Sezgi ve Mantık Ikilemi

değişim, eğitim, psikoloji, yetenek 14 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

Hayatta karşılaştığımız kimi sorunlara çözüm ararken, sorunun önemi ve karmaşıklığı oranında kılı kırk yardığımız, günlerce sağa sola danıştığımız, tasarımlar, planlar yaptığımız ve buna rağmen istediğimiz neticeyi alamadığımız olmuştur.

Türlü çeşitli mantıklar geliştirerek, olabildiğince “rasyonel” olmak gereğine inandığımız çözüm üretme/arama süreci esnasında, çoğunukla “içimizdeki bir ses”in de bize eşlik ettiğine tanık oluruz. Ancak akılcılığın ve mantığın bir önyargı şeklinde itibar gördüğü “Aydınlanma Çağı”nın ve modernizmin değerleriye yetişmiş birey, bu “içinden gelen ses”e itibar etmeyi çoğunlukla bir gurur meselesi olarak algılar ve ondan kaçınmaya çalışır.

Henüz açıkça tanımlanamadığını varsaydığımız ve o nedenle pek itibar etmediğimiz “içimizden gelen ses”, arzu edilmeyen bir sonuçtan sonra “keşke o sesi dinleseydim” türü yakınmalarımıza da konu olur. Ancak akıl ve mantıkla kutsanmış modern zamanlarda, bu iki unsuru esas almayan davranışların “duygusallık” genellemesiyle itham edilmesi, bizi bir sonraki benzer süreçlerde de ikircikli kılar.

“Duygusal” davranmayı gururuna yedirememek, modern insanın başlıca açmazlarından birisidir. Oysa duyu (impression), duygu (sentiment) ve sezgi (intuition) gibi yetilerden kaynaklanan veriler olmaksızın, aklın ve mantığın olgunlaşması, etkinlik göstermesi zaten mümkün değildir.

Bu yetiler arasında, insana ayrıcalıklı bir bilgi türü sunan sezginin önemi üzerinde durmak gerekiyor:

“Bilginin iki şekli vardır: bilgi ya sezgi bilgisidir veya mantık bilgisidir: ya fantaziden doğan bilgidir veya zihinden; ya bireysel olanın bilgisidir veya tümel olanın; ya tek tek nesnelerin bilgisidir veya onların birbirleriyle olan ilgilerinin bilgisidir; bilgi, bütünüyle ya imgeleri veya kavramları meydana getirir.”

Aslında üzerinde fazlaca düşünmesek, itiraf etmesek bile, basit gündelik hayatımız, “içimizdeki ses” yani sezgi bilgisi tarafından yönetilir.

İnsanın tek tek nesnelerle, tek tek insanlarla, tekil olgu ve olaylarla ilgi içinde edindiği deneyimler, genel bir imge ve tasavvur dünyası oluşturur. Evden alışveriş için pazara gidinceye dek geçen süre içinde, onlarca şey düşünürüz. Ancak eve döndüğümüzde düşündüklerimizi alt alta yazmayı deneyelim, belli başlı birkaç şey dışında hiçbir şey hatırlamadığımızı veya hatırladıklarımızı kolay kolay yazıya dökemediğimizi, ifade etmekte güçlük çektiğimizi göreceğiz. Oysa bu süreç boyunca zihnimizin bir takım şeylerle meşgul olduğuna kuşku yoktur. Fakat bu alışıldık, basit ve olağan süreç boyunca, zihnimizi kimi mantıki ve kavramsal unsurların yanısıra, ağırlıklı olarak meşgul eden ve eylemimizi asıl yöneten başka bir takım unsurlardan söz etmek gerekir.

İşte kendi halindeki gündelik olağan eylemimizi yöneten, yönlendiren ve ifade etmekte güçlük çektiğimiz bu unsurlar, sezgi bilgisinin sunduğu genel ve kapsayıcı imgelerdir.

Sağır ve dilsizlerin nasıl düşündükleri üzerine ünlü bir polemikten yola çıkarak, insanın sadece dilde ve sözcüklerde ifade bulan kavramlarla değil, aynı zamanda imgelerle düşündüğünü söyleyebiliyoruz. Demek ki, mantığın verisi olan kavramların yanısıra, sezginin eseri olan imgeler de, düşüncenin unsurları arasında yer alıyorlar. Ancak imgeleri ifadeye dönüştürülebilmek, kavramları ifade etmekten daha zordur ve yine sezgisel bakımdan ayrıcalıklı bir yetenek gerektirir.

