Yazan: Oktay Taftalı
Doğum ve ölüm, insanın olabilecek en bireysel iki eylemidir. Başkalarıyla eş zamanlı doğsak veya başkalarıyla eş zamanlı ölsek bile, hepimiz sadece kendi doğumumuzu ve kendi ölümümüzü “yaşarız”. Ancak doğum ve ölüm arasında geçen zaman; yani “ömür” başkalarıyla paylaşılan, başkalarıyla birlikte ve kimi zaman başkalarına rağmen birlikte sürdürülen bir eylemdir.
Bu nedenle Aristoteles insanı “toplumsal bir hayvan” (zoon politikon) olarak tanımlıyordu. Tabiatta, kartal, sırtlan vb. yalnız yaşayan hayvanlar olduğu gibi, arılar, karıncalar, maymunlar gibi koloniler halinde yaşayan ve kendi aralarında toplumsal bir düzen ve hiyerarşi tesis edebilen hayvanların da varolduğunu biliyoruz. Dolayısıyla insanın toplumsal bir varlık olması onun tabiatına ilişkin bir veri olarak düşünülebilir. Eğer biz “münzevi”nin sıradışı ruh haline sahip değilseniz, Erciyes’in zirvesinde veya Istranca’ların derinliklerinde yalnız yaşayamazsınız. İnsanı sevmeseniz bile, ona mecbursunuz.
Genetik psişik verileri uzmanlarına bırakırsak, hepimiz, aileden itibaren, okul, mahalle, askerlik, iş hayatı, vb. toplumsal çevrelerin uzun yıllar boyu bize yaptığı katkılar sayesinde belli bir kimlik ve kişilik ediniriz. Yine bu bağlamda Marks, insanı “toplumsal ilişkilerinin bir bileşkesi” şeklinde tanımlıyor. Eğer bizi biz yapan şey toplumsal ilişkilerimizin bileşkesiyse, içinde bulunduğumuz toplumsal çevrenin bizim için önemi tartışılmazdır.
Bugün, insana kapsayıcı bir bakışla yöneldiğimizde, onun “biyo-psiko-sosyo-kültürel ve tarihsel” bir varlık olduğunu söyleyebiliyoruz. Ancak ne yazık ki, modernizmin belirlediği gündelik hayat içerisinde, ne kendimizi ne de başkalarını, bu zengin niteliklere sahip birer varlık olarak algılamaktan hayli uzağız. Çoğunlukla karşımızdaki insanın, sosyo-kültürel nitelikleri, biyo-psiko yetenekleri ve bireysel tarihi, yani hayat deneyimi hakkında fazla düşünecek zamanımız yoktur. Modern gündelik yaşamın hızı ve basitliği, gerek kendimiz, gerekse başkaları hakkındaki yargı ve değerlendirmelerimizi basit ve çabucak yerine getirmeye zorluyor. Hızdan kaynaklanan basitlik ya da bir başka deyişle “üstünkörü”lük modern zamanların henüz yeterince yüzleşemediği olumsuz bir veri olarak, insanı ait olduğu hakiki niteliklerine göre değerlendirmemizi engelliyor.
Bizzat kendimiz toplumsal bir varlık olarak, başkalarına ne denli ihtiyaç duyuyoruz? İhtiyaç duymadığımızı varsaysak bile, başkaları toplum hayatının devamı açısından ne önem arzediyor? Modern insanın çoğu kez bunu sorgulamaya fazla zamanı ve isteği olmadığı durumlarda, kendisini, sıkça başkalarından daha önemli, daha seçkin, daha lâyık hissetmek gibi bir “vehim”e kapıldığına tanık oluyoruz. Oysa başkalarını önemsemediğiniz sürece, kendinizi önemsemenizin hazzı ve anlamı yoktur. İnsanın kendisini önemli sayması başkalarını küçümsemesini gerektirmediği gibi, insana haz ve gurur veren şey: önemsiz insanlar arasında önemli olmak değil, tam tersine önemli insanlar arasında önemli olabilmektir. Başkaları hakkında yapıcı ve olumlu düşünmek, onların sizin için önemini artırdığında, sizin de kendinizi önemli varsaymanız meşruiyet kazanacaktır.
Beri yanda, sizin kendisine atfettiğiniz öneme karşın, sorduğunuz soruya adeta karnından konuşarak cevap veren ya da elleri cebinde karşınızda hafif salınırcasına dikilirken, başını belli belirsiz ters yana eğip, sizi dinlemeyerek, size önemsiz olduğunuz hissini vermeye çalışan tanıdıklarınız, ona verdiğiniz önemin yerini öfkeye bırakmasına neden olabilirler. Ancak öfkeden mutluluk çıkmadığı gibi, vehimli insana öfkelenmek de anlamsızdır. Bu gibi durumlar ne denli sinir bozucu olsa bile üzerinde durmaya gerek yoktur. Çünkü, kendisini gerçekleştirmiş başarılı bir birey olmaktan kaynaklanan özgüven ile küstahlığı birbirine karıştıran, aslında henüz kendisini gerçekleştiremiş demektir.
