Neden Ben?

değişim, psikoloji 3 Comments »

Zor dönemlerden geçerken sorar mısınız “Neden Ben?” diye…

İş arama süreciniz uzadığında, umutlar kırıldığında, bu gidişle kariyerim ne olacak diye sorgulandığında, birliktelikler yok olduğunda, “Neden Ben?” dermisiniz ara ara?

Diyorsanız, benim cevabım, çünkü yaşanması gerektiği içindir aslında…

Siz bakmayın ortalıkta dolaşan “mutluluk” saçan ve her daim mutlu mesutmuş gibi duranlara… Facebook’da gidilen yerlerin gülen fotoğrafları, twitter’da yenen pastaların duyruları, web’de huzur saçan iyilik perilerinin lafları aldatmasın sizleri. Bunlara bakıp da hayatlar hep böyle geçiyor sanmayın. Hayatta hep pozitif duygular yaşanması gerektiği gibi bir yanılgıya kapılıyorsanız, bilin ki bu istek insan doğasıyla uyumlu değil. Uyumlu olan, yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi kabul etmek ve aynı zamanda onlarla nasıl başa çıkmanız gerektiği konusuna el atmak.

Fotoğraflarımızda mutlu anlarımızı karelere koyarız. Koyarız ki, bir kaç hafta sonra oldu ki üzüldük ve süzüldük, bakıp mutlu olduğumuz anları hatırlayarak bilincimizi kontrolde tutalım. Ağlarken, kızgınken, kendinden geçmişken fotoğraflarımızı ne çekmek ne de herkesin göreceği şekilde sosyal medya ortamlarına atmayı tercih etmiyoruz gibi duruyor. Ben pek denk gelmiyorum, ya siz? Dolayısıyla, kendi durumunuzla diğerlerinin durumunu karşılaştırma gibi bir ruh haline girerseniz, yaptığınız karşılaştırmanın tüm gerçeği yansıtmama ihtimali olduğunu hatırlayın.

Hayat hikayelerimizi bile başarılı olduktan sonra yeniden yazıyoruz. Sonradan dönüp olaya bakan gözlerle anlatırız olanları. Içinden geçilen zorlu zamanları en hafif haliyle hatırlamayı tercih eder beynimiz…ki böylece tekrardan kendimizi toparlayabilelim.

“Neden Ben?” diye soruyorsanız, sorunuzu değiştirerek sormanızı öneririm. Sizi harekete geçirecek, bugünkü beni yarın olmasını istediğiniz “Ben”e yaklaştıracak şekilde…Deneyin derim.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Sezgi ve Mantık Ikilemi

değişim, eğitim, psikoloji, yetenek 14 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

Hayatta karşılaştığımız kimi sorunlara çözüm ararken, sorunun önemi ve karmaşıklığı oranında kılı kırk yardığımız, günlerce sağa sola danıştığımız, tasarımlar, planlar yaptığımız ve buna rağmen istediğimiz neticeyi alamadığımız olmuştur.

Türlü çeşitli mantıklar geliştirerek, olabildiğince “rasyonel” olmak gereğine inandığımız çözüm üretme/arama süreci esnasında, çoğunukla “içimizdeki bir ses”in de bize eşlik ettiğine tanık oluruz. Ancak akılcılığın ve mantığın bir önyargı şeklinde itibar gördüğü “Aydınlanma Çağı”nın ve modernizmin değerleriye yetişmiş birey, bu “içinden gelen ses”e itibar etmeyi çoğunlukla bir gurur meselesi olarak algılar ve ondan kaçınmaya çalışır.

Henüz açıkça tanımlanamadığını varsaydığımız ve o nedenle pek itibar etmediğimiz “içimizden gelen ses”, arzu edilmeyen bir sonuçtan sonra “keşke o sesi dinleseydim” türü yakınmalarımıza da konu olur. Ancak akıl ve mantıkla kutsanmış modern zamanlarda, bu iki unsuru esas almayan davranışların “duygusallık” genellemesiyle itham edilmesi, bizi bir sonraki benzer süreçlerde de ikircikli kılar.

“Duygusal” davranmayı gururuna yedirememek, modern insanın başlıca açmazlarından birisidir. Oysa duyu (impression), duygu (sentiment) ve sezgi (intuition) gibi yetilerden kaynaklanan veriler olmaksızın, aklın ve mantığın olgunlaşması, etkinlik göstermesi zaten mümkün değildir.

Bu yetiler arasında, insana ayrıcalıklı bir bilgi türü sunan sezginin önemi üzerinde durmak gerekiyor:

“Bilginin iki şekli vardır: bilgi ya sezgi bilgisidir veya mantık bilgisidir: ya fantaziden doğan bilgidir veya zihinden; ya bireysel olanın bilgisidir veya tümel olanın; ya tek tek nesnelerin bilgisidir veya onların birbirleriyle olan ilgilerinin bilgisidir; bilgi, bütünüyle ya imgeleri veya kavramları meydana getirir.”

Aslında üzerinde fazlaca düşünmesek, itiraf etmesek bile, basit gündelik hayatımız, “içimizdeki ses” yani sezgi bilgisi tarafından yönetilir.

