Kendimize Ara Sıra Meydan Okumak, Gelişmenin En Iyi Yolu

kariyer 9 Comments »

Hayatta gelişmek için çeşitli araçlardan yararlanıyoruz.  Okuyor, öğreniyoruz. Gözlemliyor, fikir ediniyoruz.  Konuşuyor, farklılıklarımızı farkediyoruz.  Paylaşıyor, hayatı büyütüyoruz.  Geziyor, yeni insanlar tanıyor, yeni kültürlerle etkileşiyor, keşfediyoruz.  Döngüyü böyle sürdürüp gidiyoruz.

Aslında hepimiz bir adım öteye gitmemizi, yaptığımız işi daha iyi yapabilmemizi, gelişmemizi sağlayacak arayışlar peşindeyiz.  Dünyada “ben gelişmek istemiyorum” diyen biri varmıdır sizce? Bana kalırsa, yok.  Her birimizin en az bir konuda biraz daha iyi birşeyler yapma azmi var.

Biliyoruz ki, gelişmek için, sadece birşeyi istemek yetmiyor.  Istediğimizi elde etmek için çok çalışmak, uzun saatler uğraş vermek de gerekiyor.  Tecrübe işte böyle geliyor.

Tek bir konuda bilgi sahibi olmak ve tecrübe edinmek de günümüzde yetmiyor. Birden fazla alanda uzmanlık artık kaçınılmaz.  Bu yüzden hayatı takip etmek, gelişmelere açık olmak önem kazanıyor.

Ben önce işletme, sonra pazarlama eğitimi aldım.  Bundan 15 yıl önce Kaliforniya’da Grafik ve Web Tasarım eğitimine başladığımda tanıdığım biri “Daldan dala atlıyorsun. Oturda mesleğin olan pazarlamayla ilgilen” dedi.  Oysa ben, tasarım okumaya ve e-ticaret üzerine eğilmeye karar verirken, çalıştığım ortamda alanında lider olan kişileri gözlemlediğim, organizasyonunu üstlendiğim ABD’nin en önemli tasarım kongresinde gördüklerimin kalbimi harekete geçirdiğini farkettiğim için giriştim.  Amacım bir tasarımcı olmak değildi. Bugün teknolojiyi çoğu kişiden daha iyi anlıyor ve kullanıyorsam, o dönem attığım adımların teknolojiyi sonradan değil, başından yakalamama imkan vermesindendir.

Gelişme süreklilik de istiyor.  Bazen ek bilgi ve tecrübe elde etmek için farklı bir yönümüzü ortaya çıkarmamız gerekiyor.   Galiba bunun da kısa ve kolay bir yolu yok ancak önemli bir etken maddesi var: ismi cesaret.

Profesyonel ve kişisel anlamda en iyi gelişme, yapmayı bildiğimiz şeyleri sürekli yapmaya devam ederek değil, daha önce hiç yapmadığımız işleri üstelenebilme cesaretini de gösterebilmekle mümkün.  Yani, işin özü gelişim için kişinin kendine ara sıra meydan okuması kaçınılmaz oluyor.

Araştırmalar da kişinin yeteneklerini zaman zaman zorlamasının hem gelişmeyi hem de mutluluğu artırdığını gösteriyor.

Diyeceğim o ki, gelişmek için, daha önce yapmadığınız bir işe el atma cesaretini ara ara göstermeyi deneyin. Düşünün, hiç bir CEO, o koltuğa oturmadan önce CEO’luk yapmamıştır.  O yetkinlik ve tecrübe, pozisyona oturduktan sonra geliyor.  O noktaya kadar kişinin elinde olan sadece daha önceki bilgi ve tecrübeleridir.  Kolay değil, çünkü bu, rahat bir ortamdan, bir dönem rahatsız olabileceğiniz, stresinizin zaman zaman tavan yapacağı ortamlara geçmeniz demek. Zorluklarla başa çıkabilme becerisi de aslında böyle geliyor.

Yolculuğunuzda önünüze bir dolu engel çıkar. Hiç birimize deneyim ve başarı zembille yukarıdan inmiyor.  Hepimiz belli aşamalardan geçerek ögreniyoruz.

Cesaret nasıl kazanılır, bu belki başka bir yazının konusu ama şu kadarını söyleyebilirim.  Bazen, olayların içine kendinizi bir şekilde atmanız, ve neyi nasıl yapacağınızı sonradan bulacak yetkinliğinizin olduğuna inanmanız ve belirsizliği kabul etmeniz başlangıç için bir yöntem.

Öylese kendinize bilmediğinizi öğrenme, inandığınızda risk alabilme cesaretini yani ileri doğru hareket etme özgürlüğünü tanımayı tercih etmeniz ümidiyle…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Bir Tırmanış Asla Zirvede Bitmez

kariyer 19 Comments »

Ilk bakışta biraz soğuk ve mesafeli.

