resim
Ana Sayfaya Dön


‘Strateji’ kategorisi için Arşiv

Başarı İçin Hilal Taktiğini Uygulayın

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Strateji
11 Jul 2011

Gelişmeye odaklanmak bir yerde fayda sağlarken bir diğer yandan da sürekli yetersizlik hissini yüzümüze vuruyor. Kişisel gelişim furyasının bu kadar başarılı olmasının altında yatan sebep de budur.

Yetersizlik hissi baş gösterdiğinde şunu düşünün: eskiden başarı elde etmiş kişiler bir çok stratejiyi araştırma raporları okuyarak geliştirmediler. Düşündüler, yarattılar, denediler. Bazen kazandılar, bazen kaybettiler.

Örneğin, iş yaşantınızda başarılı olmak istiyorsanız, Malazgirt Savaşında kullanılan “Hilal Taktiğine” bir kulak verin. Burada askeri stratejinin nasıl olduğundan bahsedecek değilim: bu teknikten yola çıkarak başarılı bir iletişim stratejisinin nasıl olabileceği üzerinde duracağım.

Hilal taktiğini çalışma ortamında nasıl kullanabiliriz?

Devamı >>

Fark Yaratmak, Hislerinize Kulak Vererek Adım Atmaktır

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Favoriler, İş ve Hayat Dengesi, Kariyer, Psikoloji, Strateji, Yetenek, Yönetim
15 Mar 2011

Kariyer endişeleri içerisinde temelde iki sorunla karşı karşıya kalıyoruz.

Hangi konuda iyi olduğumu bilmiyorum” ve “Nasıl ve ne yöne adım atmam gerektiğini kestiremiyorum”.

Bu sorulara cevap bulmanın çeşitli yolları var.

Cevap ararkense dikkat etmeniz gereken önemli iki kriter var. Hızın önemli olduğu bu devirde ilk kriter “zaman” diyerek sizi düş kırıklığına uğratmak istemezdim. Yine de “zaman” neden önemli diye soracak olursanız, bunun da iki sebebi var:

Birincisi, “zamanınız” olduğunu farketmeniz, stresli günler yaşadığınızda sakinleşmenize yardımcı olur. Stres düşünmeyi ve karar almayı bloke eden bir faktör olduğundan, rahat hissetmeniz önemli. Ikincisi hayatta önemli değişimler zaman gerektiriyor. Harvard’da da okusanız, dünyanın en iyi şirketinde de çalışsanız, istekleriniz, beklentileriniz, tercihleriniz hayatla birlikte değişiyor. Bundan daha doğal ve normal birşey olamaz. Gelişmek, ilerlemek, geliştirmek ve ilerletmek isteyen her yenilikçi insanın hayatında dönem dönem yaşayacağı bir duygu ve düşünce durumu bu.

Ikinci kriter “hareket etmek”. Katıldığım tüm seminerlerde, dinlediğim her konuşmacıdan, okuduğum çoğu makalede şu sözü duyuyorum “Ne istediğini bul. Bulmadan hareket etmen mümkün değil.” Bana kalırsa bu öneri düşünülmeden verilmiş tavsiyeler listesinin başında geliyor. En azından ne istediğini bulmaya çalışanların ne istediğini bulması için önce “hareket” halinde olması gerekiyor. Yani önce hedefi bul sonra hareket et önermesi sizi paralize ediyorsa, çok haklısınız. Bazıları doğuştan ne istediğini bilir, bazıları çok erken yaşta ne istediğinden emindir, bazıları da yaşamın içinde gezerken ne istediğini bulur. Ya da yön değiştirmeye karar verir. Eğer ne istediğinizi bilmiyorsanız, hislerinize kulak verin. Fark yaratmak istiyorsanız, hissettiklerinizi harekete geçirin. Azimle, sabırla, her gün…Yapabileceğiniz bazı şeyler arasında okumak, katılımcı olmak, insanlarla konuşmak, ilgilenebileceğinizi düşündüğünüz konulara dalmak, onları denemek, düş kırıklığına uğramak, bulamıyorum diye haykırmak, bazen ümitsizliğe kapılmak ve tekrar denemek, tekrar dışarı çıkmak, aramak, araştırmak, sormak ve Boom!