İnsanın tek tek nesnelerle, tek tek insanlarla, tekil olgu ve olaylarla ilgi içinde edindiği deneyimler, genel bir imge ve tasavvur dünyası oluşturur. Evden alışveriş için pazara gidinceye dek geçen süre içinde, onlarca şey düşünürüz. Ancak eve döndüğümüzde düşündüklerimizi alt alta yazmayı deneyelim, belli başlı birkaç şey dışında hiçbir şey hatırlamadığımızı veya hatırladıklarımızı kolay kolay yazıya dökemediğimizi, ifade etmekte güçlük çektiğimizi göreceğiz. Oysa bu süreç boyunca zihnimizin bir takım şeylerle meşgul olduğuna kuşku yoktur. Fakat bu alışıldık, basit ve olağan süreç boyunca, zihnimizi kimi mantıki ve kavramsal unsurların yanısıra, ağırlıklı olarak meşgul eden ve eylemimizi asıl yöneten başka bir takım unsurlardan söz etmek gerekir.

İşte kendi halindeki gündelik olağan eylemimizi yöneten, yönlendiren ve ifade etmekte güçlük çektiğimiz bu unsurlar, sezgi bilgisinin sunduğu genel ve kapsayıcı imgelerdir.

Sağır ve dilsizlerin nasıl düşündükleri üzerine ünlü bir polemikten yola çıkarak, insanın sadece dilde ve sözcüklerde ifade bulan kavramlarla değil, aynı zamanda imgelerle düşündüğünü söyleyebiliyoruz. Demek ki, mantığın verisi olan kavramların yanısıra, sezginin eseri olan imgeler de, düşüncenin unsurları arasında yer alıyorlar. Ancak imgeleri ifadeye dönüştürülebilmek, kavramları ifade etmekten daha zordur ve yine sezgisel bakımdan ayrıcalıklı bir yetenek gerektirir.

Biz sayısız kez pazara gidebiliriz, ancak bir “pazar yeri” imgesini ifade edebilmenin zorluğunu ayrımsamak için Bernardo Belotto’nun, “Pirna’da Pazar Meydanı” tablosuna göz atmamız yeterlidir. Benzer bir pazar yeri imgesini yazıyla ifade etmek, tezgâhlardaki çeşitli meyve ve sebzelerin kokusunu, insanların koşuşturmasını, kalabalığın, başka hiçbir gürültüye benzeterek tarif edilmesi mümkün olmayan uğutulsunu yazıya dökmek çok daha zordur.

Oysa, söz konusu olan yıllardan beri bildiğiniz, tanıdığınız sıradan bir pazar yeridir.

Ama bu bilme ve tanıma sezgisel-imgesel bir tanımadır ve olağan sıradan eylemimiz bu sezgisel-imgesel bilgi tarafından yönetilmektedir.

Aynı şekilde: pratikte boş bir kovayı kuyuya indirip, su doldurduktan sonra yukarı çekmeniz birkaç dakikanızı alır. Böylesi bir eylemin pratikte size çok basit gelmesini sağlayan, eyleminizi yöneten sezgi bilgisinin sunduğu imgenin gücüdür. Binlerce yıllık “kuyudan su çeken insan imgesi.” Bu imgenin gücünü ve bildirdiği bilginin kapsamını anlamak için, çıkrığın gıcırtısından, kuyunun ağzında ve ipin ucunda yerçekimine karşı salınan kovadan başlayarak, söz konusu eylemi iki sayfa A4 olarak yazmayı deneyebilirsiniz.

Demek ki, sezginin sunduğu imgesel bilgi sayesinde, gündelik olağan hayatı kolayca sürdürmemiz onun basitliğini değil, bilakis olağanüstü gücünü gösteriyor.

Eğer bu bilgi hakikaten basit bir bilgi olsaydı kolayca ifade edebilebilirdi. İşte yine bu nedenle, hayatımızın en basit ve en olağan gibi görünen ilgileri, ifade edilmesi en zor olan ilgilerdir.

Bu ilgiler sadece bizimle nesneler bakımından değil, bizimle öteki insanlar bakımından da benzer özellikler gösterir. Örneğin, iş yerinde, komşuluk veya arkadaşlık ilişkilerinde, muhatabınızın sizi rahatsız eden gündelik davranışlarını, ona basit bir kaç cümle ve davranış taklidiyle, neşe ve sezgisel samimiyet içinde ifade etmek varken, en mantıklı çözümü aramak gerekçesiyle, aylarca karın ağrısı çektiğiniz halde, tek bir cümle edemeden, bu duruma katlanmak zorunda kalabilir ya da “mantık”a rağmen, tam tersi umulmadık çatışmalara yol açabilirsiniz.

Sezgisel olarak edinilen bir dış etkiyi, mantıksal olarak açıklamak ve gerekçelendirmek mümkün olmadığı için, retorik, psiko-drama, autogenes training gibi, sonuçta ilişki biçimlerinde sezgisel ifadeyi güçlendirmeye yarayan tekniklere ve bunların eğitimine gerek duyulmaktadır.