Kendinden emin ve bir o kadar da özgüvenli.

Neredeyse çıkmadığı dağ kalmamış.

Everest’e tırmanan ilk Türk o. 8000 metreden yüksek K2 dağlarına oksijen desteksiz tırmanan dünyanın ender kişilerinden.

Ne mütevazi bir kişi ne de böbürlü başarılarından dolayı. Ince bir çizgisi var, karşısındakinde saygı uyandıran.

Buluştrend toplantısının ilk bir saatinde hiç tebessüm etmeyen biri o…taa ki arka sıralardan bir arkadaş “hiç mi üşenmiyorsunuz bu dağlara çıkmaya” sorusunu patlatana kadar.

O zaman buzlar eriyor. Gülümsüyor.

Hedef odaklı, kararlı, ne istediğini bilen Nasuh Mahruki, yaptığı işe öyle adanmış ki, o gülümseme, bu her daim hayatı ciddiye alırmışcasına duran mesafeyi bir anda yok ediyor.

Etkileyici bir kişilik. Kitaplarını okumanız yetmez, tanışmanız gerekir. AKUT’a ayak atmanız gerekir– ne bu yazı ne de bir başkası onun sesinin verdiği etkiyi, sözlerinin dağıttığı kuvvetli ruhu yansıtmaya yetmez.

AKUT’un çalışmalarını bilsem de, Nasuh Mahruki’yi dinleyince, neden topluma bu derece faydalı olmayı başarabildiklerini çok net görebiliyorum. Bana kalırsa, insana güç veren bir yanı var. Kimisine hafif ürkütücü gelebilecek bir yanı da olduğunu sezinleyebiliyorum, çünkü boş işlere, boş konuşmalara pek de tahammülü yok. Ne istediğini bilenlere sesleniyor. Kendi gibi karşısındaki kişinin de kendinden emin olmasını bekliyor…“gönüllü bir iş yapacaksanız, adı üstünde, motivasyonunuz içinizden gelmeli” diyor. Öz disiplini yüksek bir kişilik olması enerjisini hedeflerine yönlendirebilmesinde şüphesiz büyük etken. Durmadan ileriye adım atabilmesinin arkasındaki itici güç…

“Benim gibi insanlar kendini çok iyi tanıyan ve hedeflerini çok iyi bilen kişilerdir. Neyi ne zaman nasıl yapabileceklerini iyi bilirler. Duygularını karıştırmadan nesnel gerçeklik neyi gerektiriyorsa onu yapabilen kişilerdir.” diyor Mahruki.

Dağcılıkta bilinen bir söz varmış: ‘Bir tırmanış asla zirvede bitmez’ diye.  ’Oradan inmeyi de bilmek lazım’ diye ekliyor. ‘Aksi takdirde, yok olursun.’

Hayat dersi gibi bir söz, değil mi? Hepimiz düşünelim bunu; zirvenin şehvetine kapılmak, aşağı inmeyi imkansız kılıyorsa, hedefe gerçekten ulaşmış oluyor muyuz acaba?

Meraklı gençler sormaya devam ediyor liderlik üzerine ‘Ya rol modeliniz kim?’

Aslında odadakiler bekliyorlar ki bir kaç kişinin adını versin. Oysa o hepsini şaşırtıyor.

‘Ben istedim ve karar verdim bu işi yapmaya. Kimseyi rol model almadım. İnsanlardan etkilenerek hareket etmem. İnsan kendine özgüdür… Önemli olan ne istediğinizi ortaya çıkaracak farkındalığa sahip olmanızdır. ‘

Birine benzemek değil amacı, içselleştirmiş olduğu bir işi yapıyor Mahruki. Onu güdüleyen de bir lider olma isteği değil, topluma değer katma arzusu… Aklıma geliyor birden insanları markalaştırmaya çalışan akımlar… ve bu konuda düşündüklerim.

Mahruki’nin her ağzından çıkan söz bir değer katıyor yaşama. “Tek taraflı kazanmak devri kapandı.  Sadece etkileşim içerisinde olan iki tarafın kazandığı bir dünya da yetersiz artık. Hedefimiz “Kazan-kazan-kazandır” olmalı. ” diyor ve ekliyor: “Hayatı sıfır toplamlı bir oyun haline getirirsen, ya sen kazanırsın ya ben. Oysa kendi değerinin farkında, diğerleriyle ortak bir hayat yaşadığının farkında bir hayat yaşamak da mümkün. Bu yöne doğru yol almalıyız.

Mahruki’yi gözlemlemek ilginç oldu benim için.  Toplantının sonlarına doğru, bir şey daha yakaladım onunla ilgili. Biliyoruz ki başarılı insanlar, fırsatlara, olanaklara açık kişilikler.  Mahruki bu toplantıya kendini davet eden Buluştrend’in fikir babası Ömer Ekinci’nin teklifini kabul ediyor. Bizi AKUT’da ağırlıyor. Bize yakın, olabildiğince isteklerimize cevap vermeye çalışıyor. Toplantının bitimine yakın, katılımcılardan birinin bilişim alanında yapılabilecek çok daha fazla şeyler olduğunu söylemesi ve gönüllü olarak bu konularda yardım edebileceğini ifade etmesi üzerine konu farklı bir alana gidiyor.

