Yaratıcı Yeteneklerle Baş Edebilmek Zordur

yaratıcılık, yetenek, yönetim 12 Comments »

Birkaç gün önce Yasemin Sungur, friendfeed’de bir soru sormuş: Anlamlı iş ne demek?

Bana göre anlamlı iş, yaratıcılığınızı mümkün olan en yüksek seviyede kullanabilmeniz ve bu sebeple de yaptığınız işten tatmin duymanız anlamına geliyor. Yaratıcılığı kullanmak, sürekli kolay ve yapabileceğimiz işlerin içerisinde kalmadan, bizi zorlayan işlere el atma sorumluluğunu üstlenme cesareti gerekiyor.

Bir yönetici olarak üzerimize düşen görevlerden biri de bireylerin yaratıcı/yetenekli oldukları alanları belirleyerek, onların bu yeteneklerini daha fazla kullanmalarını sağlayabilmek.  Bu konuda üstün başarılı olduğunu düşündüğüm birkaç yönetici ile çalışma ve onları yakından gözlemleme fırsatım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum.  Kitaplardan da okuyarak öğrenebiliriz elbet ama önünüzde ideal rol modellerin olması çok büyük bir avantaj.  Size de gözlem yapmanızı öneririm—yönetsel farklılıkları anlamanıza ve böylece işinizi daha etkin yapmanız adına sizlere kazandıracağı fayda açısından…

Yaratıcı yeteneklerle baş edebilmek pek de kolay değil aslındaKendine güvenli ve yeteneğinin farkında olan ancak henüz kariyerinin başlarında ki bireylerin beklentileri bazen yönetimlerin verebileğinden daha yüksek olabiliyor.

Yeteneklerden bahsedildiğinde Gen Y akla geliyor nedense. Oysa bu her kuşak için geçerli bir kavram. Bu bağlamda Gen Y hakkında oldukça negatif yazılar olmasını da üzücü buluyorum, çünkü bu kuşak iş dünyasında istenen değişimi getirme cesaretine sahip.  Hangi dergiyi açsam, Gen Y’ların hızlı kariyer basamaklarını çıkmak istemesinin yarattığı sorunlardan, sık sık iş değiştiriyor olmalarının zararlarından, her işi yapmaktan kaçındıkları için yaşanan problemlerden yorgun bir dille söz ediliyor.

Kariyer basamaklarını hızlı çıkmak istemekte bir sakınca yok. Birey bulunduğu pozisyon için hazır değil ama bunu istiyorsa yönetimlerin yılgınlığı doğrudur. Bunun ötesinde yükselme isteği bir motivasyondur ve doğru yönlendirildiğinde harikalar yaratır.

Evet, belki diğer kuşaklar daha sabırlıydı, ne denirse onu yaptı, bekledi, sabretti.  Ancak bakın günümüz çocuklarını yetiştirenlere… artık 2 yaşındaki çocuklara müzik dersleri verilmeye başlanıyor, ritim duygusu ve zekası gelişsin diye… bir iki aktivite değil, birkaç aktiviteyi birlikte yapıyorlar 5-6 yaşına geldiklerinde: yüzme, bale, at binme, koro… ve daha neler neler.

Bu devir ayrıca hız devri. Beklentileri yanlış ya da korkutucu değil Gen Y’in. Zamana uygun beklentiler içinde olduklarını söylemek yanlış olmaz, değil mi? Değişime ayak uydurması gereken kuşak belki de onların ki değil?

Sık sık iş değiştirdikleri de doğru ama Gen X ya da Baby Boomer kuşakları farklı mı?

Arada istisnalar her zaman olmakla birlikte çoğunun ortalama her 3 yılda bir iş değiştirdiğini görebilirsiniz. Öyleyse, Gen Y yeni bir keşif yapmıyor. Kendi çıkarları doğrultusunda atılması gereken en doğru adımları atıyor.  Hepimizin istisnasız her gün yaptığı gibi… Yaptığımız her seçim, kendimiz için en doğru olduğuna inandığımız seçimdir.

Her işi yapmaktan kaçındıkları da doğru. Bu durum şirketlere sorun getiriyor gibi gözükse de aslında mesleki uzmanlaşmaya geçişi netleştiriyor.  Web tasarımcısından hem içerik hazırlaması, hem tasarım yapması hem de program kodlaması istenirse, böyle bir yeteneği bulmak çok zor.  Bulduğunuzdaysa fiyatı doğal olarak yüksek oluyor ama bunu da her şirket ödeyemiyor. Her işin bir ustası olması güzel bir durum! Bu zaman zarfında da yönetimlerin sancılar çekiyor olması kaçınılmaz. Ama bu sancılar gerekli ve daha efektif bir yönetimi de beraberinde getirecektir.