Biz sayısız kez pazara gidebiliriz, ancak bir “pazar yeri” imgesini ifade edebilmenin zorluğunu ayrımsamak için Bernardo Belotto’nun, “Pirna’da Pazar Meydanı” tablosuna göz atmamız yeterlidir. Benzer bir pazar yeri imgesini yazıyla ifade etmek, tezgâhlardaki çeşitli meyve ve sebzelerin kokusunu, insanların koşuşturmasını, kalabalığın, başka hiçbir gürültüye benzeterek tarif edilmesi mümkün olmayan uğutulsunu yazıya dökmek çok daha zordur.

Oysa, söz konusu olan yıllardan beri bildiğiniz, tanıdığınız sıradan bir pazar yeridir.

Ama bu bilme ve tanıma sezgisel-imgesel bir tanımadır ve olağan sıradan eylemimiz bu sezgisel-imgesel bilgi tarafından yönetilmektedir.

Aynı şekilde: pratikte boş bir kovayı kuyuya indirip, su doldurduktan sonra yukarı çekmeniz birkaç dakikanızı alır. Böylesi bir eylemin pratikte size çok basit gelmesini sağlayan, eyleminizi yöneten sezgi bilgisinin sunduğu imgenin gücüdür. Binlerce yıllık “kuyudan su çeken insan imgesi.” Bu imgenin gücünü ve bildirdiği bilginin kapsamını anlamak için, çıkrığın gıcırtısından, kuyunun ağzında ve ipin ucunda yerçekimine karşı salınan kovadan başlayarak, söz konusu eylemi iki sayfa A4 olarak yazmayı deneyebilirsiniz.

Demek ki, sezginin sunduğu imgesel bilgi sayesinde, gündelik olağan hayatı kolayca sürdürmemiz onun basitliğini değil, bilakis olağanüstü gücünü gösteriyor.

Eğer bu bilgi hakikaten basit bir bilgi olsaydı kolayca ifade edebilebilirdi. İşte yine bu nedenle, hayatımızın en basit ve en olağan gibi görünen ilgileri, ifade edilmesi en zor olan ilgilerdir.

Bu ilgiler sadece bizimle nesneler bakımından değil, bizimle öteki insanlar bakımından da benzer özellikler gösterir. Örneğin, iş yerinde, komşuluk veya arkadaşlık ilişkilerinde, muhatabınızın sizi rahatsız eden gündelik davranışlarını, ona basit bir kaç cümle ve davranış taklidiyle, neşe ve sezgisel samimiyet içinde ifade etmek varken, en mantıklı çözümü aramak gerekçesiyle, aylarca karın ağrısı çektiğiniz halde, tek bir cümle edemeden, bu duruma katlanmak zorunda kalabilir ya da “mantık”a rağmen, tam tersi umulmadık çatışmalara yol açabilirsiniz.

Sezgisel olarak edinilen bir dış etkiyi, mantıksal olarak açıklamak ve gerekçelendirmek mümkün olmadığı için, retorik, psiko-drama, autogenes training gibi, sonuçta ilişki biçimlerinde sezgisel ifadeyi güçlendirmeye yarayan tekniklere ve bunların eğitimine gerek duyulmaktadır.

Modernizmin, sezgi bilgisini gündelik hayat ve insan ilişkilerinde teorik olarak görmezden gelmesi nedeniyle ortaya çıkan olumsuzluklar, yine modernizm tarafından “hasarın giderilmesini” amaçlayan kârlı bir endüstriye dönüştürülmüştür. Böylece, aslında her insanda doğal olarak ve doğuştan mevcut yetenekler, önce insana unutturulmakta, sonra para karşılığı çeşitli eğitimlerle yeniden kazandırılmaktadır.

Oysa, Fidel hangi liderlik kursuna katılarak Fidel olmuştur?

Ya da Scott Fitzgerald örnek yaşam kalitesinin sırlarını keşfederken hangi “coach”a danışştır?

Aslında sezgi bilgisinin gündelik yaşam pratiğinde son derece geniş bir kabul gördüğüne kuşku yoktur, fakat bunu söylem alanına taşınması gerekiyor. Çünkü: “Çok eski ve herkes tarafından itirazsız olarak kabul edien bir zihin bilgisi bilimi vardır: mantık. Fakat sezgi bilgisi bilimini hemen hemen kimse hoş görmez veya yalnızca pek az kişi tereddüt ederek ona karşı hoş görürdür. Mantık bigisi aslan payını almıştır; [...]