Öğreniyoruz ki AKUT’un bu alanda desteğe çok ihtiyacı var. Bir anda sohbet grubun isteğiyle AKUT’a nasıl destek olabileceğimize doğru ilerliyor ve Nasuh Mahruki’nin ağzından şöyle bir söz çıkıyor, kısık sesle ve kendinle konuşurcasına söylenmiş: “Evet’ demek ki bugün burada hepbirlikte olmamızın sebebi buymuş.”  Fark ediyorum ki Mahruki, kapılarını hiç tanımadığı, ne yaptıklarını dahi tam olarak bilmediği bir grup insana açmakla, sadece gruptan gelen isteğe olumlu cevap vererek, onları mutlu etmiyor. Aynı zamanda farklı ortamlara kendini açık tutarak, hayatın neler getirebileceğini görmeye de ƒırsat tanıyor.  Tam da bu noktada sanki biraz önce söyledikleri gerçek oluyor.  Nasuh Mahruki bizimle birlikte olmayi kabul ettiğinde, biz onu ve AKUT’u tanıma fırsatı yakaladık. Kazanımlarımız yüksek. O, AKUT’u biraz daha fazla insana birebir anlatabilme imkanı bularak güzel kazanımlar elde ediyor.

Hepbirlikte geçirdiğimiz 2 saatlik bir toplantı arkasında AKUT’un misyonuna daha fazla nasıl destek olabileceğimiz konusunda bir alan bulduk kendimize. Simdi sıra bir Cumartesi günü geçirdiğimiz keyifli dakikaların, Türkiye’ye fayda katması için neler yapabileceğimizi ortaya dökmekte. Şimdi zaman topluma değer katma, paylaşma ve içinde bulunduğumuz ortamlara bilgi ve tecrübemizle fayda yaratma, yani onların da kazanmasını sağlama zamanıdır.

Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Birey Olmak, Önemli Olmak

kariyer 2 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

Doğum ve ölüm, insanın olabilecek en bireysel iki eylemidir. Başkalarıyla eş zamanlı doğsak veya başkalarıyla eş zamanlı ölsek bile, hepimiz sadece kendi doğumumuzu ve kendi ölümümüzü “yaşarız”. Ancak doğum ve ölüm arasında geçen zaman; yani “ömür” başkalarıyla paylaşılan, başkalarıyla birlikte ve kimi zaman başkalarına rağmen birlikte sürdürülen bir eylemdir.

Bu nedenle Aristoteles insanı “toplumsal bir hayvan” (zoon politikon) olarak tanımlıyordu. Tabiatta, kartal, sırtlan vb. yalnız yaşayan hayvanlar olduğu gibi, arılar, karıncalar, maymunlar gibi koloniler halinde yaşayan ve kendi aralarında toplumsal bir düzen ve hiyerarşi tesis edebilen hayvanların da varolduğunu biliyoruz. Dolayısıyla insanın toplumsal bir varlık olması onun tabiatına ilişkin bir veri olarak düşünülebilir. Eğer biz “münzevi”nin sıradışı ruh haline sahip değilseniz, Erciyes’in zirvesinde veya Istranca’ların derinliklerinde yalnız yaşayamazsınız. İnsanı sevmeseniz bile, ona mecbursunuz.

Genetik psişik verileri uzmanlarına bırakırsak, hepimiz, aileden itibaren, okul, mahalle, askerlik, iş hayatı, vb. toplumsal çevrelerin uzun yıllar boyu bize yaptığı katkılar sayesinde belli bir kimlik ve kişilik ediniriz. Yine bu bağlamda Marks, insanı “toplumsal ilişkilerinin bir bileşkesi” şeklinde tanımlıyor. Eğer bizi biz yapan şey toplumsal ilişkilerimizin bileşkesiyse, içinde bulunduğumuz toplumsal çevrenin bizim için önemi tartışılmazdır.

Bugün, insana kapsayıcı bir bakışla yöneldiğimizde, onun “biyo-psiko-sosyo-kültürel ve tarihsel” bir varlık olduğunu söyleyebiliyoruz. Ancak ne yazık ki, modernizmin belirlediği gündelik hayat içerisinde, ne kendimizi ne de başkalarını, bu zengin niteliklere sahip birer varlık olarak algılamaktan hayli uzağız. Çoğunlukla karşımızdaki insanın, sosyo-kültürel nitelikleri, biyo-psiko yetenekleri ve bireysel tarihi, yani hayat deneyimi hakkında fazla düşünecek zamanımız yoktur. Modern gündelik yaşamın hızı ve basitliği, gerek kendimiz, gerekse başkaları hakkındaki yargı ve değerlendirmelerimizi basit ve çabucak yerine getirmeye zorluyor. Hızdan kaynaklanan basitlik ya da bir başka deyişle “üstünkörü”lük modern zamanların henüz yeterince yüzleşemediği olumsuz bir veri olarak, insanı ait olduğu hakiki niteliklerine göre değerlendirmemizi engelliyor.