Modernizmin, sezgi bilgisini gündelik hayat ve insan ilişkilerinde teorik olarak görmezden gelmesi nedeniyle ortaya çıkan olumsuzluklar, yine modernizm tarafından “hasarın giderilmesini” amaçlayan kârlı bir endüstriye dönüştürülmüştür. Böylece, aslında her insanda doğal olarak ve doğuştan mevcut yetenekler, önce insana unutturulmakta, sonra para karşılığı çeşitli eğitimlerle yeniden kazandırılmaktadır.

Oysa, Fidel hangi liderlik kursuna katılarak Fidel olmuştur?

Ya da Scott Fitzgerald örnek yaşam kalitesinin sırlarını keşfederken hangi “coach”a danışştır?

Aslında sezgi bilgisinin gündelik yaşam pratiğinde son derece geniş bir kabul gördüğüne kuşku yoktur, fakat bunu söylem alanına taşınması gerekiyor. Çünkü: “Çok eski ve herkes tarafından itirazsız olarak kabul edien bir zihin bilgisi bilimi vardır: mantık. Fakat sezgi bilgisi bilimini hemen hemen kimse hoş görmez veya yalnızca pek az kişi tereddüt ederek ona karşı hoş görürdür. Mantık bigisi aslan payını almıştır; [...]

O nedenle, bize sorulduğunda, çocuk yetiştirmekten, alışveriş kültürüne, iş yaşamından, arkadaşlık ilişkilerine dek, çoğumuzun, makul, mantıklı ve “rasyonel” bir yaşam peşinde olduğumuzu vurgulamamız, gönüllü bir yanılgının ifadesidir.

Gönüllü olarak bu yanılgıyı kabullenmenin altında, hayatımızı akıl ve mantık ötesinde bir bilginin yönlendirdiğini itiraf etmenin, sanki başkalarında güven kaybına yol açacağı kaygısı yatmaktadır.

Oysa en başarılı politikacıların, politikanın bir mantık bilimi şeklinde öğretildiği siyasal bilgiler fakültelerinden yetişmediğini, en başarılı tüccarların, yine ticaretin mantık bilimi kapsamında bir bilim olarak öğretildiği akademilerden mezun olmadığını gösteren sayısız örnek, bize sezginin gücünü kanıtlamaktadır. Çünkü hayatın bu ve bir çok alanında “içindeki sesi” dinleyenler, okullarda, kurslarda öğrendikleri mantıklı şeylere kulak verenlerden daha fazla şey becermişlerdir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Hayat Bir Yolculuk

değişim, iletişim, kadın, psikoloji 6 Comments »

Seoul’a bir iş gezisi için gittiğimde, şehri pek de tanımıyordum. Elime, okumaktan pek de anlamadığım haritayı alıp, yollara koyuldum. Zamanım fazla olmadığından, Marriott’a bavullarımı bırakıp, şehre attım kendimi.

Metro’ya geldiğimde hangi yöne gideceğimi bulmak için haritamı açtığımda, etrafımda nereden ve nasıl çıktıklarını anlamadığım bir dolu Koreli vardı.

‘Nereye gideceksiniz?’

Gideceğim yere rahatça ulaşabilmem için yardım etmeye çalışan Koreliler çok hoştu… Bir müddet sadece etrafımdaki insanlara bakarak güldüm. Size iyi bir deneyim yaşatmak isteyen bu insanlar biraz Türklere benziyordu. Hep bir ağızdan bana tarif veriyorlardı. İçlerinden biri gideceğim yere kadar gelmekte ısrarcı oldu.

‘Gerçekten gerek yok. Ben kendim gidebilirim.’

‘Hayır. Hayır. Ben sizi götürebilirim. Sorun değil.’

‘Anlıyorum ama önemli değil. Şehirlerde kaybolmaktan hoşlanırım. Pek zor bir tren sistemine de benzemiyor zaten.’

‘Lütfen, sizi durağınızda indirmek için yardımcı olmam sorun değil.’

15 dakikalık bir tren yolculuğu arkasında trenden indim ve Koreli yoluna devam etti. Metrodan çıktım ve nerede olduğumu anlamak için tekrardan haritayı açtım.

‘Merhaba. Yardım edeyim?’

Dediğimi dinleyeceğini tahmin etmediğimden, yardımcı olmasına izin verdim. Benimle bir müddet yürüdü.

’Akşam ne yapıyorsun?’

‘Emin değilim.’

‘Geleneksel Kore tatlarını denemek ister misin?’

‘Cazip bir teklif.’

‘Saat 7.30 da seni almaya gelirim.’

Yull, ince yapılı, siyah omuzlarına kadar saçları olan genç bir Koreliydi. Evli ve bir çocuklu genç çalışan annelerdendi. Hayatı büyük bir değişim içine girmişti. Çocuk için kariyerinden vazgeçmiş, kocasının onu aldatmasıyla devam eden süreçte hayatını tamamen sorgulamaya başlamıştı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemiyordu.

‘Başka bir kadınla olan ilişkisini bildiğimi öğrendi.’

‘Aman Tanrım!’