Her insan yaratıcıdır. Her insan yaratıcı yeteneğini ne derece kullanmak istediğine dair bir eğilim gösterir. Yaratıcılık beğenilen bir reklam kampanyasına imza atmakla sınırlı da değil. Yaratıcılık, aynı zamanda işletmesel sorunları görebilme ve bu sorunlara çözüm bulabilmek için bir dizi girişimleri ele alabilme özgürlüğüdür. Özgürlük diyorum, çünkü sorunları fark edebilme ve onları değiştirebilmek için heyecan duymak bu yönde bir güdüdür. Genelde iki durum söz konusu olur, ya sorunlar görülmez ya da görülen sorunlar bir şekilde ele alınmaz.  Eğer sorunları fark ediyorsanız ve onları çözebileceğinize güvenciniz tamsa zaten bir adım öndesiniz.

Sorunları çözebilme girişimi ise zorlu bir süreçtir. Bazen uzun zaman ister, sabır ister, şirketin o sorunu çözebilmek için gerekli olgunluğa (yönetsel-stratejik ve kaynak bakımından) sahip olmasını ister. Yaratıcı yeteneklerle baş edebilmek işte bu yüzden zorludur, çünkü şirketi geliştirmek için sadece fikir değil ayrıca çözüm önerisi de sunarlar. Boş vermektense sistemleri geliştirmek için ikna yöntemleri ararlar. Hantal ortamlarda nefes almakta zorlanırlar.

En güzeli de, yaratıcılıklarını her daim kullanabilecekleri platformlar keşfederler.  Bilirler ki, anlamlı bir iş için tek bir noktadan tatmin beklemek anlamsızdır zira hayatlarının her noktasında yaratıcılıklarını pekiştirdikleri üretkenlik kırıntıları vardır.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Yaratıcı Aklın Sınırlarında

yaratıcılık 5 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı, Şair, felsefeci, pedagog 

Diyalektik mantık açısından insan bilinci, dışımızdaki maddi dünyanın bir yansımasıdır. O nedenle topluma ve doğaya egemen olduğu varsayılan yasalar, aynı zamanda bilincimize de egemen olan yasalarıdır. Başlangıçta doğanın bir parçası olan insanoğlu, zorunlu olarak bu yasalara tâbidir. Ancak insan, kurduğu medeniyet, yaşadığı tarih ve ürettiği kültür sayesinde, doğadan sıyrılıp çıktıkça, doğaya egemen olan yasalardan da sıyrılıp çıktığı sanısına kapılmıştır. İnsanın medeniyet kurarak, bir tarih ve kültür varlığına dönüşmesi, onun aynı zamanda ait olduğu doğa yasalarını keşfetme ve onları denetleme sürecidir. İnsan, gündelik hayatta, denetleyebildiği, adeta efendisi kesildiği yasaların kendisi için geçerli olmadığını sansa bile, varoluşunun sınırlarını belirleyen doğum ve ölüm yasaları, onu doğa karşısında alçak gönüllü olmaya davet eder. Ancak o, bireysel hayatında bu durumlarla ne denli seyrek karşılaşırsa, o denli kibirli olmaya açıktır. İşte bundan dolayı, derin acıların ve yüksek sevinçlerin insanı olgunlaştırdığı varsayılır. İnsanın olgunlaşması ise doğa ve ona ait diğer varlıklar ve diğer insanlar karşısında alçak gönüllü (veya yüce gönüllü) olabilme halidir. 

Doğum ve ölüm yasaları, doğaya egemen olan genel-geçer “nedensellik yasası”nın (causa legis), canlı varlık açısından ilk aka gelen örneğidir. Neden-sonuç, neden-etki biçiminde özetlediğimiz “nedensellik yasası” uyarınca, doğada ve nesneler dünyasında her bir “şey”, bir başka “şey”le ilinti içindedir. Yani Akdeniz’deki bir su damlasıyla, Sibirya’daki tek hücreli bir canlı arasında veya Etna Yanardağı’ndaki bir lav kütlesiyle, Ankara’da soluduğumuz hava arasında ya da Afrikalı bir annenin sağlık sorunlarıyla, Japonya’daki işsizlik sigortası arasında bir bağıntı; eski deyimle bir “illiyet” vardır.

