Ben sade olanı seviyorum.
Sadeliğin içinde anlamı, şıklığı, elegantlığı ve güzelliği yakalamak her yiğidin harcı değil aslında. Çünkü ya basitliğe kayar çaba ya da malesef abartıya…
Sade olabilmek, özgüven gerektirir. Özgüven sahibi olabilmek özbilgiyi gerektirir.
Bu yüzden zordur,
sade ve şık olabilmek…
sade ve çekici olabilmek…
sade ve güçlü olabilmek…
sade ve etkin olabilmek.
Dün Nişantaşında güzel bir akşam yemeği sırasında sohbet ederken, laf döndü dolaştı başarının getirilerine geldi. Hepimizin bir hayat duruşu var hayatta. Başarının getirileri ya da getirmesini istediklerimiz de hayatta nasıl durmak istediğimiz doğrultusunda farklılaşıyor.
Başarı da sadeliğin içinde anlam taşıdığında güzel geliyor bana. Nasıl anlatsam, belki Julian Opie yardımcı olur bana…
Julian Opie’nin çalışmalarında hayatın içinden yansımaları en yalın haliyle görmek mümkün. Örneğin, bu pembe tuval üzerinde balo kıyafeti ile yürüyen Ruth, ışıltılı boyalarla renklendirilmemiş. Parıldayan aksesuarları olmadığı gibi, boynu dahi yok Ruth’un. Hatları siyah ile çizilmiş. Yüzünün ifadesini dahi göremiyoruz tuvalden. Hissettiğimiz Ruth’un asil bir duruşu olduğu. Dik yürüyüşü, elbisesini taşıma stili, kollarını kullanma biçimi, bulunduğu ortamda kendini fark ettiren renkleri… Opie, sadeliğe elegantlığı, şıklığı, gücü ve etkiyi koyabilmeyi başarabilmiş, tüm çalışmalarında olduğu gibi…
Diyeceğim o ki, insanın ışıltılı dünyası iç dinamiklerinde yoksa, dışarıya abartılı bir güzellik çıkması muhtemel. Eğer herkes benim gibi sade olanı sevseydi, o zaman da sade olabilmenin dayanılmaz cazibesi bu kadar kuvvetli hissedilmezdi elbet. Bu yüzden hayat alternatifleriyle güzel. “Nasıl bir başarı?” sorusunun cevabı da aynı buna benzer.



One Comment
Gail Neveux
Thanks for posting this. Brief question, if you don’t object. Where did you obtain your blog template? I will be establishing a blogging site and much like yers.