Sosyal Medya’da Görünürlük Istemek Dogal Olan.

değişim, psikoloji, sosyal medya 1 Comment »

kariyeryolculugu.com

Friendfeed’de bugün önüme hep Sosyal Medya ve bireylerin bu ortamlarda görünür olmaya olan merakının sorgulanır olması çıktı. Bir türlü akıl sır erdiremiyoruz. Sorup duruyoruz: nedir bu hayatımızın her anını tüm dünyaya açma merakı? Nerede bunun sınırı? Nasıl bu hale geldik? Yaz tatilimizi nerede geçirdiğimizden, şu dakikada kiminle yemek yiyor olduğumuza, düğün fotoğraflarımızdan, doğacak bebeğimizin karnımızdaki görüntülerine kadar…herşey sosyal medya ortamlarında.  Psikologlara soruyorlar, bu “teşhircilik mi?” diye… Gidiş nereye doğru diye…Bu ne anlmasızlıktır diye…

Her birey potansiyelini daha iyi kullanmak ve  yarattıklarının tanınmasını, alkışlanmasını, saygı duyulmasını arzuluyor.  Bu eskiden de farklı değildi.  Eldeki olanaklar neyse, o olanaklar kullanılarak bir çeşit “tanınır” olma arzusu hep vardı. Kimisi kendi çevresinde, kimisi kendi ülkesinde, kimisi dünya çapında… Kimisinde daha baskın, kimisinde daha az bu arzu.  Kimisiyse, zaten günü takip edemiyor, bu sebeple de bu sanal dünyada olanları pek anlamıyor. Ona korkmak düşüyor böylese, hem de hepimiz adına…

Karadeniz’de yaptığı icad için kimseye sesini duyuramayan amca, artık kendine bir platform buldu.

Nufusların arttığı dünyamızda, sanatçı olmak için şansı dönmeyen, torpili olmayan artık meşhur olmak için televizyona çıkmak zorunda değil.  Sosyal medya’da kendini tanıttıktan sonra TV onun peşinden geliyor …Oyku ve Berk örneğinde olduğu gibi…

Hayatta hepimiz bir şekilde görünür olmak istiyoruz.  Oyle cok istiyoruz ki, çocuklarımıza herşeyin en iyisi ve en mükemmelini vermek için çaba harcıyoruz.  Böylece gelecekte, onlar bizim olduğumuzdan ve diğerlerinden daha da “görünür” olsun diye…

Dozu kaçıran mı var? Olabilir, ama öğrenirler…

Bu kişileri anlamakta zorlanıyor musunuz? Ya siz bu mecraları tam olarak anlıyor musunuz? Yoksa, yüzeyde gördüklerinizle mi değerlendirme yapma eğilimindesiniz?

Tabi birde profesyoneller var: Kişisel Marka olmak için öğütler, seminerler verenler? Marka olmak görünürlüğün yüksek olmasını gerektirmez mi? öyleyse, aslında destekliyoruz bu olanları.

Görünür olmak insanın doğasında var.  Sosyal Mecraların yarattığı artıların, götürdüğü eksilerden fazla olduğunu düşünüyorum. Dünyanın kapılarını ardına kaldar aralamasından, yeni dostlar yaratmasından, yeteneklerin ortaya çıkmasını teşvik etmesine kadar.  Arada yok mu zararlı noktaları? Elbette var.  En azından bir nükleer bomba kadar, arabalarımızda harcadığımız benzin kadar,  buzdolabımızın yaktığı elektrik kadar, kullandığımız deodorantlar kadar bir zararı yok. Bir düşünün, bunların da hepsini yine “görünür” olmak için yapmıyor mu insanoğlu…


tango Al Pachino-scent of a woman


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Yaratıcılığın Temelinde Adaptasyon Yeteneği Yatıyor

kariyer, psikoloji, yaratıcılık 7 Comments »

Yaratıcılık dendiğinde içinden gelen ilhamla hareket eden bir grup insan algılanıyor ilk bakışta.  Sanki bu kişiler disiplinden uzak, kafasının dikine gitmeyi tercih eden, başına buyruk olmaktan hoşlanan, sıkıntıya pek gelemeyen bir topluluk gibi…

Oysa, yaratıcı bireyler, üstün adaptasyon yetenekleriyle biliniyorlar.  Psikologların yaptığı araştırmalarda yetenekli birey böyle tanımlanıyor. Ellerinde olan kaynaklarla, hedeflerine ulaşmayı başarabilen yetenekler onlar.

Girişimci kişiliklerde de aynı durum söz konusu.

Flow kitabıyla ve teorisiyle meşhur olan ünlü profesör Mihaly Csikszentmihalyi, yaratıcılık konusunda şunları diyor: ‘ Yaratıcı yanımızı ortaya çıkartmak, hayattan daha fazla zevk almamıza ve hayatı dolu dolu yaşıyor olduğumuz hissine sahip olmamıza neden oluyor.’