Sürecinizi kısaltabileceğine inandığım çalışmalardan biri şu: elinize bir kalem ve kağıt alın, ya da wordpress.com’a girip bir blog ismi alın, herhangi bir isim olabilir. Bu noktada hangi ismi aldığınız önemli değil. Hayatta tutkulu olduğunuz, sevdiğinizi düşündüğünüz ve aklınıza “ilk” gelen konu hakkında birşeyler karalamaya bakın. Aklınıza ilk gelen konu hakkında “rahatça” konuşabilmeniz, düşünebilmeniz ya da yazabilmeniz önemli. Buna dikkat edin. Bir ay boyunca her gün az ya da çok konuşmaktan, düşünmekten, yapmaktan hoşlandığınız herhangi bir konu hakkında yazmaya devam edin.

Sizin için hayatta nelerin değerli olduğunu ve yaptığınız işte yükselirken hangi değerlerin sizin için vazgeçilmez olabileceğine gz gezdirin.

Bu süreç size kendinizle ve yeteneklerinizle ilgili çok yararlı bilgiler verecek. Deneyin. Destek isterseniz, bana yazın. Bu süreci bir profesyonelle birlikte desteklemek isterseniz buraya yorum yazabilir ya da bana direk email atabilirsiniz (fatmanur@kariyeryolculugu.com).

Size ilham vermesi için Alain De Botton’un bir konuşmasını da ekliyorum. “A Gentler, Kinder Philosophy of success”.

Not: Tüm mesajlara cevap veriyor olacağım. Genelde mesaj sayısı çok yüklü olduğu için hızlı geri dönüş yapamasamda benden en geç iki ay içerisinde mesaj alıyor olacaksınız. Ilk gelen mesajlardan başlayarak cevap yazmaya başlayacağım için önce davranan önce benimle irtibatta olur dememe gerek var mı?

Devamı >>

Zorla Eğitim Yerine, Merak Uyandırmayı Deneyin.

09 Mar 2011

Üniversite de okumadığım hiç bir zamanı hatırlamıyorum. Benden muhteşem bir akademisyen olurdu! Kendimi bildim bileli sürekli yeni birşeyler öğreniyorum. Meraklıyım, içten gelen bir durum bu. Hülya Koçyiğit, kızı Gülşah için “hala okula gidiyor, elinde defter kitapla dolaşıyor, inanamıyorum” diyordu dün. Böyleyiz bazımız. Bize “eğitim al, şunu öğren” diyen olmuyor. Zaten meraktan, ilerlemeyi ve gelişmeyi tercih ettiğimizden her daim bir “kendimizi yenileme” sürecindeyiz.

Bir de şanslıyım, her çalıştığım şirketin hep bir eğitim programı vardı. Genellikle katılımcıların sıkıldığı, zoraki geldiği, zaten bildiğimiz şeyi söylüyorlar yine vakit kaybı denen şu eğitimler! Çok da haksız değil bunca çalışan. Sorun eğitimde ya da eğitimciden de kaynaklanmıyor. Kurumsal eğitimler “zoraki” yani “almak zorunda olduğunuz” almazsanız cezası olan durumlar.  Şimdi bir düşünün hanginiz istemediğiniz ama zorla yapılması koşulu getirilen işlerden hoşlandınız?

Sorun, kelimenin kendisinde başlıyor. Eğitim.

Çalışanlar eğitilmek istemiyor.

Çalışanlar heyecanlarının kamçılanmasını, ilham almayı, meraklanmayı ve ardından öğrenmeyi kendileri başlatmak istiyor. Bir dolu insanın gönlünde başka heyecanlar yatıyor. Çoğu sadece para kazanmak için bir kurumda çalışıyor. Çalıştığınız ortamda sessiz, fazla tatlıya tuzluya dokunmayanlar varsa, içlerinde ve hayatlarında büyük cevherler vardır. Bu cevherler genelde şirketlerin pek de umursamadığı cevherler olduğundan, bu kişilerin ruhu kurur iş yerlerinde. Gönüllü aktivite kulüpleri bu yüzden önemlidir. Ruhların, yaratıcılığın yeniden fışkırmasını sağlar. En önemlisi nedir biliyor musunuz? O unuttuğunuz, ünvanı düşük arkadaşların “tanınması” ve esas kimliklerinin ortaya çıkmasını sağlar. Muhasebe departmanında yok olmuş biri, tiyatro çalışmalarını iş arkadaşlarına sunduğunda, alkışları duyduğunda, ertesi gün yataktan kalkması için değerleriyle uyumlu bir hayata merhaba deme sebebi olur.