O nedenle, bize sorulduğunda, çocuk yetiştirmekten, alışveriş kültürüne, iş yaşamından, arkadaşlık ilişkilerine dek, çoğumuzun, makul, mantıklı ve “rasyonel” bir yaşam peşinde olduğumuzu vurgulamamız, gönüllü bir yanılgının ifadesidir.

Gönüllü olarak bu yanılgıyı kabullenmenin altında, hayatımızı akıl ve mantık ötesinde bir bilginin yönlendirdiğini itiraf etmenin, sanki başkalarında güven kaybına yol açacağı kaygısı yatmaktadır.

Oysa en başarılı politikacıların, politikanın bir mantık bilimi şeklinde öğretildiği siyasal bilgiler fakültelerinden yetişmediğini, en başarılı tüccarların, yine ticaretin mantık bilimi kapsamında bir bilim olarak öğretildiği akademilerden mezun olmadığını gösteren sayısız örnek, bize sezginin gücünü kanıtlamaktadır. Çünkü hayatın bu ve bir çok alanında “içindeki sesi” dinleyenler, okullarda, kurslarda öğrendikleri mantıklı şeylere kulak verenlerden daha fazla şey becermişlerdir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Yaratıcı Yeteneklerle Baş Edebilmek Zordur

yaratıcılık, yetenek, yönetim 12 Comments »

Birkaç gün önce Yasemin Sungur, friendfeed’de bir soru sormuş: Anlamlı iş ne demek?

Bana göre anlamlı iş, yaratıcılığınızı mümkün olan en yüksek seviyede kullanabilmeniz ve bu sebeple de yaptığınız işten tatmin duymanız anlamına geliyor. Yaratıcılığı kullanmak, sürekli kolay ve yapabileceğimiz işlerin içerisinde kalmadan, bizi zorlayan işlere el atma sorumluluğunu üstlenme cesareti gerekiyor.

Bir yönetici olarak üzerimize düşen görevlerden biri de bireylerin yaratıcı/yetenekli oldukları alanları belirleyerek, onların bu yeteneklerini daha fazla kullanmalarını sağlayabilmek.  Bu konuda üstün başarılı olduğunu düşündüğüm birkaç yönetici ile çalışma ve onları yakından gözlemleme fırsatım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum.  Kitaplardan da okuyarak öğrenebiliriz elbet ama önünüzde ideal rol modellerin olması çok büyük bir avantaj.  Size de gözlem yapmanızı öneririm—yönetsel farklılıkları anlamanıza ve böylece işinizi daha etkin yapmanız adına sizlere kazandıracağı fayda açısından…

Yaratıcı yeteneklerle baş edebilmek pek de kolay değil aslındaKendine güvenli ve yeteneğinin farkında olan ancak henüz kariyerinin başlarında ki bireylerin beklentileri bazen yönetimlerin verebileğinden daha yüksek olabiliyor.

Yeteneklerden bahsedildiğinde Gen Y akla geliyor nedense. Oysa bu her kuşak için geçerli bir kavram. Bu bağlamda Gen Y hakkında oldukça negatif yazılar olmasını da üzücü buluyorum, çünkü bu kuşak iş dünyasında istenen değişimi getirme cesaretine sahip.  Hangi dergiyi açsam, Gen Y’ların hızlı kariyer basamaklarını çıkmak istemesinin yarattığı sorunlardan, sık sık iş değiştiriyor olmalarının zararlarından, her işi yapmaktan kaçındıkları için yaşanan problemlerden yorgun bir dille söz ediliyor.

Kariyer basamaklarını hızlı çıkmak istemekte bir sakınca yok. Birey bulunduğu pozisyon için hazır değil ama bunu istiyorsa yönetimlerin yılgınlığı doğrudur. Bunun ötesinde yükselme isteği bir motivasyondur ve doğru yönlendirildiğinde harikalar yaratır.

Evet, belki diğer kuşaklar daha sabırlıydı, ne denirse onu yaptı, bekledi, sabretti.  Ancak bakın günümüz çocuklarını yetiştirenlere… artık 2 yaşındaki çocuklara müzik dersleri verilmeye başlanıyor, ritim duygusu ve zekası gelişsin diye… bir iki aktivite değil, birkaç aktiviteyi birlikte yapıyorlar 5-6 yaşına geldiklerinde: yüzme, bale, at binme, koro… ve daha neler neler.