İşte insan bilinci de bu “illiyet” yani nedensellik yasasına tâbi olduğu için, farklı insanların, farkı olduğu varsayılan bilinçleri, ortak ya da benzer “mantık”lar, ortak ya da benzer “matematik”ler kurarlar. Olağan ve sağlıklı insanların bilinçleri – başkaca kasıtlı bir niyet yoksa – benzer çağşımlar (associare/assoziation), benzer mantıklar etrafında anlaşmaya ve uyum sağlamaya elverişlidirler. “Aklın yolu birdir” şeklindeki özdeyiş bu yasadan güç alan bir ifadedir. Aslında kasıt olsa bile, olağan veya sıradan insanın, bilincinde, nesneler dünyasındaki neden-sonuç yasasına aykırı ilgiler kurabilmesi çok zor, neredeyse imkansızdır.

İlkokul çağlarında arkadaşlarımızla oynardık, ansızın:

- Bana bir renk söyle

- kırmızı

- bana bir meyva söyle

- elma

olgun yaşa geldikten sonra neden-sonuç ilişkisi kapsamında sağlıklı ve olağan bir bilinç “kırmızı”yı ve “elma”yı, kolaylıkla Havva, aşk, Cennet ve ilk günah’la ilişkilendirebilir. 

Anlaşılacağı gibi, bilincin doğal çağşımları ve olağan bağıntıları arasında, yaratıcılıkla ilgili hemen hemen pek fazla bir şey yoktur. Eksi bir zeminden, yaratıcılığın sıfır noktasına yükselmek, işte bu olağan ve çoğu insan tarafından kanıksanmış ilgi ve bağıntıların, yani “nedensellik yasasının” bilinç düzeyinde kırılabilmesi veya bozulabilmesiyle mümkündür. Fakat zor bir iştir bu. Çünkü, bardak tasarlayınca su, masa tasarlayınca sandalye, vb. ister istemez insan aklına üşüşür.

Gelgelelim, çok seyrek de olsa verili gerçekliğin dışına çıkabilen, verili “neden-sonuç” ilgisini bilincinde kırabilen insanlar vardır. Bunların önemli bir kısmını “psiko-patalojik” hastaların oluşturduğu söylenebilir. Fakat bütün dünyanın tanıdığı ve sanatta “Gerçeküstücülük” ve “Dadaizm” diye adlandırılan akımları temsil eden, André Breton, Hugo Ball, Tristan Tzara, Salvador Dali gibi isimler, nesneler dünyasındaki “neden-sonuç” ilgisini en azından imge düzeyinde kırarak veya bozarak, sıradan bilincin ilgi içinde tasavvur edemeyeceği, nesne, durum, olgu ve olayları resim, edebiyat gibi alanlarda birer sanatsal ifadeye dönüştürmüşlerdir. Bu şahıslar “psikotik” olmamakla(!) birlikte, ancak “psikotik” bir bilincin (ya da bilinçsizlik halinin) öngörebileceği eserler tasarlamışlardır. Yazdığı bir şiirde André Breton, bir at kafasıyla, varisli bir insan damarı’nı aynı ilgi içinde görebilmiştir. Tristan Tzara, Dadaizm’in manifestosunda bir gazete sayfasından makasla keseceğiniz sözcükleri, bir torbaya atarak, torbayı çalkalamanızı, sonra bu torbadan çekeceğiniz sözcükleri gelişigüzel yan yana ve alt alta dizerek olağanüstü güzel bir metin elde edeceğinizi söyler. Savador Dali’nin resimleri bu konuda en çok bilinen eserlerdir. Denizin uzaklara çekildiği bir çölde, bir masa ve masa üstündeki kuru ağaç dalına asılmış eriyen bir saat, sıradan insan bilinci tarafından kolay kolay tasarlanamadığı için, o Salvador Dalidir.

Ancak, birisi karşımıza bu tür bir tasarımla çıktığı zaman, açıkça itiraf etmesek bile, aslında bunu bizim de tasarlayabileceğimizi sanmamız, işin en ilginç yanıdır. Elbette tasarlayabiliriz. Ama onu tasarlayanın bu işe ömrünü adadığı gibi, bizim de ömrümüzü adamamız gerekir. O nedenle örneğin, ressamın altı ayda yaptığı bir resim, bir ömür artı altı ay, şairin bir ayda yazdığı şiir ise, bir ömür artı bir ay ediyor.

Bu sıradışı örneklere ulaşamasak bile, buradan kitesel şartlanmışlık zincirini kırabilmemize yardımcı olabilecek ipuçları ediniyoruz: Herkesin düşündüğünün, herkesin aklına gelebilenin ve moda eğilimerin şında şünmek. İlle de tersine değil, ama şında. Aykırı, marjinal ve zoraki yaratıcı olmak kaygısıyla, reklam ajansına balıkadam elbisesiyle gelmek gibi manyaklıkardan söz etmiyorum elbette. Ama yeri ve zamanı geldiğinde herkesin, ofis, büro, ajans diye konuştuğu ortamda “yazıhane” demek, herkesin CV (curriculum vitae) dediği şeye, ansızın “özgeçmiş”i yapıştırmak, yüksek yaratıcı etki göstermese bile, şimdilerde tuhaf bir etki gösterecektir. Tuhaf olan ardında soru bırakır ve soru bıraktıklarınız sizinle meşguldürler.     