Yaratıcı olmak için sanatçı olmanız gerekmiyor: yaratıcılık onlara has bir durum değil. Hayatın her noktasında yaratıcı olabilirsiniz.  Yaratıcılığı körükleyen duygunun ‘tutku’ olduğuna inanıyorum.   Bu ne para tutkusu ne de başarı tutkusu… öncelikle yaptığınız işe ve alana olan tutkunuz.

Tutkulu insanlar disiplinli olmanın neden önemli olduğunun farkında.  Tutkulu insanlar çaba göstermeye devam ediyorlar zorluklar karşısında… Tutkulu insanlar yaratıcılıklarını doruğa çıkartabiliyorlar…Tutkulu insanlar, ortamlara ayak sağlayabiliyor, adaptasyonları kuvvetli oluyor çünkü bakış ve görüş açıları her daim geniş…

Sizi Mihayl C’nin harika bir konuşmasıyla başbaşa bırakıyorum.  Her ne kadar konuşma tarzı tutkulu durmasa da, o tutkusunu araştırmalarıyla bizlere veriyor. Hem Flow hem de Creativity isimli kitaplarını mutlaka okumanızı öneriyorum.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Bir İşi Sonuna Dek Götürecek Kadar Sebatkar Olmak

liderlik, psikoloji, strateji, yaratıcılık, yetenek 5 Comments »

Şans, iş dünyasının sevmediği ve tercih etmediği bir kelime.  Yine de ben şanslıyım ve şansa inanıyorum.  Her şansı kendimin yaratmadığını bilecek kadar hayatın akışına güveniyorum, akışa kapılmayacak kadar da işimi sansa bırakmadan hareket etmeye devam ediyorum. 

Türk, yabancı, Türkiye’nin ve Dünya’nın alanında başarılı iş insanlarında şunu dinliyor ve gözlemliyorum: onlar şansa inanıyorlar ve sebat ediyorlar.(bir işi sonuna kadar götürüyorlar.)

Başarma azminde olanlar, genelin kolay işlere koştuğu noktalarda, onlar herkesin korktuğu ve tercih etmediği işlere el atıyorlar.  Sonuna kadar o işin arkasından koşturuyorlar.  Engeller, zorluklar, inişli çıkışlı patikalar belki yoruluyorlar ama geri adım atmıyorlar.  Dirençliler; dirençleri kırıldığında bir iç motivasyon bulmayı beceriyorlar.

Nedenini bende bilmiyordum. Ta ki, Dr. Ben Dean’in bu yazısını okuyana kadar.

Sebatkar olan kişilere, yaptıkları işin zor olduğunu söylediğinizde, o işi başarmak için ısrarla çalışmaya devam ettiklerini bulmuşlar. Kolay olduğunu söylediğinizde, sebatkarlar daha kolay vazgeçebiliyorlarmış verilen işten. Sebebi ise ilginç: Kolay olan bir işte başarısız olmak yüz kızartıcıyken, herkesin zor kabul ettiği bir işte başarısız olmak yüzü pek de fazla kızartmıyormuş.

Zor işi başarmanın verdiği haz da elbette büyük oluyor.

Zor işleri başaranların iç dinamiklerinde yaşadıklarını dolayısıyla tahmin edebiliyorsunuzdur; ne var ki onların seçimi ortalama olmaktansa, büyük sularda dolaşmak oluyor.  Her iki seçimde de başarısız olma ihtimalini bilmelerine rağmen, riski kendilerini zorlayacak alanlarda kullanmayı tercih ediyorlar.

Janoff-Bulman & Brickman diyor ki ’bazı hedeflere ulaşılması mümkün değildir, bazı başarılar da kaçınılmazdır ve ikisi arasındaki farkı görebilmek, işte o bilgelik gerektirmektedir.’


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Pazarlamaya Aşık, Pazarlamasız Bir Dünya

değişim, pazarlama, psikoloji 3 Comments »

Hayatımın büyük bir çoğu pazarlama üzerine okuyarak ve çalışarak geçti.

Coğu pazarlama uygulamalarının benim kişisel değerlerimle pek de uyuşmadığımı farketmem, ilk defa Singapur’da çalıştığım yıllarda oldu. İngiliz bir arkadaşla sohbet ediyordum, insanların şu “pazarlama aşkına” tüm değerleri ayaklar altına nasıl alabildiklerine hayret ediyorduk.  (O dönemde Singapur’da ilginç kampanyalar vardı. Ornegin, daha akilli Singapur nesilleri yetişsin diye üniversite mezunlarının üniversite mezunlarıyla evlenmesi teşvik ediliyordu. )

Herşey başarılı bir kampanya hazırlamak içindi. Ne sattığın ve nasıl sattığını fazla düşünmeden, tek amacı satışları artırmak olan, ya da politik çıkarlara hizmet eden, bilinci sadece bilinçsiz salt başarıya odaklanmış bir grup insandı bu pazarlama profesyonelleri sanki.

Bazen bakıyorum hayatı pazarlama olan yatıp kalkıp pazarlama ve reklam kampanyaları rüyalarında gören, pazarlamadan başka bir şey düşünemediğini söyleyen pazarlama cadılarına… Obsesif bir ruh hali sanki… Etik çalışma prensipleri hakkında hiç kafa yoruluyor mu merak ediyorum bazen. Yoksa, onlar pazarlamanın etiği olmaz diyenlerden olabilir mi?