Bizzat kendimiz toplumsal bir varlık olarak, başkalarına ne denli ihtiyaç duyuyoruz? İhtiyaç duymadığımızı varsaysak bile, başkaları toplum hayatının devamı açısından ne önem arzediyor? Modern insanın çoğu kez bunu sorgulamaya fazla zamanı ve isteği olmadığı durumlarda, kendisini, sıkça başkalarından daha önemli, daha seçkin, daha lâyık hissetmek gibi bir “vehim”e kapıldığına tanık oluyoruz. Oysa başkalarını önemsemediğiniz sürece, kendinizi önemsemenizin hazzı ve anlamı yoktur. İnsanın kendisini önemli sayması başkalarını küçümsemesini gerektirmediği gibi, insana haz ve gurur veren şey: önemsiz insanlar arasında önemli olmak değil, tam tersine önemli insanlar arasında önemli olabilmektir. Başkaları hakkında yapıcı ve olumlu düşünmek, onların sizin için önemini artırdığında, sizin de kendinizi önemli varsaymanız meşruiyet kazanacaktır.

Beri yanda, sizin kendisine atfettiğiniz öneme karşın, sorduğunuz soruya adeta karnından konuşarak cevap veren ya da elleri cebinde karşınızda hafif salınırcasına dikilirken, başını belli belirsiz ters yana eğip, sizi dinlemeyerek, size önemsiz olduğunuz hissini vermeye çalışan tanıdıklarınız, ona verdiğiniz önemin yerini öfkeye bırakmasına neden olabilirler. Ancak öfkeden mutluluk çıkmadığı gibi, vehimli insana öfkelenmek de anlamsızdır. Bu gibi durumlar ne denli sinir bozucu olsa bile üzerinde durmaya gerek yoktur. Çünkü, kendisini gerçekleştirmiş başarılı bir birey olmaktan kaynaklanan özgüven ile küstahlığı birbirine karıştıran, aslında henüz kendisini gerçekleştiremiş demektir.

Söz konusu vehim, son yıllarda “birey olmak”, “kimliğini bulmak”,”seçkin olmak” vb. ifadelerle meşruiyet kazanmış gibi görünse bile, insanın toplumsallığıyla çelişen diğer vehim ve vesveseler gibi, gerçekte bir mutsuzluk nedenidir. Kendisini seçkinlik vehmine kaptıranların, toplumsal ilişkilerde, demokrasi, adalet, içtenlik gibi mutluluk veren uygulamaları talep etmeleri de böylece anlamını yitirir. Çünkü, kendini hem ayrıcalıklı saymak, hem adil olmak, hem de yeri gediğinde başkalarından adalet talep etmek mümkün değildir.

Bütün bunlardan, insanın kendi kendisini küçümsemesi, bireysel insiyatifini ve özgüvenini hiçe sayması ya da “alçak gönüllülük” (yüce gönüllülük) erdeminden kuşkuya düşmesi gibi anlamlar çıkartılmamalıdır. Yine tam tersine, başkalarına, toplumsal bir varlık olmanın gereği olarak, hak ettikleri önemi vermek ve bu sayede onlara sıkıntısızca yaklaşmak, artan özgüven belirtisidir. Sıkıntısız yaklaşğınız insanlar çoğunlukla sizi önemser ve güven duyarlar. Güvenilmek azımsanmayacak bir mutluluk nedenidir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Nasıl bir kariyer arayışı?

kariyer 1 Comment »

Bu kısa ve öz bir not olacak.  Cünkü işin özü basit.

Yetkinliklerinizi ve yeteneklerinizi artırmak istiyorsanız, yeteneklerinizi, yetkinliklerinizi zorlamalısınız.  Yani, sürekli hep yaptığınız ve yapabildiğiniz işlerin arkasından koşarsanız, yeni tecrübeler edinemezsiniz. Sadece bir şirkette olan yıllarınıza yenilerini eklersiniz.

İş yerinizde bu imkanı bulamıyorsanız, arayışınızı dışarı yönlendirin.  Yani, iş dışındaki hayatınıza renk katın, kendinizi geliştirin, ögrenin, farkli sosyal kuruluşlarda ya da tercih ettiğiniz platformlarda tecrübe edinin.  Yaratın istediğiniz ortamları.  Bunu nasıl yaratacağınızı bulmak zaman alır, sıkıntılı dönemleri yanında getirebilir, ama geçin bu süreçlerden. Ta ki aradığınızı bulana kadar. Bakın göreceksiniz, işinizde daha etkin, hayatınızdan daha memnun ve tatminkar olacaksınız.