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Oktay Taftalı Aramızda.

değişim, eğitim, yaratıcılık 1 Comment »

Profesyonellere yer verdiğimiz bu bölümde Sayın Oktay Taftalı bizlerle birlikte olacak. 

Oktay Taftalı şair, felsefeci, pedagog.

Haydarpaşa Lisesi’ni ve ardından 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Aynı Üniversite’de yüksek lisans yaptı, 1985′den itibaren Viyana Üniversitesi’nde felsefe çalışmalarına devam etti.

1980′den beri Üç Çiçek, Poetika, Düşler, E dergisi çevrelerinde yer aldı. Oluşum, somut, Yazko Edebiyet, Varlık, Sombahar gibi dergilerde şiir ve denemeleri yayımlandı.

İlk şiir kitabı Pembe Aralık 1986′da yayımlandı. Onu, 1993′de Suların Durulduğu Yerde Yalnız Askerler (şiir), 1998′de Kan Geleneği (şiir) ve Sivil Aşk Yoktur (toplu şiirler) adlı kitaplar izledi. Ayrıca Şiir Ahlak ve Estetik, Medya Çağında Düşünce, Emperyalizm, Ahlak ve Siyaset Üzerine Bir Uzun mektup, Batı Aydınlanmasının Sonu ve Yerli Düşünce diğer kitaplarıdır.

Oktay Taftalı, “Yaratıcı Aklın Sınırlarında” başlıklı yazısıyla yarın Kariyer Yolculuğunda…

Kaçırmayın.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Yaratıcılığı Körükleyen Çabanın Sürekliliğidir

yaratıcılık 15 Comments »

Hürriyet Daily News’da her Cuma Girişimcilik üzerine yazdığım yazılarımın yaratıcılık konulu olanlarında, yeteneği sürekli olarak kullanmanın gerekli olduğuna değindim.

Ayşe Arman’ın ünlü Fransız tasarımcı Phillipe Starcke ile yaptığı söyleşiyi okuyunca, yeteneğin nasıl başarıya döndüğü konusunda verebileceğim bir örnek daha bulduğuma sevindim. Lütfen sizlerde bu söyleşiyi okuyun.

Yaratıcılığı ortaya çıkartan faktörlerin başında, yaratıcı yeteneği inatçı bir süreklilikle kullanma geliyor. Sürekli çalışmak. Yeteneği pekiştirmek gibi birşey bu. İşleyen demir ışıldar sözü buradan geliyor olsa gerek. Bizler süslü püslü sözlerle yeteneği açıklamaya çalışırken, basit düşünmeyi becerebilenler, bunu çok daha kolay olarak anlatmışlar zamanında.

Yetenekli olduğunuzu düşünüyorsanız, yetenekli olduğunuz alanla ilgili çalışmayı sürekli tutun. Yani sabırla çalışmaya devam edin. Sabırlı olmak günümüzde çok zor. Yolladığımız bir emaile hemen cevap gelmediğinde telefonlara sarılıyoruz ve bir şekilde karşımızdaki insana ulaşmaya çalışıyoruz.  Böyle bir dünyadayız.  Nadir de olsa, bazı başarılar, bazı insanlara hızlı ve kolay geliyor olabilir. Benim okuduğum, gördüğüm, tanışğım kişiler ise hep bir çaba ve çalışma soucu başarıya ulaşş oluyorlar.  Bugün bizlere “kolay elde edilmiş” gibi gelen başarıların arkasında ise hep cesaret gerektiren çabalarla dolu geçmiş uzun yıllar yatıyor.

Starcke’a bakın bir. Gençliği, boş bir evin içerisinde yıllarca düşünerek geçiyor. Yoksulluk içinde yetişmiş ve kendi ifadesiyle hafif depresif geçen yılların hiç de kolay olmadığını anlatıyor. “Boş evin duvarları arasında hayatım düşünerek geçti. Gençliğim boyunca depresiftim…”. Bu günlerce, aylarca hatta yıllarca düşünmeyle geçen yıllar, ilerleyen dönemlerde başarılı tasarım çizgileri olarak karşımıza geliyor. 