‘Beni sevdiğini söylüyor. O kadının geçici bir heves olduğuna ikna ediyor beni.’

‘Sen ne düşünüyorsun?’

İkinci kadınlar her zaman geçici bir heves erkekler için. Bu kadının da öyle olduğuna eminim. Ama bu çektiğim acıyı dindirmeye yetmiyor. Kocamı seviyorum.’

‘Peki ya kariyerin?’

‘Çocuğum var. Onun da bir babaya ihtiyacı… Ailemi ayakta tutmak daha öncelikli.’

‘Ya kocanın aileyi ayakta tutmakta ki rolü? Ailesini ayakta tutmak için kariyerinden ödün vermek zorunda kalmamış. Üstelik başka bir kadınla seni aldatmayı da göze almış.’

Yull dinine bağlı, toplum baskısını da üzerinde fazlasıyla hisseden Koreli genç bir kadın. Eşinden ayrılmak toplumda değerini yitirmek gibiydi. Ailesi öncelikliydi ve tekrardan bir araya getirebileceğine inanıyordu.

‘Nasıl yapacaksın bunu?’

Aradan birkaç yıl geçti. Yull ve ailesi, eşinin işi dolayısıyla Silicon Valley’e taşındı. Yull düzenli olarak kiliseye gidiyor ve çocuğuna iyi bir aile hayatı sağlamak için her sabah kalktığında ona güç vermesi için Tanrıya yalvarıyordu.

‘Mutluyum burada.’

‘Mutluluk veren ne?’

‘Dua ediyorum her gün. Bu bana huzur veriyor. Çocuğumla istediğim gibi hayat yaşayabiliyorum. Üstelik kocamla ilişkimde düzeldi. Bizlerle vakit geçiriyor, bizi önemsiyor. Sevgime sevgiyle cevap veriyor. Benim için önemli olan da buydu.’

Hata yapmaktan korkmadan hayatta adım atabilmek, cesaret istiyor. Toplumla birlikte yaşamayı başarmak ama toplumun zincirlerine takılı kalmayacak kadar özgür olabilmek…

Hayatta karşımıza çıkan engelleri aşmak inanç ve güç gerektiriyor. Hata yapanları içimizden atmaktansa, istediğimiz gelecek uğruna fedakârlık yapmak büyük yürek istiyor.

Hayat, yaptığımız seçimlerden ibaret. Önceliklerimizin ne olduğunu biliyorsak, seçimlerimiz bazen daha da kolaylaşıyor. Artık herkes her şeyi aynı zamanda istiyor. Oysa hayat bazen istediklerimizi sırayla veriyor.

‘The Last Kiss’ isimli filmin bir sahnesindeyse şöyle bir diyalog geçiyordu: Evli bir adam, yeni çocuğu doğacak karısını aldatır. Kız babasının evine döner, kocası eşini geri alabilmek için dört döner. Adam, eşinin psikolog olan babasına sorar:

‘Karımı geri istiyorum. Hata yaptım, evet. Ama sen 30 yıllık evliliğinde hiçbir hata yapmadın mı? İstemeden bir kazaya kurban gitmedin mi?

Baba soğuk ve sert ifadeyle adama sessiz bir bakış atar. Babanın karısına hayatı boyunca sadık olan bir eş olduğunu fark ettiğinde, ne diyeceğini bilemez.

‘Ama ben kızınızı çok seviyorum.’

‘Bak evlat. Dünyada birbirini sevdiğini söyleyen bir dolu insan var. Yıllar içinde beni sevdiğim insandan ayırmaya çalışan, baştan çıkartmak için uğraşan bir dolu kadın tanıdım. Karımı sevdiğimi ben biliyorum. Ama evlendiğim kadının da hayatımın tek kadını olduğunu hissetmesi, benim nasıl davrandığımla ilgilidir.’

Nerede hata yapmamamız gerektiğini ve nerede hata yapma cesaretini göstermemiz gerektiğini ayırt edebilmek, hatalarımızın bize ögrettiklerinin daha güçlü gelecekler yaratmasına izin verebilmemiz dileğiyle…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Kişilik Testi Yapmadan İşe Almak Pek Demode Oldu

iş arama, psikoloji 13 Comments »

Geçenlerde katıldığım bir toplantıda, bir IK müdürü “Içinde insan kelimesi geçen tek birim Insan Kaynaklarıdır. Sorumluluğumuz yüksektir” diyordu. Ilginç olan, insanla ilgilenmekten ziyade, sistem kurmayı insan kaynağı fonksiyonu olarak gören bu ortamda olmak benim için göz açıcı bir deneyimdi. Bir dolu insan kaynakları yöneticisi hep birşeylere çözüm arıyordu, ama birbiriyle ilgilenmiyordu fazla. Hedefleri insan kaynakları biriminin ne iş yaptığını anlamaktı. Hedefe pek odaklıydılar, o sebeple, odadaki diğer insanları gerçekten tanımakla ilgilenecek vakitleri de dolayısıyla yoktu. Şirket çalışanları da belki bu sebeple Insan Kaynakları departmanlarından pek hoşlanmıyor olabilirler mi? 