Şirketler sadece ögrenmeyi ve yenilenmeyi körükleyen “itici güç” olduğunda, öğrenme işlemini başlatan ve ilerleten çalışan olur. Zorla katıldığınız ve dolayısıyla verim alamadığınız eğitimler, yerini gelişmeye ve daha verimli ortamlara bırakır.

Sonuçta pozitif yönetimin temeli de zaten budur.

Pozitif psikoloji akımını başlangıçından bu yana onu yakından takip ediyorum. Bu yıl ikincisi yapılacak olan Dünya Pozitif Psikoloji Kongresine de Temmuz ayında katılıyorum. Pozitif Psikoloji akımının kurucusu olarak bilinen Martin Seligman’ın yeni çalışmalarını duymak ve uygulamaya koymak için sabırsızlanıyorum. Ben, Amerika’da yapılacak olan kongreye katılıyorum. Avrupa’da eş zamanlı yapılan kongreye kayıtlar uzun süredir kapalı halde. Ilgiyi siz düşünün artık.

Geçtiğimiz haftalarda Elma Yayınevi’nden Mine Egbatan bana yeni bir kitap yolladı. Elma Yayınevi’nin yayınlarını beğeniyorum, sebebi Mine hanım’ın yaklaşım tarzını beğenmem sanıyorum.  Pozitif Yönetim, Idil Türkmenoğlu tarafından kaleme alınmış. Idil hanımı şahsen tanımıyorum ama geçen sene bir iş dolayısıyla bana bir dosya yollamıştı. Telefonda biraz sohbet ettik. Sonra kitabı okurken, onun da benim gibi Kadıköy Anadolu Lisesi (KAL) mezunu olduğunu öğrendim. KAL mezunlarına “martı” denir. Gerçekten de öyleyizdir, martı gibi hepimiz hayatın içinde ve dünyanın dört bir yanında gezeriz.

Pozitif Yönetimin temelinde insanı sevmek ve ona güven var.

Türkiye’de sosyo-ekonomik şartlar bireyleri “öğrenilmiş çaresizliğe”, bireyselliğe ve güvensizliğe sürüklüyor.  Türk insanının birbirine karşı ne kadar güvensiz olduğunu her yıl araştırmalar da yüzümüze vuruyor. Bu gayet doğal. Bireylerin tek başına girişimleri sonuç vermekte yetersizdir, çünkü tepeden gelen ve yaygınlaştırılmış bir sistem, düzeni sağlar. Insanoğlu özgürlüğünü sonsuz kullanmak üzere kurgulanmış—anayasaların oluşturulması da bu özgürlüğe bir anlamda medeni bir düzen sağlamak üzere kurulmuş. EDS’ler konulduğundan beri, emniyet şeridine geçmeye yeltenenlerin sayısı, evlere ulaşan trafik cezası arttıkça, nedense, öğrenme sürecimizi hızlandırıyor. Bir müddet sonra alışılmış otomatik davranış halini almaması imkansız.

Iş hayatında beni şaşırtan bir durum yönetsel kararların çoğununun hata yapmış bir kısım azınlığın davranışlarının yaygınlaşmasından korkulduğu için alınması. 5000 kişilik bir şirket düşünün 3 kişinin tutumu, 4997 kişinin hayatını değiştiriyor. Korku, liderleri paralize ediyor.

Bu mantık bankaların online sistemlerinde de çok net görülebiliyor. Bir grup müşteri memnuniyetini ikinci planda tutan (hatta o ne? diyebilen) IT uzmanı, teknolojiye uzak yöneticilere sistem öneriyorlar. Sonra karşınıza her 3 ayda bir şifre değiştirmenizi isteyen, cep teliniz ve secereniz yanınızda yoksa işlem yaptırmayan sistemler çıkıyor. Müşteri eziyet anketi yapılsa ve sonuçları yönetimlere sunulsa, fena olmazdı değil mi? Bankalar “güvenliğiniz” için diyor ama müşterinin hayatını kolaylaştıran “güvenlik” sistemleri kurmak da mümkün. Tecrübeyle sabittir.

Örnekler o kadar bol ki, Idil Türkmenoğlu’nun gözüne takılanlar şahane: Okullar demir parmaklıklarla çevrilidir öğrenci kaçmasın diye, Mobil çalışmaya olumlu bakılmaz, eleman evde uyur, çalışmaz yeterince diye.