Ayşe Arman’ın “hayatınızdaki dönüm noktası ne oldu?” sorusuna bakın Starcke nasıl cevap veriyor:

“Palavra bu dönüm noktaları filan. Yok öyle bir şey. Hep çalışmak lazım. Sonsuza kadar. “Bir şey oldu ve ben değiştim” gibi bir şey yok. Ben hep bu adamdım.”

Yeteneğinizi keşfetmeniz ve onu sürekli kullanmak için gereken çabayı, zor da olsa, gösterecek istikrara sahip olmanız dileğiyle…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Kişisel Marka Olmak!

liderlik, pazarlama, yaratıcılık 24 Comments »

Yazar: Yasemin Sungur

Kişisel marka günümüze ait bir kavramdır ve bizi geleceğe taşıyacaktır. Görünürlük, ulaşılabilirlik hızla artarken, kişiselleşirken ve kolaylaşırken önemi daha da artmaktadır.

Kişisel marka bilinci özellikle içinde bulunduğumuz dönemi de dikkate aldığımızda profesyonel yaşamda çeşitli görev ve amaçlarla yer alan kişinin yarattığı etki ile iz bırakma ve değer yaratma gücünü artırıyor. Markaların bile kişiye özel davranmasının söz konusu olduğu günümüzde kişisel marka çok önemlidir. Kişisel farklılıklar öne çıktıkça, kişinin başarı isteği ve azmi oldukça “kişisel marka” çalışmaları önemini artıracaktır.

Gelecek için çalışmaktır, kişisel marka.

Son yıllara kadar marka kavramı yalnız iş dünyasında konuşulur, tartışılırdı. Günümüzde toplumsal hayatın her alanında bir marka olma çabası başladı.

Marka olmak statü sağlıyor, yüksek ve istikrarlı kazanç anlamına geliyor. Seçilmek ve tercih edilmek anlamına geliyor. Kişisel marka olmak siyasette ve sivil toplum örgütlerinde de değerinizi artırıyor. Günümüzde her şey, ülkeler bile marka oluyor. Turizmde, dış ticarette başarılı ve dünya politikasında etkili olmanın yolunun ülkenin marka haline gelmesinden geçiyor. Sadece sanat, eğlence, politika ve iş dünyasında ki kişiler değil marka olmak isteyenler, birçok kişi kendi dünyalarında ve alanlarında “kişisel marka” olmak için çalışıyorlar.

Kişisel marka bugüne ait bir kavramdır ve bizi geleceğe taşır.

Kişisel Marka Nedir?

Kişisel marka olmak; istediğiniz kendiniz olmayı başarmak ve profesyonel yaşamınıza bunu aktarmayı başarmak diyebiliriz kısaca. Kişisel Marka, kişinin yaşamda sahip olduğu her şeyle; özü, sözü, imajı ile hedef kitlesine/müşterisine verdiği mesaj, yarattığı fark, kendine, işine ve ilişkilerine kattığı değerlere dayalı bir kimlik tanımlamasıdır. Öncelikle kendinizi ve özel farklılıklarınızı belirlemenize, sonra başarınızı bunlar üzerinden gerçekleştirmenizi sağlar.

Markanız; yeteneklerinizin, değerlerinizin ve tutkularınızın ifadesi olur. Kişisel marka, kendinize biçtiğiniz değerdir ve başkalarının, yani hedef kitlenizin kendinize biçtiğiniz değeri anlamasıdır.

Nasıl kişisel marka olunur?

Prensipleriniz marka değerlerini, karakteriniz marka kimliğini, görünüm ve imajınız logoyu, isminiz ise markanızı belirleyecek.

Yani her şey “SİZ” in sorumluluğunuzda. “SİZ”i, yani markanızı ortaya koymak için kullanacağınız, algılanmasını istediğiniz kişilik, marka kişiliğinizdir. İletişimin temel ilkesi olan 5N 1K’yı kişisel markanızı yaratırken bir pusula gibi kullanmalısınız. Markanızın öz değerleri, mesajı, kişiliği ve imajı sizin tanımını çok iyi bildiğiniz ve inandığınız “SİZ” olmalıdır.

“Kendimize odaklanmalı, sahip olduğumuz kaynaklarımız, içimizden çıkardığımız, geliştirdiğimiz özelliklerimiz ile güçlendirdiğimiz bir konumlandırma ile marka olmalıyız.”

Kariyer için çok çalışmak ve doğru işler yapmak yeterli değil sadece. Başarının yolu kendinizi bir çalışan olarak değil, bir marka olarak görüp, kendinizle ilgili algıları yönetmekten geçiyor.

Odaklanın.

Sadeleşin.

Görünür, anlaşılabilir ve ulaşılabilir olun.

Kendinizi bir kurumsal şirket markası olarak düşünün. Şirketin adı, sizin adınız “Ben A.Ş.”