Bugün okuduğum bir yazı bana bu eski günleri hatırlattı.

Herşey başarı, doyumsuz bir tatmin duygusu, para ya da hırs için olduğunda zararı büyük oluyor. Düşünmek gerekiyor, yaratırken sorumluluk hissetmek gerekiyor. Su aşk hali zaten hafif delilik hali biliyorsunuz:) aşkınız yaratıcılığınızı körüklesin ve bir yandan da mantığınız başarı elde ederken bu dünyaya nasıl fayda sağladığınızı da düşündürtsün. Sorumluluk dediğimiz şey bireyde başlıyor. Yarınlara güzel bir dünya mı bırakmak istiyoruz? Bunun için kampanyaya gerek yok! Yeter ki her birimiz sorumlu bir dünya vatandaşı olduğumuzu hatırlayabilelim…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Neden Ben?

değişim, psikoloji 3 Comments »

Zor dönemlerden geçerken sorar mısınız “Neden Ben?” diye…

İş arama süreciniz uzadığında, umutlar kırıldığında, bu gidişle kariyerim ne olacak diye sorgulandığında, birliktelikler yok olduğunda, “Neden Ben?” dermisiniz ara ara?

Diyorsanız, benim cevabım, çünkü yaşanması gerektiği içindir aslında…

Siz bakmayın ortalıkta dolaşan “mutluluk” saçan ve her daim mutlu mesutmuş gibi duranlara… Facebook’da gidilen yerlerin gülen fotoğrafları, twitter’da yenen pastaların duyruları, web’de huzur saçan iyilik perilerinin lafları aldatmasın sizleri. Bunlara bakıp da hayatlar hep böyle geçiyor sanmayın. Hayatta hep pozitif duygular yaşanması gerektiği gibi bir yanılgıya kapılıyorsanız, bilin ki bu istek insan doğasıyla uyumlu değil. Uyumlu olan, yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi kabul etmek ve aynı zamanda onlarla nasıl başa çıkmanız gerektiği konusuna el atmak.

Fotoğraflarımızda mutlu anlarımızı karelere koyarız. Koyarız ki, bir kaç hafta sonra oldu ki üzüldük ve süzüldük, bakıp mutlu olduğumuz anları hatırlayarak bilincimizi kontrolde tutalım. Ağlarken, kızgınken, kendinden geçmişken fotoğraflarımızı ne çekmek ne de herkesin göreceği şekilde sosyal medya ortamlarına atmayı tercih etmiyoruz gibi duruyor. Ben pek denk gelmiyorum, ya siz? Dolayısıyla, kendi durumunuzla diğerlerinin durumunu karşılaştırma gibi bir ruh haline girerseniz, yaptığınız karşılaştırmanın tüm gerçeği yansıtmama ihtimali olduğunu hatırlayın.

Hayat hikayelerimizi bile başarılı olduktan sonra yeniden yazıyoruz. Sonradan dönüp olaya bakan gözlerle anlatırız olanları. Içinden geçilen zorlu zamanları en hafif haliyle hatırlamayı tercih eder beynimiz…ki böylece tekrardan kendimizi toparlayabilelim.

“Neden Ben?” diye soruyorsanız, sorunuzu değiştirerek sormanızı öneririm. Sizi harekete geçirecek, bugünkü beni yarın olmasını istediğiniz “Ben”e yaklaştıracak şekilde…Deneyin derim.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Sezgi ve Mantık Ikilemi

değişim, eğitim, psikoloji, yetenek 14 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

Hayatta karşılaştığımız kimi sorunlara çözüm ararken, sorunun önemi ve karmaşıklığı oranında kılı kırk yardığımız, günlerce sağa sola danıştığımız, tasarımlar, planlar yaptığımız ve buna rağmen istediğimiz neticeyi alamadığımız olmuştur.

Türlü çeşitli mantıklar geliştirerek, olabildiğince “rasyonel” olmak gereğine inandığımız çözüm üretme/arama süreci esnasında, çoğunukla “içimizdeki bir ses”in de bize eşlik ettiğine tanık oluruz. Ancak akılcılığın ve mantığın bir önyargı şeklinde itibar gördüğü “Aydınlanma Çağı”nın ve modernizmin değerleriye yetişmiş birey, bu “içinden gelen ses”e itibar etmeyi çoğunlukla bir gurur meselesi olarak algılar ve ondan kaçınmaya çalışır.

Henüz açıkça tanımlanamadığını varsaydığımız ve o nedenle pek itibar etmediğimiz “içimizden gelen ses”, arzu edilmeyen bir sonuçtan sonra “keşke o sesi dinleseydim” türü yakınmalarımıza da konu olur. Ancak akıl ve mantıkla kutsanmış modern zamanlarda, bu iki unsuru esas almayan davranışların “duygusallık” genellemesiyle itham edilmesi, bizi bir sonraki benzer süreçlerde de ikircikli kılar.