Sizi kitaplarını okumaktan büyük keyif aldığım Alain de Botton’la baş başa bırakıyorum. Mutlaka seyredin.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Yükselme Kaygıları: Hayal Edince Olur mu?, Gelecek Tasarlamak Zorunlu mu?

kariyer 6 Comments »

Yükselme kaygınız varsa, yaptığınız işe odaklanmaktan vazgeçmiş olabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Düşünmediyseniz, şimdi bu konuda kafa yorma zamanı.

Yaptığınız işte çok iyi hatta en iyi olduğunuzu düşündüğünüzde hala yükselememekten yakınıyorsanız, o zaman bunun neden kaynaklandığına bir bakmak lazım.  Burada gerçekçi olmak esas.  Yani, doğrularınız nelerdir, biliyor musunuz? Biliyorsanız, çözüm yollarını üretmeye başlarsınız.

Yaptığınız işte başarılı olduğunuza inanıyor ve işinizi seviyorsanız, ruhunuz da özgürdür aslında. Yetenekli olduğunuzun bilincinde, yapabileceklerinizin ve gücünüzün farkındaysanız, zincirlere bağlı hissetmezsiniz.  Çünkü sizi iten güç yükselme tutkusu değil, yaptığınız işin daha iyisini yapabilme arzusudur.

Hayal ile başlıyor bazı şeyler aslında. Bu doğru, ama hayal etmek yeterli olmuyor. Daha iyisini yapmak için tutkulu olmak da gerekiyor. Bu tutkuyla hareket, hayalleri gerçeğe çeviriyor. Üstelik her insanın hayal gücü de yüksek olmayabiliyor.  Hayal gücünüz yüksek değil diye tutkusuz olduğunuzu sanmayın.  Hayal etmeden de istediğiniz yolda ilerlemek mümkün. Geleceğinizi bugünden tasarlamak zorunda değilsiniz.

Geleceği tasarlamak harika birşey. Bunu yapabilenleri alkışlıyor, ilgiyle izliyoruz.  Bizlere yol gösteriyor, olabilecekleri, hayal dahi edemeyeceğimiz dünyaları bugünden görmemizi, her zaman anlamasak da bilgilenmemizi sağlıyorlar.  Bizleri heyecanlandırıyorlar.  Ama siz bu gruptan değilseniz, rahat olun. Strese sıkıntıya girmeye gerek yok. Hepimiz aynı yolda yürümek zorunda değiliz, çünkü her birimiz birbirimizden farklıyız.

Hepimiz geleceği ya da kendi geleceğimizi tasarlayarak ilerlemek durumunda değiliz. Her birimizin yetenekleri, ilgileri, istekleri farklı derecede ve düzeyde.  Bazen geleceğimiz günün getirilerini doğru değerlendirebilmekle, bazense hayatın akışının bir neticesi olarak önümüze geliyor.  Tam olarak nereye gittiğimizi bilmesek de, içimizdeki bir güç bizleri harekete geçiriyor.  Bir de bakıyoruz ki geleceğimiz şekillenmiş! Bizse onu ancak geri dönüp baktığımızda anlamlandırabiliyoruz. Yani zaman içerisinde geleceğimizi şekillendirip, tutkularımıza kuvvet veriyoruz.

Bunu niye yazıyorum?  Ortalıkda dolaşan tonlarca “ideal” tavsiyeleri dinleyip, bu yetkinliklerin sizde olmadığını düşünerek, kendinizi daha çok strese sokmayın diye. Her şey bir zaman, bir süreç.  Başarılı olmak aynı olmak değil.  Kendi başarı kriterlerinizi kendiniz seçmeyi ihmal etmeyin diye…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Neden Ben?

değişim, psikoloji 3 Comments »

Zor dönemlerden geçerken sorar mısınız “Neden Ben?” diye…

İş arama süreciniz uzadığında, umutlar kırıldığında, bu gidişle kariyerim ne olacak diye sorgulandığında, birliktelikler yok olduğunda, “Neden Ben?” dermisiniz ara ara?

Diyorsanız, benim cevabım, çünkü yaşanması gerektiği içindir aslında…

Siz bakmayın ortalıkta dolaşan “mutluluk” saçan ve her daim mutlu mesutmuş gibi duranlara… Facebook’da gidilen yerlerin gülen fotoğrafları, twitter’da yenen pastaların duyruları, web’de huzur saçan iyilik perilerinin lafları aldatmasın sizleri. Bunlara bakıp da hayatlar hep böyle geçiyor sanmayın. Hayatta hep pozitif duygular yaşanması gerektiği gibi bir yanılgıya kapılıyorsanız, bilin ki bu istek insan doğasıyla uyumlu değil. Uyumlu olan, yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi kabul etmek ve aynı zamanda onlarla nasıl başa çıkmanız gerektiği konusuna el atmak.