Düşünce ve davranış değişimi zordur. Hepimiz için. Olumlu sorgulama yöntemi bana kalırsa sadece gelişmeyi, yenilikçiliği değil aynı zaman da güven oluşturmayı da teşvik eden güzel bir yöntem. Şu ana kadar denememiş olanlar bir göz atsınlar. Yöneticiler, olumlu sorgulama yöntemiyle yetenek yönetimini güçlendirebilir, bu sistemi kullanarak şirketler yenilikçiliği yakalayabilir.

Idil Türkmenoğlu’nun Pozitif Yönetim kitabı, konuları çok iyi ele almış, örnekler yerli yabancı karışımı ve işlenen konular takdire şayan. Rahat okunan, akılda kalan bir kitap.

Elma kitabevi’ni seviyorum diyorum, çünkü beni kırmayıp, sizlere de kitap dağıtmama imkan veriyorlar. Bu konuyla ilgilenen iki kişiye çekilişle Pozitif Yönetim kitabını veriyorum. Mutlaka okunması gereken bir kitap. Çekilişe katılmak için “pozitif yönetim ne demek olabilir?” sorusuna cevaplarınızı yorum bölümüne ya da facebook.com/fatierdogan’a bekliyorum.

Devamı >>

Akademisyen Olmak Ne Zaman Daha Eğlenceli ve Kazançlı Olur?

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Değişim, Eğitim, Iletişim, Pazarlama, Psikoloji, Strateji, Üniversite
24 Jan 2011

Akademisyen olmak, okumayı, öğrenmeyi, araştırmayı ve gelişmeyi sevenler için çok güzel bir fırsat.

Bunları seven ama daha aktif bir hayatı tercih edenler içinse, akademi bir noktadan sonra sıkıcı hale gelebiliyor. Her ortamda olabileceği gibi, orada da işin içine politikalar, kişisel kıskançlıklar, hiç bir yayına imza atamayan profesörler ve diğer olası sorunlar çıkabiliyor.

Akademisyen olmak, mükemmel bir kariyer imkanı yaratıyor. Eğer bazı şeyleri diğerlerinden farklı yapabilirseniz. Iste size birkaç ipucu:

Yurt dışı bağlantılarınızı öğrenciyken kurun

Universitenizin 3. ve 4. yıllarında kendinize bir tez alanı bulmaya bakın. Bu konuda bir “araştırma teklifi” geliştirin ve yurt dışında bulunan üniversitelerle bağlantıya geçerek, çalışmayı yapmak için birlikte nasıl çalışabileceğinizi araştırın. Profesörlerinizden destek isteyin. Bir akademisyenin yapabileceği en büyük hata hayatını sadece Türkiye ile sınırlı tutmasıdır. Akademisyenler uluslararası düşünebilmeli, çalışabilmeli ve dünyayla entegre olabilmelidir. Her profesyonel ortamda olduğu gibi, eğer ingilizce bilmiyorsanız (ikinci diliniz gibi) o zaman işiniz çok zor. Evet, diğer dilleri bilmek de önemli ama dünya ingilizce yazıyor, çiziyor, araştırıyor. O yüzden, ingilizce dışında bir yabancı diliniz varsa, harika. Ingilizceyi öğrenmeniz daha kolay olacaktır.

Kitap Yazın

Günümüzde artık herkes bir kitap yazıyor! Bir çok yazar, sağdan soldan, diğer kitaplardan okuduğu bilgileri harmanlıyor, içine kendi bilgilerini de ekliyor ve Vola! Oysa, akademisyen dediğin araştırmayı yapan, bizzat konuya bilimsel olarak da imzasını atabilen kişilerdir. Yani, kitap yazacağınız zaman size inanma, değer verme eğilimimiz daha yüksek olacaktır.  Tabi, kitap yazmak akademik yazı yazmaya benzemez. Bu yüzden bir destek alın, editör tutun ve fikirlerinizi “pazarlanabilecek” forma getirmeye bakın. Akademik kokan kitapları okumak küçük bir kitleyi çeker, konuyu ilginç ve anlaşılır hale getirmek daha büyük kitlelere hitap eder.