“Duygusal” davranmayı gururuna yedirememek, modern insanın başlıca açmazlarından birisidir. Oysa duyu (impression), duygu (sentiment) ve sezgi (intuition) gibi yetilerden kaynaklanan veriler olmaksızın, aklın ve mantığın olgunlaşması, etkinlik göstermesi zaten mümkün değildir.

Bu yetiler arasında, insana ayrıcalıklı bir bilgi türü sunan sezginin önemi üzerinde durmak gerekiyor:

“Bilginin iki şekli vardır: bilgi ya sezgi bilgisidir veya mantık bilgisidir: ya fantaziden doğan bilgidir veya zihinden; ya bireysel olanın bilgisidir veya tümel olanın; ya tek tek nesnelerin bilgisidir veya onların birbirleriyle olan ilgilerinin bilgisidir; bilgi, bütünüyle ya imgeleri veya kavramları meydana getirir.”

Aslında üzerinde fazlaca düşünmesek, itiraf etmesek bile, basit gündelik hayatımız, “içimizdeki ses” yani sezgi bilgisi tarafından yönetilir.

İnsanın tek tek nesnelerle, tek tek insanlarla, tekil olgu ve olaylarla ilgi içinde edindiği deneyimler, genel bir imge ve tasavvur dünyası oluşturur. Evden alışveriş için pazara gidinceye dek geçen süre içinde, onlarca şey düşünürüz. Ancak eve döndüğümüzde düşündüklerimizi alt alta yazmayı deneyelim, belli başlı birkaç şey dışında hiçbir şey hatırlamadığımızı veya hatırladıklarımızı kolay kolay yazıya dökemediğimizi, ifade etmekte güçlük çektiğimizi göreceğiz. Oysa bu süreç boyunca zihnimizin bir takım şeylerle meşgul olduğuna kuşku yoktur. Fakat bu alışıldık, basit ve olağan süreç boyunca, zihnimizi kimi mantıki ve kavramsal unsurların yanısıra, ağırlıklı olarak meşgul eden ve eylemimizi asıl yöneten başka bir takım unsurlardan söz etmek gerekir.

İşte kendi halindeki gündelik olağan eylemimizi yöneten, yönlendiren ve ifade etmekte güçlük çektiğimiz bu unsurlar, sezgi bilgisinin sunduğu genel ve kapsayıcı imgelerdir.

Sağır ve dilsizlerin nasıl düşündükleri üzerine ünlü bir polemikten yola çıkarak, insanın sadece dilde ve sözcüklerde ifade bulan kavramlarla değil, aynı zamanda imgelerle düşündüğünü söyleyebiliyoruz. Demek ki, mantığın verisi olan kavramların yanısıra, sezginin eseri olan imgeler de, düşüncenin unsurları arasında yer alıyorlar. Ancak imgeleri ifadeye dönüştürülebilmek, kavramları ifade etmekten daha zordur ve yine sezgisel bakımdan ayrıcalıklı bir yetenek gerektirir.

Biz sayısız kez pazara gidebiliriz, ancak bir “pazar yeri” imgesini ifade edebilmenin zorluğunu ayrımsamak için Bernardo Belotto’nun, “Pirna’da Pazar Meydanı” tablosuna göz atmamız yeterlidir. Benzer bir pazar yeri imgesini yazıyla ifade etmek, tezgâhlardaki çeşitli meyve ve sebzelerin kokusunu, insanların koşuşturmasını, kalabalığın, başka hiçbir gürültüye benzeterek tarif edilmesi mümkün olmayan uğutulsunu yazıya dökmek çok daha zordur.

Oysa, söz konusu olan yıllardan beri bildiğiniz, tanıdığınız sıradan bir pazar yeridir.

Ama bu bilme ve tanıma sezgisel-imgesel bir tanımadır ve olağan sıradan eylemimiz bu sezgisel-imgesel bilgi tarafından yönetilmektedir.

Aynı şekilde: pratikte boş bir kovayı kuyuya indirip, su doldurduktan sonra yukarı çekmeniz birkaç dakikanızı alır. Böylesi bir eylemin pratikte size çok basit gelmesini sağlayan, eyleminizi yöneten sezgi bilgisinin sunduğu imgenin gücüdür. Binlerce yıllık “kuyudan su çeken insan imgesi.” Bu imgenin gücünü ve bildirdiği bilginin kapsamını anlamak için, çıkrığın gıcırtısından, kuyunun ağzında ve ipin ucunda yerçekimine karşı salınan kovadan başlayarak, söz konusu eylemi iki sayfa A4 olarak yazmayı deneyebilirsiniz.

Demek ki, sezginin sunduğu imgesel bilgi sayesinde, gündelik olağan hayatı kolayca sürdürmemiz onun basitliğini değil, bilakis olağanüstü gücünü gösteriyor.

Eğer bu bilgi hakikaten basit bir bilgi olsaydı kolayca ifade edebilebilirdi. İşte yine bu nedenle, hayatımızın en basit ve en olağan gibi görünen ilgileri, ifade edilmesi en zor olan ilgilerdir.