Fotoğraflarımızda mutlu anlarımızı karelere koyarız. Koyarız ki, bir kaç hafta sonra oldu ki üzüldük ve süzüldük, bakıp mutlu olduğumuz anları hatırlayarak bilincimizi kontrolde tutalım. Ağlarken, kızgınken, kendinden geçmişken fotoğraflarımızı ne çekmek ne de herkesin göreceği şekilde sosyal medya ortamlarına atmayı tercih etmiyoruz gibi duruyor. Ben pek denk gelmiyorum, ya siz? Dolayısıyla, kendi durumunuzla diğerlerinin durumunu karşılaştırma gibi bir ruh haline girerseniz, yaptığınız karşılaştırmanın tüm gerçeği yansıtmama ihtimali olduğunu hatırlayın.

Hayat hikayelerimizi bile başarılı olduktan sonra yeniden yazıyoruz. Sonradan dönüp olaya bakan gözlerle anlatırız olanları. Içinden geçilen zorlu zamanları en hafif haliyle hatırlamayı tercih eder beynimiz…ki böylece tekrardan kendimizi toparlayabilelim.

“Neden Ben?” diye soruyorsanız, sorunuzu değiştirerek sormanızı öneririm. Sizi harekete geçirecek, bugünkü beni yarın olmasını istediğiniz “Ben”e yaklaştıracak şekilde…Deneyin derim.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Mutluluğu Aramaktan Vazgeçerseniz, Mutluluğu Bulursunuz. Nasıl mı?

kariyer 4 Comments »

Odak noktanız sürekli mutsuz olduğunuzu düşünmek ve mutlu olmak için çaba sarfetmekse, mutluluğu bulmak sıkıntılı bir sürece dönüşür. Onu yakalar mısınız, orası da belli değil. Yakalanır bir şey de değil mutluluk.  Hayat da öyle toz pembe değil her gün.

Herşeyi istemek, herşeye sahip olmak ve istediklerimizin hepsine aynı zamanda sahip olmak…  Bununla birlikte diğer bir durum da sürekli kendimizi yetersiz hissetmeye başlamış olmak.

Sürekli yetersizlik hissi elbette bireyi pek mutlu eden bir durum olmuyor.  Sürekli istemek ve herşeye aynı anda sahip olmak arzusu da bireyi pek mutlu etmeye katkı sağlamıyor.

Örneğin Istanbul’da yaşayan ve çalışanlar – 30 ve üstü – Istanbul’un trafiğinden muzdarip. Yolda geçen saatler ev ve sosyal hayata pek de vakit tanımıyor. Çalışma saatleri uzun ve yoğun. Kariyer sahibi bir kadın düşünün. İş sorumluluğu yüksek.  Aynı zamanda anne ve çocuğuyla daha fazla vakit geçirmek istiyor.  Iki tarafa da eş yoğunlukta adanmak mümkün olmuyor elbette.  Bu sefer bir yetersizlik hissi çöküyor. Bir seçim yapmak ve durumu kabul etmekse çok zor geliyor.  Çünkü vazgeçmek istemiyor.  Her ikisini de aynı anda, aynı hızda, aynı yoğunlukta istiyor.  Öyleyse, içinde bulunduğumuz yoğunlukla, yorgunlukla ve zamansızlıkla uyumlu olmaya bakması ideal olan, çünkü yaptığı seçim bu durumla uyumlu olmayı kabul etmesini gerektiriyor.  Sorun kabul etmekte olduğundan, elbette bu durumu da kabul edemeyen kadın, mutsuz ve umutsuz olarak günlerini geçiriyor.

Cesaret kolay iş değil galiba. Kolay olsaydı, daha fazla oranda zincirlerinden kurtulan bireyler ortalıkta olurdu. Bu yüzden çoğumuzun yapamadığını yapan biri çıktığında o kişiyi göklere çıkartıyoruz.

Aynı durum kariyer için de geçerli.  İşinden memnun olmadığını söyleyenler memnuniyetsizliklerini şirketlere, yönetimlere, sistemlere ve hak ettiklerini onlara vermeyenlere bağlıyorlar.  İşimizden memnun değilsek, memnuniyetsiz olduğumuz durumları geliştirmek, değiştirmek için çaba sarfederiz.  Baktık değişmiyor, gelişmiyor ve istediğimiz noktaya gelmesi için oldukça uzun yıllar geçmesi gerekiyor, o zaman kendimiz için doğru olan seçimleri yapmak bize düşer.  Seçim yapamıyorsak, durumu kabul etmek – bir müddet de olsa – kaçınılmaz.