Kitabınızı Konferanslarda Sunun

Kitap yazmak işin başlangıcı ama onu sunulabilir hale getirmek işin ikinci kısmı. Türk insanının en önemli sorunlarından bir tanesi bilgiyi nasıl ifade edeceğini, bir sunumu nasıl hazırlaması gerektiğini bilmemesidir. Oldukça ciddiyim bu konuda. Ister yeni mezun, ister Direktör olsun, bir konuyu sunma becerisi çoğu Türk’ün en temel kabusu! Durum aslında okadar vahim ki, resmi yazışmalarda dahi fikrimizi açık ve net bir şekilde dile getirmekte çok zorlanan bir milletiz. Hiç soru soran bir Türk’e dikkat ettiniz mi? Ilk 10 dakikası kendini açıklamakla, sonraki 5 dakikası soruyu sormakla geçmekte:) Farklılaşmak istiyorsanız, fikrinizi net ifade etmeyi ögrenin. Ogrenirken, bu alanda uzmanlaşmış kişilerden de destek alın.  Fikirlerinizi ne kadar iyi sunarsanız, hem akademik açıdan yükselir, hem de bir dolu değişik ve ilginç çalışma alanı kendinize yaratmış olursunuz.

Ben Ozyeğin Universitesinin akademisyen kadrosunu bu açıdan girişimci buluyorum. Yeni bir üniversite olmasına rağmen, büyük bir potansiyeli var. Size destek olan, uluslararası imkanları açan, özgüvenli bir kurum ve kadro.

Bakın, akademisyen olup da yukarıda saydığım tavsiyeleri uygulayanlara birkaç örnek: Dan Ariely (Behavioral Economist), Dan Gilbert (Psychologist), Asaf Savaş Akat (Ekonomist).  Iste Dan Ariely’nin Predictibly Irrational kitabı ve anlatım tarzına bir örnek.

Devamı >>

Tek Rol’de Görünen Hayatlar

16 Jan 2011

Kurumsal hayatlar zevklidir. Kimisi için hayatında hiç göremeyeceği ortamları sunar, imkanları verir. Bunun üstüne güzel ünvanlar ve cebinize bol sıfırlı maaşlar, yanınıza araba ve diğer benzeri avantajlar koyar. Sanslıysanız, liderlik vasıfları yüksek olanlarla birlikte çalışmanızı sağlar. Bazen güzel dostlukların kapısını açar. Iyi bir okul olur, birçok şeyi öğrenmenizi ve gözünüzün açılmasını sağlar.

Madalyonun öbür yüzü de var.

Rupert Murdoch DotsHayatta oturup iki sohbet etmek istemeyeceğiniz insanlarla bir arada çalışmak zorunda kalabilirsiniz, sabrınızın yükselmesini sağlar. Kurallar üzerine kurallar arasında boğulup kalabilirsiniz, yaratıcılığınız ve ruhunuz verimsiz işlemeye başlar ama diğer avantajlar yüksek olduğundan görmemekte direnirsiniz. Insanların yaşlarını aldıkça, rahatlığın ve statükoyu korumalarının ne kadar ağır bastığını farkedersiniz. Eğer siz bu ağırlığa kapılmayanlardansanız, ömrünüzden ömür alınmış gibi hissedersiniz…Dünya bir yana giderken, ayakta uyuyanlar hayatı ıskalamış olduklarını bilseler mutsuz olurlar mıydı diye düşünürsünüz.

Kurumsal şırketlerin çoğunun başarmakta zorlandığı konu, çalışanları tek bir rol’e indirgemesi, çalışanların da birbirlerini tek bir rol’den dışarı çıkarmakta zorlanması.

Gelecek teorilerim arasında şirketlerin ve markaların en temel sorununun “bağlılık ve bağımlılık” arasında ki ayrışımı yapamaması ve “bağlılık” yaratma konusunda bitmez tükenmez ısrarı olmasıdır. Kökleşmiş yapıların ve kalıpların kırılabilmesi için jenerasyon değişiminin şart olduğuna inanıyorum. Ya da vizyoner liderlerin sayısının artırılması da bir çözüm.

Ben, kurumsal girişimcilik kültürünün önümüzde ki dönemde, şirketlerin yakalamak zorunda olduğu bir anlayış olması gerektiğine inanıyorum. Rekabet avantajı getirecek anlayış budur.

Elbette, Türkiye’de henüz kurumsal yönetim ilkeleri ile idare edilen kurum sayısı yüzdesi nedir diye bakarsak, burada bir kırılma olduğunu görürüz. Kurumsal girişimcilik kültürünün yayılabilmesi için yönetim anlayışlarının geliştirilmesi de gerekiyor.

Bundan neden bahsediyorum?