Türkiye’de şirketler insan kaynakları fonksiyonunun ne olduğunu nasıl işlediğini anlamaya çalışırken, işe alımlarda da bir test modası aldı başını gidiyor. Kişilik testleri çok popüler! Fiyatlarına bakılacak olursa, bir dolu kişilik testi pazarlayan danışmanlık şirketinin ortalıkta dolaşmasına şaşmamak gerek

Ne var ki, şirkete yeni girenler bu testlere tabi tutuluyorlar, onca yıl şirkete test yapılmadan girenler ne durumdalar acaba diye düşünüyor insan? Test almadan işe girenlerin kişilikleri uygun mudur dersiniz bulundukları pozisyonlara? Uygunsa, belki şirketler test yapmadan da doğru insan seçmeyi becerebiliyorlardır? Eski çalışanlara test yaptırmak pahalıya geliyor olduğundan, bu girişim pek mantıklı olmuyor elbette. Peki testlerin işe yarar olduğunu nasıl ispatlıyorlar? Yani, test yapmadan işe alma ile test ile işe alma arasında ki farkı nasıl belirliyorlar? Belirlemiyorlar elbette, testler birazcık da hafif suç savma mekanizması olarak kullanılıyor.

Kişilik testleri bana kalırsa zevkli ve adaylar bu testlere tabi tutuluyorsa kendilerini şanslı hissetmeliler. Ancak şirketler bu testlerin sonuçlarını tüm adaylarla paylaşmalı. Test yapan şirketlerin bu şekilde profil datası topluyor olmasının bir bedeli olmalı ve ayrıca bu test yaptırmaya layık gördüğünüz adaya karşı da bir sorumluluktur. Eğer, bu tip testlere tabi tutuluyorsanız, şirketlerden sonuçları sizlerele paylaşacaklarına dair söz alın. Madem sizi tanımak istiyorlar, siz de 3-5 saatinizi verdiğinize göre bu en doğal hakkınız olmalı.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Algılarını Herşeyin Üstünde Tutanlara

değişim, eğitim, iletişim, psikoloji 4 Comments »

“Algı herşeydir. Algı gerçekliktir.” Reklamlarda bize empoze edilen “doğru” bu yönde.

“Algılar önemlidir” yerine algılarımızı herşeyin üzerinde tutmaya alışğımızda bazen ortaya kaos çıkıyor. “Ben öyle algılıyorsam, öyledir. Öyleyse, değişmesi gereken sensin, ben değil!” Bu mantıkla işin içinden çıkmak rahat olduğundan ve sorumluluğu tamamen karşı tarafa attığından, tercih edilmesinin sebeplerinden birini de teşkil ediyor mudur acaba?

Algılar önemlidir. Ancak, kendimizi ve olayları doğru sorgulamadan algılarımıza inanmayı ve ona göre hareket tarzımızı seçmeyi öğrendiysek, gelişmenin de kısıtlı düzeyde olacağını söyleyebilir miyiz?

Emre Konuk algılarımızı nasıl sorgulayabileceğimiz konusunda çok güzel bir açıklama yapmış. Konuk, nedensel mantık ile ilgili 3 garip durumdan bahsediyor. Bunlardan ilki, insanların nedenden sonuca gitme eğilimi. Diğer ikisi ise, daha çok olayın duygusal boyutundan kaynaklanan çarpıtmalar olduğunu söylüyor. 

İş ortamlarında takım oyunu dediğiniz durum bazen aynı bölümün çalışanları ile diğer bölümün çalışanlarına karşı oynanır. Bir bölümün takımından birileri yanlış yapsa da hatalı olsa da, objektif düşünme ve davranma yerine, karşı takım elemanları hedef alındığından, takım ya da kişi çıkarları ön planda olduğundan, yanlış olanı seçme ve savunma eğilimi artabiliyor. Konuk şöyle bir örnek veriyor:

“ Bir kişi direkt olarak bize zarar veriyorsa, bir arkadaşımıza zarar verdiği duruma göre onu daha çok sorumlu tutarız. Veya bir arkadaşımıza zarar veriyorsa, bir yabancıya zarar verdiği duruma göre, o kişiyi daha fazla suçlarız gibi. Yani verilen zarar bize ne kadar yakınsa, bunu yapan kişiyi sorumlu tutma eğilimimiz o kadar artar. Yani sonucun duygusal önemi, olayın nedensellik bağını bizim için o kadar kuvvetlendirir.”

Algılar önemlidir. Ne var ki, algılarımızın doğruluğunu sorgulamadan hareket etmek, hem takıma hem de kendinize zarar verir. Sorgulanmadan, yüzeysel algılarla hareket etmeye güzel bir örnek Susan Boyle ve onu değerlendiren jüri/izleyici. Iyi seyirler…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Bizdeki Y Jenerasyonu Duyduğunuz, Bildiğinizden Farklı Olursa

Teknoloji, değişim, eğitim, iletişim, psikoloji, yönetim 31 Comments »

Türkiye’deki 20’likleri Batı’nın 20’likleriyle, yani Y Jenerasyonu ile aynı küfeye koymak ne kadar doğru bilemiyorum. Yaklaşık 3000 kişi arasında yaptığım amatörce bir çalışma, Türkiye’deki Y kuşağı gençliğinin gelişen internet teknolojilerinin farkında olmadığını, bundan da öte basit bilgisayar programlarını kullanma konusunda dahi temel bilgiye sahip olmadığını gösteriyor.