Bu ilgiler sadece bizimle nesneler bakımından değil, bizimle öteki insanlar bakımından da benzer özellikler gösterir. Örneğin, iş yerinde, komşuluk veya arkadaşlık ilişkilerinde, muhatabınızın sizi rahatsız eden gündelik davranışlarını, ona basit bir kaç cümle ve davranış taklidiyle, neşe ve sezgisel samimiyet içinde ifade etmek varken, en mantıklı çözümü aramak gerekçesiyle, aylarca karın ağrısı çektiğiniz halde, tek bir cümle edemeden, bu duruma katlanmak zorunda kalabilir ya da “mantık”a rağmen, tam tersi umulmadık çatışmalara yol açabilirsiniz.

Sezgisel olarak edinilen bir dış etkiyi, mantıksal olarak açıklamak ve gerekçelendirmek mümkün olmadığı için, retorik, psiko-drama, autogenes training gibi, sonuçta ilişki biçimlerinde sezgisel ifadeyi güçlendirmeye yarayan tekniklere ve bunların eğitimine gerek duyulmaktadır.

Modernizmin, sezgi bilgisini gündelik hayat ve insan ilişkilerinde teorik olarak görmezden gelmesi nedeniyle ortaya çıkan olumsuzluklar, yine modernizm tarafından “hasarın giderilmesini” amaçlayan kârlı bir endüstriye dönüştürülmüştür. Böylece, aslında her insanda doğal olarak ve doğuştan mevcut yetenekler, önce insana unutturulmakta, sonra para karşılığı çeşitli eğitimlerle yeniden kazandırılmaktadır.

Oysa, Fidel hangi liderlik kursuna katılarak Fidel olmuştur?

Ya da Scott Fitzgerald örnek yaşam kalitesinin sırlarını keşfederken hangi “coach”a danışştır?

Aslında sezgi bilgisinin gündelik yaşam pratiğinde son derece geniş bir kabul gördüğüne kuşku yoktur, fakat bunu söylem alanına taşınması gerekiyor. Çünkü: “Çok eski ve herkes tarafından itirazsız olarak kabul edien bir zihin bilgisi bilimi vardır: mantık. Fakat sezgi bilgisi bilimini hemen hemen kimse hoş görmez veya yalnızca pek az kişi tereddüt ederek ona karşı hoş görürdür. Mantık bigisi aslan payını almıştır; [...]

O nedenle, bize sorulduğunda, çocuk yetiştirmekten, alışveriş kültürüne, iş yaşamından, arkadaşlık ilişkilerine dek, çoğumuzun, makul, mantıklı ve “rasyonel” bir yaşam peşinde olduğumuzu vurgulamamız, gönüllü bir yanılgının ifadesidir.

Gönüllü olarak bu yanılgıyı kabullenmenin altında, hayatımızı akıl ve mantık ötesinde bir bilginin yönlendirdiğini itiraf etmenin, sanki başkalarında güven kaybına yol açacağı kaygısı yatmaktadır.

Oysa en başarılı politikacıların, politikanın bir mantık bilimi şeklinde öğretildiği siyasal bilgiler fakültelerinden yetişmediğini, en başarılı tüccarların, yine ticaretin mantık bilimi kapsamında bir bilim olarak öğretildiği akademilerden mezun olmadığını gösteren sayısız örnek, bize sezginin gücünü kanıtlamaktadır. Çünkü hayatın bu ve bir çok alanında “içindeki sesi” dinleyenler, okullarda, kurslarda öğrendikleri mantıklı şeylere kulak verenlerden daha fazla şey becermişlerdir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Hayat Bir Yolculuk

değişim, iletişim, kadın, psikoloji 6 Comments »

Seoul’a bir iş gezisi için gittiğimde, şehri pek de tanımıyordum. Elime, okumaktan pek de anlamadığım haritayı alıp, yollara koyuldum. Zamanım fazla olmadığından, Marriott’a bavullarımı bırakıp, şehre attım kendimi.

Metro’ya geldiğimde hangi yöne gideceğimi bulmak için haritamı açtığımda, etrafımda nereden ve nasıl çıktıklarını anlamadığım bir dolu Koreli vardı.

‘Nereye gideceksiniz?’

Gideceğim yere rahatça ulaşabilmem için yardım etmeye çalışan Koreliler çok hoştu… Bir müddet sadece etrafımdaki insanlara bakarak güldüm. Size iyi bir deneyim yaşatmak isteyen bu insanlar biraz Türklere benziyordu. Hep bir ağızdan bana tarif veriyorlardı. İçlerinden biri gideceğim yere kadar gelmekte ısrarcı oldu.

‘Gerçekten gerek yok. Ben kendim gidebilirim.’

‘Hayır. Hayır. Ben sizi götürebilirim. Sorun değil.’

‘Anlıyorum ama önemli değil. Şehirlerde kaybolmaktan hoşlanırım. Pek zor bir tren sistemine de benzemiyor zaten.’

‘Lütfen, sizi durağınızda indirmek için yardımcı olmam sorun değil.’

15 dakikalık bir tren yolculuğu arkasında trenden indim ve Koreli yoluna devam etti. Metrodan çıktım ve nerede olduğumu anlamak için tekrardan haritayı açtım.

‘Merhaba. Yardım edeyim?’