Cünkü, inanıyorum ki, insanlar çok farklı yeteneklere sahipler. Zannediyoruz ki, her çalışan yükselmek istiyor, kariyer yapmak istiyor, bir binada 8-6 çalışmak istiyor. Oysa, çoğu kişi memnuniyetsiz bu zorunluluktan, 8-6 çalışmasının tek sebebi, geçim kaynağı olması. Kurumların bu anlayışı farketmesi ve değer vermeye başlaması, çalışanların “Tek Rol’e Indirgenmiş Bireyler” olmaktan uzaklaşmasına sebep olacaktır. Gönlünde müzisyen olmak yatan birinin kuruma sağlayacağı fayda call center’da anlamsız metinler okumaktan çıkıp, farklı bir boyut alacaktır. Bireyi, call center elemanı olarak göstermek birincil değil, ikincil özellik olarak duyurulduğunda, bireyleri kalplerinden fethetmiş olursunuz. Bu kişiyi call center’a bağlamak belki imkansız ama zaten hedefiniz de olmamalı. Hedefiniz, çalışanınıza orada bulunduğu süre içerisinde değerli bir birey olduğunu hissettirmek ve bunun getirisi olarak da işinden verim elde edebilmektir.

Düşünce sistematiğini değiştirmek, değiştirebilmek çok önemli bir yeti.

Günümüzde alınan kararlara baktığınızda çoğunun korumacı ve kuralcı düşüncelerin birer getirisi olduğunu farketmemeniz içten bile değil.

Insanlar hayatta birden fazla roller üstleniyorlar. Anne, baba, iş insanı, müzisyen, fotoğraf ustası, balerin, sporcu. Nasıl sadece işiniz hayatınızın bütününü tanımlamıyorsa, “bağlı” insanlar yetiştirmek için uğraş vermek o derece anlamsız.

Hepimiz belli seviyelerde özgürlük istiyoruz. Oyleyse, birbirimize özgürlük vermekten neden bu kadar çekiniyoruz?

Bakış açınıza dikkat edin, farklı görebiliyorsanız, liderliğe yürüyebilirsiniz. Her alanda. Seçiminiz her ne olursa olsun.

Devamı >>

Farkı Yaratan Kurum Kültürüdür. Diğer Herşey Kopya Edilebilir.

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Değişim, Liderlik, Strateji, Yönetim
02 Nov 2010

kariyeryolculugu.com

Türkiye’nin sürdürülebilirlik üzerine hazırlanmış ilk ve tek mikrositesini 2008 yılında kurduğumda, bu girişimimin temellerinin sağlam olması gerektiğine inanıyordum. Sektöründe dünyanın 2. büyük şirketi olan kurumun yönetim süreçlerindeki başarısı, sistemli ve uzun görüşlü çalışmalarla ilerliyor olmasından ayrıca gerçek anlamda sürdürülebilir yaklaşımların organizasyona entegre edilmiş olmasından kaynaklanıyordu.  Grubun 70 yurt dışı iştirakine örnek teşkil eden bu çalışma, Türkiye operasyonlarını da ayrıştırarak kurum itibarını güçlendirmekte önemli rol oynadı. O sene, bu çalışmayla, şirketin Accountability Rating puanını yükseltmeyi başardık.

Sürdürülebilirlik konusunda çok uzun araştırmalar ve çalışmalar yapmış olduğumdan, sözde işlerle “yönetişim ilkelerinin bir sonucu ortaya çıkan operasyonları” rahatlıkla ayırt edebiliyorum. Bu yüzden sizi, bu işi Türkiye’de ciddi anlamda başarıyla yürütebilen ender şirketlerden biri, Unilever’in sürdürülebilirlik konusundaki yaklaşımlarına göz atmanız için cesaretlendirmek istiyorum.

unilever_surdurulebilirlik_rapor_fatmanur_erdoganÖzellikle ve öncelikle Yönetim Kurulları, Icra Kurulları ve diğer yönetim kademelerinin dikkatlice incelemelerinde fayda gördüğüm Unilever Sürdürülebilirlik Raporu satır satır okunmalı. Zira, sürdürülebilirlik anlayışı Küresel Ilkeler Sözleşmesini imzalamakla başlamıyor. Bir kaç sorumluluk projesi yapmak, sorumlu bir şirket yönetiyor olmak anlamına gelmiyor.

Neden sürdürülebilirlik yaklaşımı benimsenmeli sorusuna benim verdiğim tek bir cevap var. O da şu: “Şirketleri birbirinden ayrıştıran en önemli faktör kurum kültürüdür. Hemen hemen herşeyi hızlıca taklit edebilirsiniz, ama kurum kültürünü kolay kolay taklit edemezsiniz. Stratejilerin doğru uygulanmasını sağlayan en öncelikli faktör kurumu hangi anlayışa sahip bireylerle yürüttüğünüzdür.” Geleceğimizi şekillendirecek en kritik organizasyonel konu bu olacaktır.