Çalışanların, özellikle gençlerin kariyerlerini Insan Kaynakları departmanlarının eline bırakıyor olmalarını görmek beni “acaba neden” diye düşündürüyor.  Bu beklentinin en güzel yanı, yönetimlerin, çalışanlarının önlerini açmak için onları belli bir çabaya sürüklüyor olması. Bu anlamda harika.  Fakat şu da bir gerçek ki, bu tür “genele yönelik” programlar, size yönelik değildir. Size özel hazırlanmamıştır.  Size özel planları ve hedefleri ancak siz kendiniz için hazırlarsınız.

Ve yaptığınız işte mutlu olmak istiyorsanız, zaten yaptığınız ve yapabildiğiniz işlerin aynısını yapacağınız işlerin peşinden değil, yeteneklerinizi hafif zorlayacak, daha da gelişmenizi sağlayacak yeni ufuklara yelken açmaya bakın.   O zaman “peki, benim kariyerim ne olacak?” sorusunu yöneltmektense karşı tarafa, o yönde adım attığınızdan emin olacağınız soruları kendinize sorar, sorunuzun cevabını da kendiniz vermeye bakarsınız.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Pozitif Psikoloji Ne Değildir?

kariyer 14 Comments »

Büyük şehirlerin hayat şartları ağırlaştı.  Trafik derken, çoluk çocuk derken, iş dünyasının çalışma saatleri, iş ortamlarının iş ve kariyer dengesini oluşturmayı zorlaması ve belki daha bir dolu sebeplerden dolayı bir arayışa girilmiş durumda.

İş yaşamlarında belli bir noktaya gelen bazı profesyoneller bakıyorsunuz, işten ayrılmayı seçiyorlar.  Daha fazla katlanılamaz bir hayattan sonunda kurtulmanın hazzını yaşarcasına yeni bir hayata merhaba diyorlar. Kimisi kariyerinde bir nokta tutturamıyor ama bir nokta bulmak da istiyor oluyor.  Son zamanların iyi yaşam ve sağlıklı yaşam konuları ve holistic çalışmalar, bir grup kimseye arayışına nokta koyma imkanını tanıdı.

Kızgınlık, üzüntü ve korkulardan uzak bir hayat yaşamak sanki pozitif psikolojinin temeli gibi algılanır oldu.   “Dileyin olsun”, “olumlu düşünün olumsuzdan uzaklaşın” “Negatif düşüncelerden kurtulun, kızmayın, sinirlenmeyin” tarzı popüler, 3-5 kitaptan ya da seminerden duyulan bilgilerle elde edilen anlayışlar haliyle garip bir kavram kargaşası yaratıyor.  Kızmak olmaması gereken bir duygu, üzülmek anlamsız bir olgu gibi lanse ediliyor.

Sevdiğinizi kaybettiğinizde üzülmüyorsanız bu doğal değil pek.  Evinize hırsız giriyor, sevdiklerinizi incitiyorsa hiç kızgınlık duymamanız da doğamızda değil.  Silahla tehdit eden biri karşısında hiç korku duymuyorsanız, bu da doğamızla çok uyumlu değil.

Kısacası, pozitif olmak demek duygularımızdan kaçınmamız anlamına gelmiyor.  Herşeyin hep olumlu, hep güzel, hep sakin olmasını gerektirmiyor pozitife odaklanmak. Çünkü hayatın kendisi problemleri çözmemiz üzerine kurulmuş.  Hayatta herşey her daim güzel ve olumlu değil.  Iyisi ve kötüsü bir arada.  Pozitif psikoloji, aksine, her tür duyguyu kabul etmemizi ve onlarla nasıl başa çıkmamız gerektiğini daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

Bir çocuk düşünün, annesinden ayrılırken üzülüyor, ağlıyor.  Korktuğunda titriyor.  Sevindiğinde gülüyor.  Arkadaşı elinden oyuncağı izni olmadan çekip aldığında, kızıyor, bağırıyor.  Bunların hepsi insana ait duygular.

Öyleyse, hedef kızgınlığı tamamen sistemimizden çıkarmak değil, kızdığımızda nasıl davranmamız gerektiği konusunda kendimizi eğitmek.  Üzüldüğümüzde ağlamamak değil, üzüntümüzü hafifletmek için ruhumuzu hafif tutmaya çalışmak. Korktuğumuzda hiç korkmamış gibi yapmak değil, titremekten kaçınmadan, korkumuzun hafiflemesi için neler yapmamız gerektiği konusunda gelişmek.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

İş Arama Sürecinde Akılda Tutalım

iş arama 2 Comments »

İş arama süreci garip duyguları içinde barındırıyor.  Süreç uzadıkça tedirginlikler artıyor ve bazılarımız için bir nokta geliyor ki hiç birşey yapamaz oluyor hayatları.  Tıkandıkları, tükendikleri bir döneme giriyorlar.

Bu dönemde yapılabilecek en faydalı çalışmalardan biri iş aramayı hedef olmaktan çıkarmak, birkaç gün boyunca, sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz alanlara kendinizi atıp, kaybolmak.  Tükenmiş hissettiğiniz noktada kendinizi tekrardan yukarı çıkartabilmek kolay değil belki ama biraz çabayla mümkün.