Bu devir ayrıca hız devri. Beklentileri yanlış ya da korkutucu değil Gen Y’in. Zamana uygun beklentiler içinde olduklarını söylemek yanlış olmaz, değil mi? Değişime ayak uydurması gereken kuşak belki de onların ki değil?

Sık sık iş değiştirdikleri de doğru ama Gen X ya da Baby Boomer kuşakları farklı mı?

Arada istisnalar her zaman olmakla birlikte çoğunun ortalama her 3 yılda bir iş değiştirdiğini görebilirsiniz. Öyleyse, Gen Y yeni bir keşif yapmıyor. Kendi çıkarları doğrultusunda atılması gereken en doğru adımları atıyor.  Hepimizin istisnasız her gün yaptığı gibi… Yaptığımız her seçim, kendimiz için en doğru olduğuna inandığımız seçimdir.

Her işi yapmaktan kaçındıkları da doğru. Bu durum şirketlere sorun getiriyor gibi gözükse de aslında mesleki uzmanlaşmaya geçişi netleştiriyor.  Web tasarımcısından hem içerik hazırlaması, hem tasarım yapması hem de program kodlaması istenirse, böyle bir yeteneği bulmak çok zor.  Bulduğunuzdaysa fiyatı doğal olarak yüksek oluyor ama bunu da her şirket ödeyemiyor. Her işin bir ustası olması güzel bir durum! Bu zaman zarfında da yönetimlerin sancılar çekiyor olması kaçınılmaz. Ama bu sancılar gerekli ve daha efektif bir yönetimi de beraberinde getirecektir.

Her insan yaratıcıdır. Her insan yaratıcı yeteneğini ne derece kullanmak istediğine dair bir eğilim gösterir. Yaratıcılık beğenilen bir reklam kampanyasına imza atmakla sınırlı da değil. Yaratıcılık, aynı zamanda işletmesel sorunları görebilme ve bu sorunlara çözüm bulabilmek için bir dizi girişimleri ele alabilme özgürlüğüdür. Özgürlük diyorum, çünkü sorunları fark edebilme ve onları değiştirebilmek için heyecan duymak bu yönde bir güdüdür. Genelde iki durum söz konusu olur, ya sorunlar görülmez ya da görülen sorunlar bir şekilde ele alınmaz.  Eğer sorunları fark ediyorsanız ve onları çözebileceğinize güvenciniz tamsa zaten bir adım öndesiniz.

Sorunları çözebilme girişimi ise zorlu bir süreçtir. Bazen uzun zaman ister, sabır ister, şirketin o sorunu çözebilmek için gerekli olgunluğa (yönetsel-stratejik ve kaynak bakımından) sahip olmasını ister. Yaratıcı yeteneklerle baş edebilmek işte bu yüzden zorludur, çünkü şirketi geliştirmek için sadece fikir değil ayrıca çözüm önerisi de sunarlar. Boş vermektense sistemleri geliştirmek için ikna yöntemleri ararlar. Hantal ortamlarda nefes almakta zorlanırlar.

En güzeli de, yaratıcılıklarını her daim kullanabilecekleri platformlar keşfederler.  Bilirler ki, anlamlı bir iş için tek bir noktadan tatmin beklemek anlamsızdır zira hayatlarının her noktasında yaratıcılıklarını pekiştirdikleri üretkenlik kırıntıları vardır.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Kariyer Endişesiyle Dolu Yaşamlar

değişim, kariyer, yetenek 13 Comments »

Hayatının bir döneminde kariyer endişesi yaşamamış bir profesyonel yok.  Günümüzdeyse, istediğimizi elde edebilmek ve edemeyecek olmamız ihtimaliyle yaşadığımız yoğun bir kariyer endişesi de söz konusu. 

Alain de Botton, her zaman olduğundan çok daha fazla kariyer endişesi yaşıyor olduğumuzun altını çiziyor. Olmak istediğimizle olabildiğimiz arasındaki fark büyüdükçe, endişelerimizin de arttığını belirtiyor. TED’de yaptığı bu muhteşem konuşması bizleri 20 dakikalığına gerçeklerle başbaşa bırakıyor. 