Bunları biliyor muydunuz?

Unilever, dünyada 264 fabrika (WOW), 163.000 çalışana sahip.

Unilever’in Türkiye’de toplam yatırımları 1 milyar TL.

2009 yılı cirosu 3 milyar TL.

Son 10 yılda çevre uzerinde yaptıkları yatırımlar 27 milyon Euro

Türkiye’nin ilk yeşil ofisi Unilver’den. %30 elektrik, %40 su tasarrufu sağlıyor.

Türkiye’deki 7 fabrikasında karbon salımını 170kg/ton azalttı.

50.000 çocuğa çevre bilinçlendirme eğitimleri veriyor.

2500 tedarikçi, 600 iş ortağı ile yol alıyor.

Unilever Türkiye çalışanlarının %85’i lisans üstü program tamamlamış.

“Müşteri ile kazan” stratejisiyle paydaşlarının karlılığını artırmayı hedefliyor.

Yönetim kadrosunun yaş ortalaması 42. Toplam çalışanlarının %20’si kadın.

Iş ilkeleri gereği, hediye ve benzeri ürünler alınıp verilmiyor.

Devamı >>

Bir İşi Sonuna Dek Götürecek Kadar Sebatkar Olmak

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Liderlik, Psikoloji, Strateji, Yaratıcılık, Yetenek
24 Jun 2010

Şans, iş dünyasının sevmediği ve tercih etmediği bir kelime.  Yine de ben şanslıyım ve şansa inanıyorum.  Her şansı kendimin yaratmadığını bilecek kadar hayatın akışına güveniyorum, akışa kapılmayacak kadar da işimi sansa bırakmadan hareket etmeye devam ediyorum.

Türk, yabancı, Türkiye’nin ve Dünya’nın alanında başarılı iş insanlarında şunu dinliyor ve gözlemliyorum: onlar şansa inanıyorlar ve sebat ediyorlar.(bir işi sonuna kadar götürüyorlar.)

Başarma azminde olanlar, genelin kolay işlere koştuğu noktalarda, onlar herkesin korktuğu ve tercih etmediği işlere el atıyorlar.  Sonuna kadar o işin arkasından koşturuyorlar.  Engeller, zorluklar, inişli çıkışlı patikalar belki yoruluyorlar ama geri adım atmıyorlar.  Dirençliler; dirençleri kırıldığında bir iç motivasyon bulmayı beceriyorlar.

Nedenini bende bilmiyordum. Ta ki, Dr. Ben Dean’in bu yazısını okuyana kadar.

Devamı >>

Istanbul’dan bir Thomas Friedman Geçti

16 Jun 2010

The New York Times’ın Pulitzer Ödüllü köşe yazarı Thomas Friedman, Istanbul’da bizleri koltuğumuza bağladı.

Hot, Flat and Crowded isimli son kitabının ismine benzer bir ortamda bir araya geldik.  Sıcak, düz ve kalabalık bir odada…

Ufuk Tarhan, konuşmasını güzel özetlemiş, bir göz atmakta yarar var derim.

Friedman, uluslararası politika yazarı. Istanbul’da Özyeğin Üniversite’sinin research@ozyegin lansmanında, birçok mesajı çok güçlü bir şekilde vermeyi başardı.  Ben bu mesajlardan tek birine değinmek istiyorum..

Sorumlu girişimcilik.

Dünyayı içinde bulunduğumuz durumdan; yani küresel ısınma’dan, herkesin birbirinin aynısı olma yolunda devam eden “düz” mantıktan ve çoğalan insan sayısıyla birlikte daha fazlasını, daha iyisini arayarak tükettiğimiz enerji kaynaklarının kökünü kurutmanın tek bir yolu var.

Sorumlu inovatif girişimcilik.

Yaptıklarımızın farkında olarak, isteklerimizin, yarattıklarımızın, tükettiklerimizin farkında olarak hareket etmek.  Geniş açıda düşünebilmek.  Tercihlerimizi daha bilinçli yapabilmek, istediğimiz gibi bir hayat, dünya ve gelecek için düşünerek adım atmak.  Sorumluluk almak.