Bunun üzerine, geçen ay katıldığım bir e-tohum toplantısı bende şu düşünceyi doğurdu: Kişiyi doğduğu seneye bakarak kategorize etmek gerçekçi bir tanımlama olabilir mi? Baby boomer jenerasyonu içinde olan bir kısım, gelişen teknolojileri bir Y jenerasyonundan daha iyi takip edebiliyor. Heyecanı ve tutkusu çok daha yüksek olabiliyor. Etraftaki Y jenerasyonuna baktığımda, evet belli bir kitle yeniliklere açık, teknolojinin getirdiği hayat değişikliğini yaşayan, takip eden, gelişmelere yakın…Ama bir dolu Y jenerasyonu mensubu ise bu gelişmelerden tamamen bir haber. Blog nedir duymuş olan, ama ne olduğunu tam olarak da anlayamayan, nasıl çalıştığını dahi bilmeyen bir Y jenerasyonu da var ortalıkta. Hem de az buz sayılarda değil. Facebook haricinde sosyal medya araçları nedir tanımlayamayan ve başka bir aracı da kullanmayan bir Y jenerasyonu var Türkiye’de…

Gelişmeleri takip edebilmek bir yetenek olsa gerek. Tutku, ilgi, merak ve kişilik yapısıyla ilgili olsa gerek. X kuşağının nasıl gelişmelerden uzak bir dolu mensubu varsa, aynı zamanda gelişmelere açık, Y kuşağından daha iyi gelişmeleri takip edebilen, hatta gelişmelerin birebir içinde olan ve onu yaratan X kuşağı üyeleri de var.

Kuşakları genellemenin şirket içerisinde sorun yaratabilecek bir durum olduğuna inanıyorum. Y’li olup da Y’li gibi davranmayanları farkedebilmek önemli. X’li olup da X’li gibi davranmayan ve düşünmeyenleri farkedebilmek de önemli. Şirketlere verilen eğitimler, mutlaka şirket çalışanlarının resmi çıkartılarak ve genellemelerden uzak tasarlanmalı.

Bir önceki yazımda, yöneticilere öz eleştiri de bulunmalarını önermiştim. Dolayısıyla, bu durumda aynı şeyi y jenerasyonuna da önermek doğru olur.

Y jenerasyonu yöneticilerini beğenmiyor, kritik ediyor, daha fazlasını istiyor. Gerçi bu durum jenerasyon farkı gözetmeksizin sanki Türkiye’nin ortak sorunu. Kimse kimseyi pek beğenmeme hep kendini beğenme eğiliminde. Evet, bir genelleme bu söylem ve dolayısıyla istisnalar kaideyi de bozmaz. Ancak, yöneticilerin de sorumlulukları belli.  Yönetici olmaya çalışanların da sorumlulukları belli. Her 20’li yaşında olan, yeterli yetkinliği olmadıği halde yükselmek istiyor. MBA yaptı diye ünvanı artsın istiyor, Detaycı bir çalışan olmaktan kurtulamadığı halde yetki alanı genişletilsin istiyor. Sadece kendi konusunu görebildiği ve büyük resmi pek de anlamadığı halde yönetsin istiyor. Bilgili değil bilmiş olmayı marifet sanıyor. Dünyanın değişen iş yaşamı dengelerinden ve gelişmelerden bir haber olduğu halde, kendi kısıtlı konusu dışında birşey düşünemiyor.

Yöneticilerinden şikayetçi olan y jenerasyonunun dönüp kendi tutum ve davranışlarını gözden geçirmesi, belki de sorunun bir bölümünün kendisinde olduğunu görmesine yardımcı olur. Sonuçta, yöneticilerinden şikayet eden çalışanlar “managing up” dediğimiz, yöneticilerini yönetmeyi başaramayanlar aynı zamanda. Türkiye’de yöneticiyi yönetmenin en önemli yetkinliklerden biri olduğu anlayışına sahip kaç çalışan vardır acaba?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Düşündüklerime Saygı Duymak Zorundasın!

eğitim, psikoloji 12 Comments »

İş dünyasında, sosyal ortamlarda bir kez duyduklarımızı alıyor ve hemen uygular hale geliyoruz. Ya düşünmek ve sorgulamak?… Bir ara televizyon yarışma programlarında “halkım ne derse o olur” naraları atılırdı. Bir nevi aynalama metodu sanki, her çıkan aynı lafı ederdi…

Örneğin, beden dilinde konuşurken burnunu kaşımak yalan söylemek anlamına gelir denir. Bunu duyanlar, her burnunu kaşıyanı sanki yalan söylüyormuş gibi düşünürse, o zaman işler karışıyor tabii.

Toplumun her kademesinde rastladığım benzer bir durum var. Geçen hafta yapılan bir sohbette dinlediklerim, bu konuda düşüncelerimi yazmak istememe sebep oldu.