 Alain de Botton, kariyer endişelerimizin ilk sebebini “snoblar” tarafından çevrelenmiş olmamıza bağlıyor. Snobu şöyle tanımlıyor:

“Sizin hakkınızda küçük bir bilgi elde edip, bu bilgiyi tüm kişiliğiniz hakkında yargıya varmak için kullanan kişi”. 

(Buradaki yazıda olduğu gibi hangi liseden mezun olduğunuzu sorarak kim olduğunuz hakkında yargıların oluşmasına benziyor.)

Günümüzde en büyük snobluğunda “ne iş yaptığımızla” ilgili olarak ortaya çıktığından bahsediyor. Yaptığınız iş ve ünvana göre sizi değerlendirip, sizinle konuşmaya devam edip etmeyeceklerine karar veren bir dolu snobun hayatımıza negatif etkisinden bahsediyor.

Endişelerimizi yaratan sebeplerden bir diğerinin de, paradoxal bir şekilde, bizim için hoş olan bir duygu olması. Bu duygu “kariyerimizde başarılı olacağımıza yönelik duyduğumuz ümit.”

Bize sürekli söylenen şey “istediğimiz herşeye sahip olabileceğimiz ve istediğimiz her şeyi başarabilecek kapasiteye sahip olduğumuz.”

Hemen hemen her kaynak bunu pompalıyor.

Bu elbette çok güzel bir duygu ve bizlere “eşit olduğumuz” hissini de veriyor.  Bu da elbette beklentilerimizi artırıyor: istediğimiz pozisyona ulaşabilmenin hepimiz için mümkün olduğuna inandığımızdan, bu beklenti gerçekleşmediğinde bizde huzursuzluk yaratıyor.

Eşitlik duygusu yaratan birçok şey de var giyim kuşamımızdan tutunda nerelerde tatil yaptığımıza kadar. Ama eşit olmak istesek de bir türlü eşit değiliz.

Temelde hepimiz eşit olsak da hepimiz modern toplumlarda tabu olan “özenmek” duygusuna sahibiz. Birbirine benzeyen insanlarda özenme duygusu daha yoğun yaşanıyor. Örneğin iki kişi yaş, özgeçmiş, kariyer ve özdeşleştirme açısından ne kadar birbirine yakınsa, özenme duygusu o derecede artıyor. Eğer enerjin varsa, bir iki firkin varsa herşeyi başarabilecek olduğumuza inandırılıyoruz.

Bu noktada meritokrasi’nin varlığı ortaya çıkıyorMeritokratik toplumlar, yeteneğin, enerjin ve azmin varsa, istediğin herşeye sahip olabileceğini öğütler. Buna inanırsan, en yükseğe tırmanabilirsin. Acı olan şu ki, buna inanıyorsan, o zaman, zincirin en alt kademesindeysen, orada olmayı hak ettiğin için orada olduğuna da inanırsın. Yeterince yeteneğin, azmin ve zekan olmadığını düşünürsün. Yukarı tırmanamadıysan, başarısızlığı hak ediyorsun demektir. Yukarıya çıkmak yetenekse, çıkamamak da yeteneksizlikle özdeşleşiyor. Bu da başarısızlığı çok daha acı ve kaçınılası yapıyor. 

De Botton, bir toplumun gerçek anlamda merikokratik olmasının mümkün olmadığına değiniyor, çünkü hayatta bir dolu tesadüfler mevcut. Hastalıklar, ölümler, kazalar gibi…

Eskiler, başarılarında “şanslı” olduklarını dile getirirlerdi. Oysa şimdi, başarılar hep “kendi çalışma ve gayretlerimiz sonucu oluyor” diyoruz. Eskiden tanrılara tapılırken, artık insanlara tapar olduk. Kendimizi yücelttikçe yücelttik. Bakıyoruz, gelişmiş bireysel toplumlarda intihar oranı en yüksek. Sebebi ise, başarılarında “kendinlerini sorumlu tutup” başarısızlıklarında da “kendilerini sürekli sorumlu” tuttup, başarısızlığı kişisel aldıklarından kaynaklanıyor bu durum.

Doğaya yönelişimizde işte bu yüzden: kendimizden, içimizdeki trajediden ve rekabetçiliğimizden kaçmak.

Kısaca kendiniz için başarının tanımını yapmanızı ümid ederim. Hayatta her konuda başarılı olmak mümkün değildir. Her kazanç bir kaybı beraberinde getirir. Her erdemli kişi bilir ki, başarı ve başarısızlık elele hareket eder…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in