Bunu her günlük olaylara aktarabiliriz:

Değişimi karşıdan değil, kendimizden beklemeyi denemek…

Kendi değerlerimizi anlamak, özümsemek ve o doğrultuda hareket etmeyi denemek…

Bulunduğumuz ortamları istediğimiz gelecek yaşamlara hazırlamak…

Sevgiyle yaklaşmayı hatırlamak…

Her insana insan gibi davranabilmeyi denemek…karşılığını beklemeksizin iyi bir insan olmak

Bilgimizi, tecrübemizi, merakımızı ve yeteneklerimizi daha güzel gelecekler yaratmak için harekete geçirmek.

Bilinçsiz üretkenlikten, bilinçli üretkenliğe geçebilmek…

Sorumluluk almak.

Sorumlu olmak.

Alternatifler yaratmak.

Girişimci olmak.

Hayatın her alanında, hareket ederken, sorumlu bir birey olabilmeye gayret etmek.

Sıcak, düz ve kalabalık dünyamıza yeniden şekil verebilmek için, hepbirlikte, elele bir bütün olarak hareket edebilmek.

Thomas Friedman’ın 2005 yılında MIT’de yaptığı “The World Is Flat” konuşmasıyla başbaşa bırakıyorum. (Ozyegin Universitesi Thomas Friedman’ın konuşmasını canlı yayınladı ancak henüz kaydını yayınlamadı. Bekliyoruz:)

Devamı >>

Etkin Bir İletişim Stratejisi İşini Bileni Bilmeyenden Ayırır

Yazan : Fatmanur Erdogan, Kategori : Iletişim, Strateji
01 Oct 2008

İndeks İletişim’den Yaprak Özer Milliyet’teki bir yazısında Faaliyet Raporları için “Dünyanın en sıkıcı iletişim araçları” demiş. Ve eklemiş: “Iletişim kurmamak için doğmuşlar sanki!”

5 yıldır Türkiye’nin 7. büyük uluslararası şirketi için A’dan Z’ye faaliyet raporu hazırlayan ve içeriğini tamamen kendi elleriyle yazan bir profesyonel olarak, bu raporu hazırlamanın ne kadar büyük bir iş ve sorumluluk olduğunu çok iyi biliyorum.

Ancak ben Yaprak Özer’e katılmıyorum. Faaliyet Raporlarını dünyanın en sıkıcı iletişim aracı olarak gören bir iletişimcinin, faaliyet raporunun içeriğini entegre iletişim aracı olarak nasıl kullanması gerektiğini ve dolayısıyla pazarlamasını bilmediğini savunuyorum. Güzel bir tasarımla ve harika bir metin yazmakla iş bitmiyor.

Faaliyet Raporu, bir şirketin kurumsal tanıtımını yapan en önemli araçlardandır. Yeni yetenekleri cezbetmenizi sağlar, size itibar ve prestij kazandırır. Hedef kitlesinde istek ve şevk uyandırır.

Ama elbette, faaliyet raporunun içeriğini sadece bir raporda bırakan, sonra da web sitesine sadece pdf olarak link vererek bu bilgileri yaydığını düşünen iletişimcilerin bu raporu hakkıyla kullanabildiğini söylememiz imkansız. Oysa web, faaliyet raporu içeriğini kullanmanın en etkin yollarından biri. Faaliyet raporunu kullanmanın daha bir dolu yolu ve amacı var.

Bakın Türkiye’de faaliyet raporu hazırlayan şirketlerin web sitelerine. Hangisi tonlarca para ve emekle hazırladıkları bu faaliyet raporundaki bilgileri online olarak web sitelerine entegre edebilmiş? Etkin bir iletişim stratejisi, konusundan anlayanı anlamayandan ayırır: bir iletişim aracını nasıl kullanmanız gerektiğini bilmiyorsanız, kitaplığınızda toz tutmaya mahkum olur. Önemli olan “faaliyet raporu” hazırlamak değil, hazırladığınız bu raporu nerede ve nasıl kullanmak istediğinizi çok iyi bilmenizdir.

Devamı >>

CV TEKNİKLERİ E-BÜLTEN
Ad Soyad
E-Posta

YURTDIŞI SERTİFİKA PROGRAMLARI
Ad Soyad
E-Posta
YENİ YAZILARDAN HABERDAR OL
E-posta
KONULAR
SİTEDE ARA
Hedefe Koşanlar
Acıtan Kariyer Hataları
Cesur Fikirler
Girişimcinin Ruh Halleri
İş ve Hayat Dengesi
Sosyal Medya Dünyası