“Elbette efendim, o da sizin dünya görüşünüz. Saygı duyarım.” diyordu bir üst düzey profesyonel diğerine. Sohbetlerini dinlediğinizde, kişi bariz olarak karşisındaki kişinin düşüncelerini onaylamıyordu. Ama düşüncelerine saygı duyduğunu söylüyordu. Halbuki, savunmasını dinlediğimizde karşısındakinin düşüncelerini yanlış bulduğu ve dolayısıyla saygı duymadığı çok netti.

Neden inanmadığımız düşüncelere saygı duyduğumuzu söyleriz? Ben bunu garipsiyorum. İnanmadığımız, onaylamadığımız davranışlara saygı duymamak olağandır. Bu, o hareket ve düşünce tarzını benimsemediğimizi ve benimsemek istemediğimizi gösterir. Para çalıp sonradan parayı yerine koydunuz diye saygı duyulmayı beklemek ne kadar doğrudur? Bu düşünce tarzına saygı duymak mümkün müdür? Bana kalırsa, mümkün değil, ama yapılan hareketi affetmek mümkündür.

Birkaç hafta önce bir konuya yapılan online yorumlarda, yorumculardan biri ısrarla şöyle diyordu. “Söylediklerime, düşüncelerime, benim görüşlerime saygı duymalısınız. Ben sizinkilere saygı duyuyorum!”

Inanmadığımız görüşlere, düşüncelere, davranışlara saygı duymak zorunda değiliz. Böyle bir zorunluluk olduğunu sanmıyorum. Mümkün olduğunu da sanmıyorum, çünkü onaylamadığımız bir düşünce ve harekete saygı duymak zordur.

Her düşüncemize ve hareketimize herkesin saygı duymasını beklemek de kendimizi elde edemeyeceğimiz bir beklenti zincirine sokar. Aynı zamanda bu durum, gerektiğinde kendi düşünce ve davranışlarımızı geliştirmemize de engel teşkil edebilir.

Oysa, saygı göstermek zorunda olduğumuz, karşımızdakilerin duyguları yani hissettikleridir. Karşımızdaki kişinin duygularını onaylamadığımızda, sorunlar ve çatışmalar başlıyor. Hissetiklerimiz, bizim gerçeklerimizdir. Insanların duygularını eleştirdiğimizde, problemler su üstüne çıkıyor.  şünceler eleştirilebilir, tartışılabilir. Farklı fikirlere herkes saygı göstermek zorunda da değildir. Ama her insanın duygularına, konu hakkında hissettiklerine saygı göstermek bir zorunluluktur.

Aradaki farkı farkedebilmemiz dileğiyle…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Aday Aday Söyle Bana, Hangi Yönlerin Fena?

iş görüşmesi, psikoloji 12 Comments »

İş görüşmelerine gitmekten genelde kimse pek hoşlanmaz. Ağzında acı bir tad bırakan iş görüşmelerinin sayısı “Bu şirkette çalışmak mükemmel olsa gerek” dedirten iş görüşmeleri sayısından sanıyorum daha fazla.

Bu görüşmelerde hemen hemen herkesin sorması gerektiğini düşündüğü soruların başında da “geliştirmek istediğiniz yanlarınız nelerdir?” diye bir soru vardır. Yani tercümesi, zayıf yanlarınızın ne olduğudur.

Bir insana güçlü olduğu yanlarını sorduğunuzda, zayıf yanlarının neler olabileceğini tahmin etmeniz mümkündür, çünkü her gücün ittiği bir kutup vardır. Pozitif psikoloji akımı da bize güçlü yanlarımızı dikkate almamız gerektiğini öğütlüyor. Güçlü yanlarımızı bulup, bu yönleri geliştirmenin çok daha avantajlı olduğunu ispatlıyor. Bunun altında yatan temel neden zayıf yanları düzeltmenin inanılmaz bir enerji gerektirmesi ve bu alanda gelişmeye “istekli olmayı” istememizdir.  

Güçlü yanlarımızı keşfetmek bir anlamda kendimizi izlemek ve fark etmek demek. Bu farkındalığı yaratmada etkili olabilecek bir aracı University of Penn Profesörü ve pozitif psikoloji akımının öncüsü Martin Seligman’ın kurmuş olduğu Via Signature Strengths Questionnaire ile yaratabilirsiniz.

VIA Signature Strengths Questionnaire 6 meziyet (virtue) ve 24 güçlü karakter elementinden (character strengths) oluşuyor. Bu 6 meziyetse Knowledge (bilgi), Courage (cesaret), Humanity (insanlık), Justice (adalet), Temperance (ılımlılık),  Transcendence (üstesinden gelme) olarak tanımlanıyor.

Testin sonunda size güçlü yanlarınız ve bunların ne anlama geldiğinin de kısa bir tanımı veriliyor. Burada birçok test var ve birden fazla kere testleri alabilme imkanınız var. Böylece yıllara ve aylara göre kendinizi değerlendirebiliyorsunuz. Deneyin. Faydasını göreceksiniz.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Etkin Kişisel ve Kurumsal Yönetim, Başarının Temelidir

psikoloji, yönetim 8 Comments »

Biz pazarlama ve iletişim alanında görev yapan profesyoneller “algı yönetimi” söylemini çok severiz. “Algıyı iyi yönetmek için şöyle yapılmalı” yada “böyle yaparsan yanlış algılanırsın” tarzı düşüncenin çok önemli olduğuna inanırız. 