Söz konusu vehim, son yıllarda “birey olmak”, “kimliğini bulmak”,”seçkin olmak” vb. ifadelerle meşruiyet kazanmış gibi görünse bile, insanın toplumsallığıyla çelişen diğer vehim ve vesveseler gibi, gerçekte bir mutsuzluk nedenidir. Kendisini seçkinlik vehmine kaptıranların, toplumsal ilişkilerde, demokrasi, adalet, içtenlik gibi mutluluk veren uygulamaları talep etmeleri de böylece anlamını yitirir. Çünkü, kendini hem ayrıcalıklı saymak, hem adil olmak, hem de yeri gediğinde başkalarından adalet talep etmek mümkün değildir.
Bütün bunlardan, insanın kendi kendisini küçümsemesi, bireysel insiyatifini ve özgüvenini hiçe sayması ya da “alçak gönüllülük” (yüce gönüllülük) erdeminden kuşkuya düşmesi gibi anlamlar çıkartılmamalıdır. Yine tam tersine, başkalarına, toplumsal bir varlık olmanın gereği olarak, hak ettikleri önemi vermek ve bu sayede onlara sıkıntısızca yaklaşmak, artan özgüven belirtisidir. Sıkıntısız yaklaştığınız insanlar çoğunlukla sizi önemser ve güven duyarlar. Güvenilmek azımsanmayacak bir mutluluk nedenidir.

2 Comments
ramazan ışık
sevgi varlığın temelidir.insanı sevmeyen ailesine de faydalı olamaz.
Erhan
Hani argoda şöyle bir tabir vardır. – O adam / o kadın başka modda…
Oktay Bey’in de yazdıkları tamamıyla doğru olmasına rağmen, başka moddaki insanlar okuyor çoğunluk olarak.
Şu mod dediğimiz şey esasında bir bilinç seviyesi.
O bilinç seviyesi öyle birşey ki içeriği kişiden kişiye, toplumdan topluma değişebiliyor.
Siz A modundayken, B moduna ne kadar inanarak yazın, ya size karşı duracak, ya da size “katılıyorum” dese bile sizi tam olarak algılamıyacaktır. Verdiğiniz bilgiler bilinçte biraz kalacak, sonra da bilinçaltına inmeden uçup gidecektir.
A modu A modu ile anlaşır, B modu B moduyla…
Ya A modu B modunu değişterecek, ya da B modu A modunu değiştirecek…
Bu değişim de normal yollarla olmayacaktır, değişim için bir modun diğerini “şok” etmesi lazımdır…
Hıçkırığı olan birinin ansızın korkmasıyla hıçkırığının geçmesi gibi bir şok ile…
Peki şok nasıl birşeydir? Oktay Bey’in uslubu şok vermek midir? Zannetmiyorum. Kendisi algıladığım kadarıyla barışçıl bir insan. Belki de şok verecek insanlara öğüt verecek konumdaki bir insan.
Oktay Bey’in yazısına dönecek olursam, bence yazının altın cümlesi:
“Çünkü, kendini hem ayrıcalıklı saymak, hem adil olmak, hem de yeri gediğinde başkalarından adalet talep etmek mümkün değildir.”
İnsanlar bence bunu başlık yapıp yazıyı okusalar kendilerini daha iyi bir yerlere getirebilirler.
Gerçeklerle yüzleşelim: Eğer birşeyi tam yapacaksanız, ya siyah vardır ya da beyaz, gri ise sadece gününüzü kurtarır, uzun vadede hiçbir şey vermez size.
Gri sizin de değildir, gri özgünlük de değildir, gri bir karaktere de güvenilmez…
Daha 18’inde 100’lerce yazar okuyan bir çocuk gri bir birey olur, kendi kimliği oluşmadan bir sürü yazarın kimliğini harmanlar. Konumuzun biraz dışına çıkacağım ama, bence bir bireyin kimliği ve özgünlüğü bizzat hayat tecrübeleriyle 30’larına kadar uygun bir seviyeye gelebilir. Uygun seviyeden kasıt, sağduyunun makul bir seviyeye gelmesi gibi. Tabiki sonra daha çok gelişecektir. Ama ancak bu seviyeden sonra okunan yazarlar o kimliğe göre doğrusuyla ve yanlışıyla insana birşeyler verebilir. Birey artık kendi tecrübelerinden oluşan normlara göre başka düşünceleri filtre edebilir. İşte bu bireyde gri olma riski yoktur. Ya siyahtır (beyazı da okur iyi taraflarını alır), ya da tam tersi…
Günümüz postmodern dünyası o kadar bilinçsiz ki, tam bir bilgi çöplüğü… 13 yaşındaki çocuk daha dur bismillah Kafka okuyor. Diğer taraftan da Playstation…
Eğitim sistemi öyle sistematik ki, merakı doğal bünyesinde barındıran gençlerin merakını sanat, din ve bilimden uzaklaştırıp merak eksenini başka şeylere kaydırıyor. Merak o gençten uzaklaşmıyor, ama ekseni sanat, din ve bilimden başka yerlere kayıyor.
Ve o başka yerlerden alınan öğretilerle değişik tarz gri kimlikler oluşuyor. Bu ise belirli bir yolun (siyah, beyaz ve hatta gerçek gri) yanından bile geçmiyor.
Oktay Bey de doğru diyor:
“Çünkü, kendini hem ayrıcalıklı saymak, hem adil olmak, hem de yeri gediğinde başkalarından adalet talep etmek mümkün değildir.”
Katılıyorum.