Kendinizi nerede görüyorsunuz?

Kendinizi nerede ve nasıl görmek istiyorsunuz?

Markanızı güçlendirmek için neler yapmanız gerekiyor?

Beş yıllık bir dönem için kendinize bir kariyer/pazarlama stratejisi hazırlayın ve olası bir yol haritası çizin. Kişisel SWOT analizinizi çıkartın. Benzersiz yanlarınızı ortaya çıkartın. Uzmanlık konunuzu seçin. Kendinize yatırım yapacağınız alanları belirleyin ve planlayın. Gelişmesi gereken bilgi, beceri ve yetenekleriniz için harekete geçin. Kişisel isteklerinizi (motivasyonunuzu) besleyen kaynağı keşfedin. Kişisel ürününüz nedir? Ve ürününüzü geliştirecek yaratıcı çözüm önerileriniz nedir? Toplumsal sorumluluk alanınız nedir?

Markalaşın. Satılan değil, alınan şey markanız olsun. Yaşamda başarılı olmak istiyorsanız, kendinizi bir marka olarak kabul edin ve buna göre davranın.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Girişimci İnsanı Girişimci Yapan Sebepler

girişimcilik, yaratıcılık 18 Comments »

Girişimcilik konusunda çok şey yazılıp çizildi.  Girişimci kimdir, nedir? Girişimci olunur mu doğulur mu? Girişimci olmak için gerekenler nelerdir? MBA yaparak girişimcilik öğrenilebilir mi? Daha bir dolusu…

Her hafta Cuma günleri Hürriyet Daily News’da Girişimcilik başğı altında yazdığım yazıları takip edenler, bu hafta 13 Şubat 2009 günü çok ilginç bir yazıyla baş başa olacaklar. Onları girişimcilik konusunda yapılan bir araştırmanın sonuçlarıyla buluşturuyorum. 

University of Virgina, Darden School of Business’de girişimcilik dersleri veren Prof. Saras D. Sarasvathy girişimcileri girişimci yapan karakteristik özellikleri, davranışları, huyları “Effectual Reasoning” adını verdiği bir kavramla açıklıyor.  Benim şimdiye kadar rastladığım en anlamlı ve mantıklı açıklamalardan… Dökümanı okumanızı öneririm ama kısaca Sarasvathy’nin dediği şu:

Geleneksel eğitim modelleri, MBA programları, verilen bir hedefe nasıl gidileceğini öğretiyor. Sarasvathy bu tip düşünce ve hareket tarzını “Casual Reasoning” olarak ifade ediyor. Oysa, girişimci kişiliklerde tam tersi bir hareket kabiliyetinin ve güdüsünün olduğunu vurguluyor. Girişimciler bilinmeyeni yaratmaya odaklanmış kişiler. Yani, ellerindeki araçlarla, bilgi ve yetenekleriyle neler yaratabileceklerini düşünen ve düşlediklerini gerçekleştirme gücüne sahip kişiler girişimciler.  Önemli dört karakteristik özellik olarak da hayal gücü (imagination), spontanlık (spontaneity), risk alabilirlik (risk taking) ve satış yetisi (salesmanship) gerekli diyor.

Hayal gücü deyince, aklıma yaratıcılık geliyor benim. Bu yüzden, sizi Sir Ken Roberts ile tekraradan baş başa bırakmak istiyorum. Yaratıcılık üzerine yaptığı bu ilham verici konuşmasının girişimci ruhunu körüklemek isteyenlere de cesaret vereceğine inanıyorum. 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Büyüklüğün Getirdiği Körlük

değişim, pazarlama, yaratıcılık 5 Comments »

Profesyonellerin Kariyer Yolculuğu

Yazan:Uğur Özmen,  Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi 

Serbay ile “Diğeri gibi düşünmek” isimli yazının yorumlarında yazışırken aklıma geldi.

Henüz 1990’a gelmemiştik. Yapı Kredi sonradan girdiği kredi kartı pazarında hemen liderliği ele geçirmişti. Sanırım liderliği sürüyor. 

Beymen “kendi mağaza kartını” (private label card) çıkarmak istedi. Banka adına görüşmeleri ben sürdürüyordum. O sıralarda günde 3 – 4 bin kişi Yapı Kredi şubelerine kredi kartı almak için başvuruyordu. Kendimizce hesapladık. Marka kartı çıkarmak için kredi kartı altyapısını ne kadar değiştirmeliydik?… Bunun maliyeti ne idi?… Burada yazabileceğimden çok daha fazla ayrıntıyı gözden geçirdik. Sonunda OLUMSUZ yanıtladık.

