon: sıradan kafe açmak yerine, Starbuck’s gibi sadece “farklı deneyimleme”yi satabilirsiniz. Evinizde gibisiniz. Bir köşede kitap okuyabilir ya da iş yapabilirsiniz. Ayrıca tepenizde kahvenizi bitirip gitmeniz için ödemeyi bekleyen bir garson da yok.
Sizce Bill Gates neden hukuk fakültesini yarıda bırakarak Microsoft’u kurdu?
İnovasyon gözünüzü korkutmasın. Hepimiz Bill Gates olamayabiliriz. Gittikçe hızlanan hayat tarzı, yeni ihtiyaçları doğuruyor. Bunları gözlemleyip tüketiciye sunmanız inovasyondur.
“İnovatif ürünler çıkaran firma var mıdır?” deseniz size hemen “3M” derim. Tasarladıkları ürünlerin hepsi kendi döneminin yeni ihtiyaçlarına çözüm sunmuştur/sunmaktadır. Bazı inovatif ürünler ancak zamanı geldiğinde hayatımıza girebilir. Örneğin; 200 yıl önce Post-It olsaydı kullanır mıydınız?
Sürüden ayrı düşünmek ve hareket etmek sizi inovasyona götürecektir. Kendinize güvenin ve şimdi gözlerinizi kapatarak “hızlı yaşam koşullarıyla beraber tüketiciler neye ihtiyaç duyar?” sorusunu yanıtlayın.
Devamı >>Jared Diamond ve Inovasyon Üzerine
Dün bir arkadaşım Jared Diamond’ın Tüfek, Mikrop ve Çelik isimli kitabını hediye etti. Jared Diamond’ı merak edip biraz araştırdığımda muazzam bir insanla tanıştığımı farkettim.
Prof. Diamond’un New York’da yaptığı bir konuşmasında şöyle bir bölüm var:
“Yalnız, kendi haline bırakılmış toplumların hikayeleri, insan gruplarının büyüklüğü ile inovasyon yada yaratıcılık arasında bulunan 2 genel prensibi göstermekte. İlki, yalnızlaşmamış her hangi bir toplumda, inovasyon toplumun içinden değil, toplumun dışından ortaya çıkmakta. İkincisi, her toplumda ekonomik getirisi olmayan modalar gelir geçer. Toplumlar ya karlı olmayan uygulamaları tercih ediyor ya da her nedense karlı olan uygulamalardan vazgeçiyor. Genelde karlı olmayan modalardan, komşu ülkeler sizden daha iyisini yaptıysa, vazgeçiliyor ya da er geç bir yerlerde hata yaptığınızı anlıyorsunuz. Kısaca, birbiriyle iletişim halinde olan toplumlar arasındaki rekabet, yeni teknolojilerin yaratılmasını ve bu teknolojilerin devamlılığının sağlanmasının sebebidir. Sadece ve sadece yalnız hareket eden, rekabetten uzak toplumlarda, bu geçici heveslerle yapılan işlerin ve değerli teknolojilerin yok olmasına sebep olduğunu görüyoruz. Tarihten çıkarttığım derslerden biri dolayısıyla budur. İnovasyonu körükleyen toplumlar arası rekabettir. “
Prof. Diamond’un dediği gibi gelişmeyi sağlayan toplumlar arası etkileşimse, daha çok dolaşmalı, daha fazla dil öğrenmeli, daha fazla farklı kültür ve toplumlarla birlikte düşünmeyi, çalışmayı, eğlenmeyi öğrenmeliyiz.
- CEO (1)
- CV (28)
- Değişim (94)
- Eğitim (61)
- Favoriler (8)
- Finansal Kazanç (6)
- Girişimcilik (29)
- Iletişim (54)
- Inovasyon (9)
- Iş arama (60)
- Iş görüşmesi (31)
- Kadın (3)
- Kariyer (175)
- Liderlik (30)
- Maaş (9)
- Marka (1)
- Network (10)
- Öğrenci (17)
- Önyazı (3)
- Pazarlama (15)
- Pazarlık (2)
- Popüler Yazılar (7)
- Psikoloji (66)
- Sosyal Medya (28)
- Staj (5)
- Strateji (9)
- Teknoloji (3)
- Üniversite (26)
- Y ve X kuşağı (3)
- Yaratıcılık (23)
- Yetenek (23)
- Yönetim (110)
- Gelişebilmek İçin Bırakıp Gidebilmek Üzerine…
- Üst Düzey Yöneticiler İş Arıyor
- Kişilik Testi Yapmadan İşe Almak Pek Demode Oldu
- Kariyerinizde Yükseldikçe, İş Aramak Daha Fazla Planlama Gerektirir
- İş Görüşmesine Çağrılmıyorsanız, Kötü bir CV’niz olduğundandır.
- Boş CV yollamadım. Neden kimse aramıyor ki?
- Telefonda İş Görüşmesi Daha Güçlü Bir İletişim Kurmanızı Gerektirir
- Vurucu bir Önyazı, Karar Sürecini Etkiler
- Itibar Etmediğimiz Meslekler Hayat Değiştiriyor
- Aradığını Bulmak mı yoksa Pes Etmek mi?
- Girişimci İnsanı Girişimci Yapan Sebepler
- Girisimciler Icimizdeki Vizyon Sahibi Kisilerdir
- Kariyer Yapmanın Bir Diğer Yolu: Girişimcilik
- Girişimci Ruhunuz Varsa, Bunu Izleyin
- Büyük Başarılar Küçük Adımlarla Başlar
- Özgürlük, Sorumluluk Taşıyabilmektir.
- Daha Başarılı Olmak İçin, Mutluluk Eşiğinizi Artırın.
- Fark Yaratmak, Hislerinize Kulak Vererek Adım Atmaktır
- Olgunlaşmak, Mental Bir Disiplin Gerektirir.
- Pozitif Psikoloji Ne Değildir?
- Şu Yetenek Dediğimiz, Bulunmaz Hint Kumaşı mıdır?
- İşten Çıkarılmak, Kariyerinizi Sekteye Uğratıyor mu?
- Bizdeki Y Jenerasyonu Duyduğunuz, Bildiğinizden Farklı Olursa