Dediğimi dinleyeceğini tahmin etmediğimden, yardımcı olmasına izin verdim. Benimle bir müddet yürüdü.

’Akşam ne yapıyorsun?’

‘Emin değilim.’

‘Geleneksel Kore tatlarını denemek ister misin?’

‘Cazip bir teklif.’

‘Saat 7.30 da seni almaya gelirim.’

Yull, ince yapılı, siyah omuzlarına kadar saçları olan genç bir Koreliydi. Evli ve bir çocuklu genç çalışan annelerdendi. Hayatı büyük bir değişim içine girmişti. Çocuk için kariyerinden vazgeçmiş, kocasının onu aldatmasıyla devam eden süreçte hayatını tamamen sorgulamaya başlamıştı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemiyordu.

‘Başka bir kadınla olan ilişkisini bildiğimi öğrendi.’

‘Aman Tanrım!’

‘Beni sevdiğini söylüyor. O kadının geçici bir heves olduğuna ikna ediyor beni.’

‘Sen ne düşünüyorsun?’

İkinci kadınlar her zaman geçici bir heves erkekler için. Bu kadının da öyle olduğuna eminim. Ama bu çektiğim acıyı dindirmeye yetmiyor. Kocamı seviyorum.’

‘Peki ya kariyerin?’

‘Çocuğum var. Onun da bir babaya ihtiyacı… Ailemi ayakta tutmak daha öncelikli.’

‘Ya kocanın aileyi ayakta tutmakta ki rolü? Ailesini ayakta tutmak için kariyerinden ödün vermek zorunda kalmamış. Üstelik başka bir kadınla seni aldatmayı da göze almış.’

Yull dinine bağlı, toplum baskısını da üzerinde fazlasıyla hisseden Koreli genç bir kadın. Eşinden ayrılmak toplumda değerini yitirmek gibiydi. Ailesi öncelikliydi ve tekrardan bir araya getirebileceğine inanıyordu.

‘Nasıl yapacaksın bunu?’

Aradan birkaç yıl geçti. Yull ve ailesi, eşinin işi dolayısıyla Silicon Valley’e taşındı. Yull düzenli olarak kiliseye gidiyor ve çocuğuna iyi bir aile hayatı sağlamak için her sabah kalktığında ona güç vermesi için Tanrıya yalvarıyordu.

‘Mutluyum burada.’

‘Mutluluk veren ne?’

‘Dua ediyorum her gün. Bu bana huzur veriyor. Çocuğumla istediğim gibi hayat yaşayabiliyorum. Üstelik kocamla ilişkimde düzeldi. Bizlerle vakit geçiriyor, bizi önemsiyor. Sevgime sevgiyle cevap veriyor. Benim için önemli olan da buydu.’

Hata yapmaktan korkmadan hayatta adım atabilmek, cesaret istiyor. Toplumla birlikte yaşamayı başarmak ama toplumun zincirlerine takılı kalmayacak kadar özgür olabilmek…

Hayatta karşımıza çıkan engelleri aşmak inanç ve güç gerektiriyor. Hata yapanları içimizden atmaktansa, istediğimiz gelecek uğruna fedakârlık yapmak büyük yürek istiyor.

Hayat, yaptığımız seçimlerden ibaret. Önceliklerimizin ne olduğunu biliyorsak, seçimlerimiz bazen daha da kolaylaşıyor. Artık herkes her şeyi aynı zamanda istiyor. Oysa hayat bazen istediklerimizi sırayla veriyor.

‘The Last Kiss’ isimli filmin bir sahnesindeyse şöyle bir diyalog geçiyordu: Evli bir adam, yeni çocuğu doğacak karısını aldatır. Kız babasının evine döner, kocası eşini geri alabilmek için dört döner. Adam, eşinin psikolog olan babasına sorar:

‘Karımı geri istiyorum. Hata yaptım, evet. Ama sen 30 yıllık evliliğinde hiçbir hata yapmadın mı? İstemeden bir kazaya kurban gitmedin mi?

Baba soğuk ve sert ifadeyle adama sessiz bir bakış atar. Babanın karısına hayatı boyunca sadık olan bir eş olduğunu fark ettiğinde, ne diyeceğini bilemez.

‘Ama ben kızınızı çok seviyorum.’

‘Bak evlat. Dünyada birbirini sevdiğini söyleyen bir dolu insan var. Yıllar içinde beni sevdiğim insandan ayırmaya çalışan, baştan çıkartmak için uğraşan bir dolu kadın tanıdım. Karımı sevdiğimi ben biliyorum. Ama evlendiğim kadının da hayatımın tek kadını olduğunu hissetmesi, benim nasıl davrandığımla ilgilidir.’