Bir süre sonra Adidas bizden benzer bir “marka kartı” çıkarmamızı istedi. Yanıtımız yine OLUMSUZ oldu.

Bir iki sene sonra Boyner grubu BENKAR’ı yarattı. Arkasından Cankurtaran Grubu CANKART’ı yarattı. Her ikisi de birçok markanın kartını çıkardılar. Kredi kartının taksit yapmaması da işlerini kolaylaştırdı. Yıllarca bankaların korkulu rüyası olan Advantage kartın doğmasını sağlamış olduk.

Bankalar, marka kartı işine ancak 1997’de eğildiler. Yine kişisel reklam kokacak ama, onu da ilk ben tasarladım. Şu anda Türkiye’de tüm kartlar taksitli ise, bunu başlatan Taksitcard’dır. Taksitcard fikrini de ben ortaya attım. Önemli olan nokta şu: Eğer ikibuçuk yıllık bir dönemde pazar payı %0.2 olan bir firmada çalışmasaydım ve iş hayatıma Yapı Kredi’de devam etmiş olsaydım, belki de Taksitcard’ı çıkaramazdım.

Büyük kurumlarda çalışıldığı zaman, kurumsal bakış açısı sadece iyi yönleriyle değil kötü yönleriyle de insana egemen oluyor. Kariyer Yolculuğu’nda sıkca bahsedildiği gibi, innovasyon’u bizzat kurumsal kültür engelliyor. “Böyle iyiyiz. Sektörün lideriyiz. Demek ki en doğrusunu biz yapıyoruz.” düşüncesi, en alttan en üste herkesi kavrıyor. Mevcut durumun aslında geçmişin bir yansıması olduğu, gelecek için birşeyler yapılması gerekiği konusunda üst yönetimler kolay ikna edilmiyor. (Bu duruma, tahmin modelleri eğitimi’nde “dikiz aynasına bakarak araba kullanmak” diyoruz.)

Sonra büyük kurumlar, küçük oluşumlar karşısında bile yeniliyor.

Uğur Özmen’in Diğer yazıları:

Değişime Uyum Eğitimi

İşini İyi Yapmak  


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Uyum ve Yaratıcılık Bir Arada Olabilir mi?

psikoloji, yaratıcılık, yönetim 13 Comments »

İş ilanlarında adaylarda aranan tipik yetkinliklerden biri de ‘iyi iletişim’ sahibi olunmasıdır. İyi iletişim nedir? Çıkarların korunabilmesi için gösterilen diplomatik aktivitelerin toplamı?

Geçen yıl, Türkiye’nin önde gelen kurumsal holdinglerinin bir tanesinin İnsan Kaynakları Direktörüyle sohbet ediyorum. Bana şöyle diyor: ‘Benim insan ilişkilerim pek iyi değildir. İnsanlara kolay ısınamam. Bu şirkettekiler ben geldiğimde beni aralarına aldılar ve onlara ısınmamı sağladılar.’

Düşünüyorum.

Öyleyse bir insanın İnsan Kaynakları Direktörü olabilmesi için gerektiğini düşündüğümüz en önemli özelliklerden biri olan ‘iyi insan ilişkileri ve yönetimi’ belki de o kadar önemli değil! Diğer özelliklerinizin ağır basması bu eksikliğinizi kapatmaya yetebiliyor.

Düşünüyorum.

En başarılı yada yaratıcı insanların uyumlu ve iyi insan ilişkilerine sahip insanlar olduğu konusunda bir kanıt yok. Bu durum sadece takımla uyumlu çalışmayı sağlayan faktörlerden biri. Oysa ki genelde CEO düzeyindeki üst düzey yöneticilerin narsist olduğu doğrultusunda oldukça yüksek sayıda yazı ve çalışma mevcut. Narsistlerin uyumlu olduğunu söyleyebilir misiniz?

Türkiyedeki kurumların ‘uyuma’ takmış olmalarının onları inovasyon yaratmaktan oldukça uzaklaştırdığına olan inancımsa giderek kuvvetleniyor. Çünkü uyum sadece takım oyuncusu olmanın çok ötesinde, organizasyonel uyum ve bürokrasiyi beraberinde getiriyor. Kişisel görüşüm, kurumların takım oyuncusu yaratmaya yönelik workshoplar organize etmekten vazgeçip, farklı kişiliklerin tanımlanmasına ve takımların bu kişisel farklılıkları farkedip birlikte çalışabilme yollarını aramasıyla mümkün. Takım oyunu workshoplarının davranışsal değişimi sağlamadığına yönelik araştırmalar mevcut.