Algı yönetimine inanmayan bir profesyonel olarak, iletişim uzmanlarının ve yönetimlerin algı yönetimiyle ilgili konuşmalarından bazen bunaldığımı düşünüyorum. Akşam gazetesinde Ali Saydam’ın Dr. Kuşhan sağlık merkeziyle ilgili yazdığı yazı da bu duygumu geri getirdi.

Dr. Kuşhan, sahip olduğu yerin diyet merkezi değil dinlenme tesisi olduğunu mahkemeye söylemiş. Saydam’da “Oraya ‘zayıflama kliniği’ olarak giden onca kelli felli müşteri kendisini nasıl hissedecek acaba? Çevrelerine nasıl bir algı yayacaklar?.” diye soruyor.

Dr. Kuşhan’ın problemi “algıların ne yönde olacağını” kontrol etmek değil. Dr. Kuşhan şirketini doğru yönetseydi, kimin ne düşündüğüyle, kimin neyi nasıl algılayacağıyla kafa patlatmak zorunda kalmazdı. Zaten böyle bir endişesinin de olduğunu sanmıyorum. Dr. Kuşhan doğru ve dürüst yönetilmeyen bir işletmenin doğal sonuçlarını yaşıyor. Eğer şirketini iyi yönetseydi, bu sorunlar ortaya çıkmazdı. Sorun çıktığında doğru çaba gösterseydi, içinden çıkması daha kolay olurdu. Sorun çıktığında “acaba beni nasıl algılarlar” diye düşünerek hareket edilmez. Bireyler ve şirketler algıyı yönetmeye çalışmaktan vazgeçip, kendilerini doğru yönetmeye çabalamalılar. Algıyı yönetmek, inanılmaz insan üstü bir çaba ve enerji gerektirir. Bunun da ötesinde her insanın algısı farklıdır; aynı şeyleri duysalar ve görseler bile herkesin algısı farklıdır. Sonucu da kazanç değil kayıptır.

İş dünyasının “algıları değil kendini yönetmeyi” öğrenmesi gerekiyor. Algıları düzeltmek için hareket etmek yerine, nasıl bir insan yada iş yeri sahibi olmak istiyorsanız o doğrultuda hareket etmeyi tercih edin.

Algıyı yönetmeye çalışanlar, fikirleri ve insanları manupule ederler. Web 2.0’nun PR üzerine bir devrimi varsa, bu da şirketlerin ve yönetimlerin manupülasyon taktiklerinin paydaşlar tarafından gittikçe artan oranda reddedilmesidir. Bunun doğal sonucu olarak da kişinin kendini ve şirketini doğru ve etkin yönetmesi öncelikli olarak karşımıza çıkmakta.

Ilgili Diğer Makaleler:

Algılar Yönetilmez. Nokta.

Imajınızı Değil Kendinizi Yönetmeyi Deneyin. 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Youtube’un Kapanmasina Kizan Ama Kendi Korumaci Davranislarini Goremeyenler Arasindaki Muthis Benzerlik

psikoloji 18 Comments »

Blog dünyası her gün büyüyor. Insanların bilgi için başvurdukları en önemli mecralardan birinin blog olduğunu söylemek doğru olur sanırım.

Bilginin bu kadar ulaşabilir olduğu bir devirde, paylaşımın bu denli yoğun yaşandığı bir dönemde, kendini “gelişime ve değişime açık” olarak tanımlayan bizler gerçekten öyle miyiz acaba?

Youtube’un kapanmasına protestolar hala devam ediyor. Özellikle internet teknolojileriyle haşır neşir olanlar ve blog yazarları tarafından bu durum anlaşılmaz ve kabul edilemez bir konu olarak önümüze çıkıyor. Bir türlü mahkeme kararlarını anlayamıyoruz. Nasıl böyle bir devirde böyle bir korumacılık olabilir?

Şimdi size bir düşünce:

Blogunu yoruma açan bir blog yazarı neden yorumlarını modere etme ihtiyacı duyar? Yapılan yorumların kendi kontrolünde olmaması duygusu zayıf hissettirirken, kontrol altında tutabilmesi insanın egosunu okşuyor. Istemediği kişilerin yorumlarını kendi denetiminden geçirme kontrolüne sahip olduğu bilinci, gücünü hissedebilmesine izin veriyor. Yorumların neden modere edildikleri konusunda verilebilecek her tür dış etken sebebi biliyorum, ama göstermek istediğim sorunun dış etkenlerden kaynaklanmıyor olduğunu farketmenizdir.

Açık fikirli ve bilgi sahibi blogcuların blog yorumlarını denetleme güdüsüyle, youtube’u kapatma kararı alanlar arasında inanılmaz benzer psikolojik sebepler bulunuyor. Bir düşünün.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in