Nerede hata yapmamamız gerektiğini ve nerede hata yapma cesaretini göstermemiz gerektiğini ayırt edebilmek, hatalarımızın bize ögrettiklerinin daha güçlü gelecekler yaratmasına izin verebilmemiz dileğiyle…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Kişilik Testi Yapmadan İşe Almak Pek Demode Oldu

iş arama, psikoloji 13 Comments »

Geçenlerde katıldığım bir toplantıda, bir IK müdürü “Içinde insan kelimesi geçen tek birim Insan Kaynaklarıdır. Sorumluluğumuz yüksektir” diyordu. Ilginç olan, insanla ilgilenmekten ziyade, sistem kurmayı insan kaynağı fonksiyonu olarak gören bu ortamda olmak benim için göz açıcı bir deneyimdi. Bir dolu insan kaynakları yöneticisi hep birşeylere çözüm arıyordu, ama birbiriyle ilgilenmiyordu fazla. Hedefleri insan kaynakları biriminin ne iş yaptığını anlamaktı. Hedefe pek odaklıydılar, o sebeple, odadaki diğer insanları gerçekten tanımakla ilgilenecek vakitleri de dolayısıyla yoktu. Şirket çalışanları da belki bu sebeple Insan Kaynakları departmanlarından pek hoşlanmıyor olabilirler mi? 

Türkiye’de şirketler insan kaynakları fonksiyonunun ne olduğunu nasıl işlediğini anlamaya çalışırken, işe alımlarda da bir test modası aldı başını gidiyor. Kişilik testleri çok popüler! Fiyatlarına bakılacak olursa, bir dolu kişilik testi pazarlayan danışmanlık şirketinin ortalıkta dolaşmasına şaşmamak gerek

Ne var ki, şirkete yeni girenler bu testlere tabi tutuluyorlar, onca yıl şirkete test yapılmadan girenler ne durumdalar acaba diye düşünüyor insan? Test almadan işe girenlerin kişilikleri uygun mudur dersiniz bulundukları pozisyonlara? Uygunsa, belki şirketler test yapmadan da doğru insan seçmeyi becerebiliyorlardır? Eski çalışanlara test yaptırmak pahalıya geliyor olduğundan, bu girişim pek mantıklı olmuyor elbette. Peki testlerin işe yarar olduğunu nasıl ispatlıyorlar? Yani, test yapmadan işe alma ile test ile işe alma arasında ki farkı nasıl belirliyorlar? Belirlemiyorlar elbette, testler birazcık da hafif suç savma mekanizması olarak kullanılıyor.

Kişilik testleri bana kalırsa zevkli ve adaylar bu testlere tabi tutuluyorsa kendilerini şanslı hissetmeliler. Ancak şirketler bu testlerin sonuçlarını tüm adaylarla paylaşmalı. Test yapan şirketlerin bu şekilde profil datası topluyor olmasının bir bedeli olmalı ve ayrıca bu test yaptırmaya layık gördüğünüz adaya karşı da bir sorumluluktur. Eğer, bu tip testlere tabi tutuluyorsanız, şirketlerden sonuçları sizlerele paylaşacaklarına dair söz alın. Madem sizi tanımak istiyorlar, siz de 3-5 saatinizi verdiğinize göre bu en doğal hakkınız olmalı.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Algılarını Herşeyin Üstünde Tutanlara

değişim, eğitim, iletişim, psikoloji 4 Comments »

“Algı herşeydir. Algı gerçekliktir.” Reklamlarda bize empoze edilen “doğru” bu yönde.

“Algılar önemlidir” yerine algılarımızı herşeyin üzerinde tutmaya alışğımızda bazen ortaya kaos çıkıyor. “Ben öyle algılıyorsam, öyledir. Öyleyse, değişmesi gereken sensin, ben değil!” Bu mantıkla işin içinden çıkmak rahat olduğundan ve sorumluluğu tamamen karşı tarafa attığından, tercih edilmesinin sebeplerinden birini de teşkil ediyor mudur acaba?

Algılar önemlidir. Ancak, kendimizi ve olayları doğru sorgulamadan algılarımıza inanmayı ve ona göre hareket tarzımızı seçmeyi öğrendiysek, gelişmenin de kısıtlı düzeyde olacağını söyleyebilir miyiz?

Emre Konuk algılarımızı nasıl sorgulayabileceğimiz konusunda çok güzel bir açıklama yapmış. Konuk, nedensel mantık ile ilgili 3 garip durumdan bahsediyor. Bunlardan ilki, insanların nedenden sonuca gitme eğilimi. Diğer ikisi ise, daha çok olayın duygusal boyutundan kaynaklanan çarpıtmalar olduğunu söylüyor. 

İş ortamlarında takım oyunu dediğiniz durum bazen aynı bölümün çalışanları ile diğer bölümün çalışanlarına karşı oynanır. Bir bölümün takımından birileri yanlış yapsa da hatalı olsa da, objektif düşünme ve davranma yerine, karşı takım elemanları hedef alındığından, takım ya da kişi çıkarları ön planda olduğundan, yanlış olanı seçme ve savunma eğilimi artabiliyor. Konuk şöyle bir örnek veriyor:

“ Bir kişi direkt olarak bize zarar veriyorsa, bir arkadaşımıza zarar verdiği duruma göre onu daha çok sorumlu tutarız. Veya bir arkadaşımıza zarar veriyorsa, bir yabancıya zarar verdiği duruma göre, o kişiyi daha fazla suçlarız gibi. Yani verilen zarar bize ne kadar yakınsa, bunu yapan kişiyi sorumlu tutma eğilimimiz o kadar artar. Yani sonucun duygusal önemi, olayın nedensellik bağını bizim için o kadar kuvvetlendirir.”