Dolayısıyla tavsiyem, MBTI, Kai veya benzeri bireysel ‘eğilimleri görmeyi sağlayan’ testleri daha önce almadıysanız almanız. Şirketlerinizi de motivasyon workshopları yapmaları yerine bu tip eğitsel çalışmalara teşvik etmeniz. Çalışma ortamınızı sadece uyumlu ve boyun eğen insan topluluklarıyla donatmak yerine farklılıklarla başa çıkabilen, farklılıkları kabullenebilen ve böylece yaratıcılığı öldürmeyen organizasyonlar oluşturabilesiniz.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Her Şirket Yaratıcı Yetenekleri Arıyor, Ama Çoğu “Standart” Sistemlerle İşe Alım Yapıyor!

girişimcilik, iş arama, yaratıcılık 21 Comments »
Bu bir paradox olsa gerek.
 
Hemen hemen her şirket “yetenekli insan” arayışından bahsediyor. Sonra buldukları bu cevherleri “elde tutmak için” yaptıkları çalışmalardan söz ediyor… 
 
Mesela, yetenekli insan arayışını artık teknolojiden anlayan insan kaynakları uzmanları online database’ler oluşturarak yapıyor. Siz CV bilgilerinizi giriyorsunuz. Onlarda database’lerinde kriterlere göre CV arıyorlar.
 
“27 yaşında”
“elektronik mühendisi”
“iletişimi güçlü”
 
50 adet aday database’de sıralanıyor. Sayıyı daha da aza indirmek için–yada başka değişle, en yetenkli! olanları bulmak için, kriterleri artırarak aramaya devam ediyorlar. Böylece en yeteneklileri sıralamış oluyorlar. 
 
Yetenekli, yaratıcı insanların çoğunun statükoculuktan hoşlanmadığını biliyor muydunuz? Çoğunun, grup düşüncesinin tam tersini düşünmeye meyilli olduklarını? Ya da yönetilmekten hiç hoşlandmadıklarını? Araştırmalar böyle söylüyor bize yaratıcı kişilikler hakkında. 
 
Genelde şirketler kurum kültürlerine uygun insan almaktan bahsederler. Ama bakın size tam tersi bir örnek! Danske Bank kendi çalışanlarıyla ilgili yaptığı bir kişilik envanteri sonucu şirket çalışanlarının bireysel etkinliklerini artırmak için, kurum kültürünü elemanlarının kişiliklerine  göre adapte etme yolunda çalışmalar yapıyor.
 
Şaka gibi değil mi?
 
Büyük ölçekli şirketlere baktığınızda uygulamalara bir bakalım: belli saat aralıklarınla işe gelmelisiniz çünkü sıkı kontrol altındasınız. Bürokratik birçok izin, usul, biçim, kurallarla boğuşmaktan, kendi işinizi yapamaz olursunuz. Sonuç olarak da yeteneklerinizi ortaya döküp “yaratıcılığınızı” ortaya çıkartmanız beklenir. Yetenekli olan, yaratıcı olan insanların kendi işlerinin sahibi olmayı tercih etmeleri de bir rastlantı olmasa gerek. Örneğin Richard Branson. Örneğin Steve Jobs.  
Amerika’da yaratıcı kişilerin yaşamayı seçtikleri bölgeler bile belli. Kaliforniya’da birçok şirkette “yaratıcı grupta” çalışanların işe geliş gidiş saatlerinin olmadığını biliyor muydunuz? Ya kıyafet kurallarının olmadığını? 
 
Bana bu ilginç bir paradox gibi geliyor. Bir yandan yaratıcılık büyük bir övgüyle ağzımızda sakız, diğer yandansa her gün biraz daha istenen kalıplara sığdırmaya çalıştığımız çalışanlar toplumu. 
 
Bana kalırsa, yaratıcı olmak demek, her zaman kuralları yıkmak anlamına gelmiyor. Yukarıda, database’ler ile işe alım yapan şirketlerin metodlarından bahsettim. Kiminiz, CV yollamadan, farklı yollardan kendinize iş bulmayi denemeyi terch eden bir kişilik olabilirsiniz. Kiminizde her yolu denemeye açık bir yapıya sahip olabilirsiniz. Örneğin yaratıcılık gerektirmeyen, sadece kuralları olan bu online iş başvuru sistemlerinin nasıl çalıştığını öğrenirseniz, CV’inizin belirli kelimeler arandığında ilk ele gelen CV olmasını sağlayabilirsiniz. Burada da yaratıcılığınız yada yeteneğiniz değil, aklınızı kullanmanız size iş görüşmesi kaptırabilir…
 
Sizi yaratıcılıkla ilgili çok beğenerek izlediğim bir video ile başbaşa bırakmak istiyorum… 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in