Algılar önemlidir. Ne var ki, algılarımızın doğruluğunu sorgulamadan hareket etmek, hem takıma hem de kendinize zarar verir. Sorgulanmadan, yüzeysel algılarla hareket etmeye güzel bir örnek Susan Boyle ve onu değerlendiren jüri/izleyici. Iyi seyirler…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Bizdeki Y Jenerasyonu Duyduğunuz, Bildiğinizden Farklı Olursa

Teknoloji, değişim, eğitim, iletişim, psikoloji, sosyal medya, yönetim 32 Comments »

Türkiye’deki 20’likleri Batı’nın 20’likleriyle, yani Y Jenerasyonu ile aynı küfeye koymak ne kadar doğru bilemiyorum. Yaklaşık 3000 kişi arasında yaptığım amatörce bir çalışma, Türkiye’deki Y kuşağı gençliğinin gelişen internet teknolojilerinin farkında olmadığını, bundan da öte basit bilgisayar programlarını kullanma konusunda dahi temel bilgiye sahip olmadığını gösteriyor.

Bunun üzerine, geçen ay katıldığım bir e-tohum toplantısı bende şu düşünceyi doğurdu: Kişiyi doğduğu seneye bakarak kategorize etmek gerçekçi bir tanımlama olabilir mi? Baby boomer jenerasyonu içinde olan bir kısım, gelişen teknolojileri bir Y jenerasyonundan daha iyi takip edebiliyor. Heyecanı ve tutkusu çok daha yüksek olabiliyor. Etraftaki Y jenerasyonuna baktığımda, evet belli bir kitle yeniliklere açık, teknolojinin getirdiği hayat değişikliğini yaşayan, takip eden, gelişmelere yakın…Ama bir dolu Y jenerasyonu mensubu ise bu gelişmelerden tamamen bir haber. Blog nedir duymuş olan, ama ne olduğunu tam olarak da anlayamayan, nasıl çalıştığını dahi bilmeyen bir Y jenerasyonu da var ortalıkta. Hem de az buz sayılarda değil. Facebook haricinde sosyal medya araçları nedir tanımlayamayan ve başka bir aracı da kullanmayan bir Y jenerasyonu var Türkiye’de…

Gelişmeleri takip edebilmek bir yetenek olsa gerek. Tutku, ilgi, merak ve kişilik yapısıyla ilgili olsa gerek. X kuşağının nasıl gelişmelerden uzak bir dolu mensubu varsa, aynı zamanda gelişmelere açık, Y kuşağından daha iyi gelişmeleri takip edebilen, hatta gelişmelerin birebir içinde olan ve onu yaratan X kuşağı üyeleri de var.

Kuşakları genellemenin şirket içerisinde sorun yaratabilecek bir durum olduğuna inanıyorum. Y’li olup da Y’li gibi davranmayanları farkedebilmek önemli. X’li olup da X’li gibi davranmayan ve düşünmeyenleri farkedebilmek de önemli. Şirketlere verilen eğitimler, mutlaka şirket çalışanlarının resmi çıkartılarak ve genellemelerden uzak tasarlanmalı.

Bir önceki yazımda, yöneticilere öz eleştiri de bulunmalarını önermiştim. Dolayısıyla, bu durumda aynı şeyi y jenerasyonuna da önermek doğru olur.

Y jenerasyonu yöneticilerini beğenmiyor, kritik ediyor, daha fazlasını istiyor. Gerçi bu durum jenerasyon farkı gözetmeksizin sanki Türkiye’nin ortak sorunu. Kimse kimseyi pek beğenmeme hep kendini beğenme eğiliminde. Evet, bir genelleme bu söylem ve dolayısıyla istisnalar kaideyi de bozmaz. Ancak, yöneticilerin de sorumlulukları belli.  Yönetici olmaya çalışanların da sorumlulukları belli. Her 20’li yaşında olan, yeterli yetkinliği olmadıği halde yükselmek istiyor. MBA yaptı diye ünvanı artsın istiyor, Detaycı bir çalışan olmaktan kurtulamadığı halde yetki alanı genişletilsin istiyor. Sadece kendi konusunu görebildiği ve büyük resmi pek de anlamadığı halde yönetsin istiyor. Bilgili değil bilmiş olmayı marifet sanıyor. Dünyanın değişen iş yaşamı dengelerinden ve gelişmelerden bir haber olduğu halde, kendi kısıtlı konusu dışında birşey düşünemiyor.

Yöneticilerinden şikayetçi olan y jenerasyonunun dönüp kendi tutum ve davranışlarını gözden geçirmesi, belki de sorunun bir bölümünün kendisinde olduğunu görmesine yardımcı olur. Sonuçta, yöneticilerinden şikayet eden çalışanlar “managing up” dediğimiz, yöneticilerini yönetmeyi başaramayanlar aynı zamanda. Türkiye’de yöneticiyi yönetmenin en önemli yetkinliklerden biri olduğu anlayışına sahip kaç çalışan vardır acaba?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in