Kitap okumak genelde insanların zamanı unuttukları en güzel aktivitelerden biri.  Hem öğrendiğiniz hem de kendinizi rahat hissettiğiniz anlardan.

Puzzle yapmaktan hoşlanıyorsanız, seviyenizi hafif zorlayacak bir puzzle alıp, kendinizi bu sevdiğiniz aktivite içine bırakabilirsiniz.

Burada önemli olan, yaptığınız aktivite her ne ise, kendinizi çok hafif zorlayacak olmasına özen göstermeniz.  Yürüyorsanız, hızınızı ve temponuzu hafif zorlayacak şekilde denemeniz.

Göreceksiniz, daha rahatlamış ve kendinizi yaptığınız işten tatmin olmuş ve başarıyla ayrılmış hissedeceksiniz.

Birkaç günlük bu aradan sonra tekrardan iş arama sürecinizi başlatabilirsiniz. Gününüzün içine sevdiğiniz bir aktivite için mutlaka bir kaç saat ayırmayı da denerseniz, kendinize daha güvenli ve hedeflerinize ulaşmada daha güçlü hissedersiniz.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Üretim ve Kitlesel Üretim

kariyer 11 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

İnsanın, yeryüzünde yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçlar, onun yeryüzüne ayak bastığı günden bugüne dek değişmemiştir. Güvenlik, barınma, beslenme, temiz ve sağlıklı bir çevre olarak dört başlık altında toplayabileceğimiz, yaşam için temel ihtiyaçlar arasında, sadece temiz ve sağlıklı çevre tabiatın kendiliğinden sunduğu bir imkân/dır/dı.

Güvenlik, beslenme ve barınma için, insanın bizzat kendisinin çaba sarfetmesi, yaşamını sürdürmek amacıyla, bir taşı bir başka taşın üzerine koyması, bir ağacın dalına uzanarak bir meyveyi kopartması, onu bir yerden bir yere taşıyarak biriktirmek, paylaşmak veya bir başka ihtiyaç unsuruyla değiş tokuş etmek için, bir emek harcaması gerekiyordu. Kısaca: harcanan bir miktar emeğin karşılığında, elde edilen ihtiyaç unsurları, bugün modern ifadeyle “ürün” dediğimiz nesneleri oluşturuyor.

Tabiat koşullarının içerdiği çeşitli tehditler karşısında, insanın varoluşunu, binbir emek ve çabayla temin etmesi, onun aynı zamanda tabiata karşı kazandığı bir zafer olarak, haz ve mutluluk kaynağıdır. Dolayısıyla çalışmak, emek harcayarak tabiatın bağrından bir şey; bir ürün elde etmek, insanın yeryüzü macerasında ilk mutluluk eylemlerinden birisidir. İnsanın çalışıp, üreterek tabiat karşısında özgür ve mutlu olacağı fikri, yakın zamanlarda kimi ideolojiler tarafından istismar edilmiş olsa bile, değişmez bir hakikattir.

Tarih boyunca üretim teknikleri ve ilişkileri çok çeşitli aşamalardan geçmiştir ve bu ayrı bir araştırma konusudur.

Ancak günümüze gelindiğinde çalışmanın, üretmenin, haz ve mutluluktan ziyade, yer yer bir yorgunluk ve stres kaynağı şeklinde algılandığına tanık oluyoruz.

Yanısıra birçok insan, mevcut işinden memnun olmadığını, hayalindeki mesleği, arzuladığı işi yapamadığını ifade ediyor, vb. Ancak bu gerekçe pek doğru sayılmaz, çünkü insan yaptığı her türlü üretimle mutlu olmuştur ve olabilir, burada işin türünden ziyade asıl gerekçe, insanın çalışmasıyla ortaya koyduğu ürün arasında yabancılaşmaya yol açan “aracı süreç ve unsurlar”dır. Öyleki sonuçta ortaya çıkan ürünün sizin yaptığınız işle ilgisini kendiniz bile anlamakta güçlük çekersiniz. Bu yabancılaşma “pazar için kitlesel üretim”in (mass production) bir sonucudur.

Ford bandında hava tabancasıyla ve zamanla yarışarak günde birkaç bin cıvata sıkan, otomatik kaynakta bin puntel vuran ya da önündeki bilgisayarda günde birkaç bin data işleyen bir insanın, depoya, stok ambarına ya da fabrikanın bahçesine çıkmadan ne ürettiğini anlaması mümkün değildir.

Modern yüzyıllarda ortaya çıkan “finans kapital”in, sürekli büyüme ve sürekli kâr artırma zorunluluğu, pazara sürekli ve giderek artan miktarlarda yeni ürün sunmayı kaçınılmaz kılıyor. “Zamanın, mekanın ve maddenin teknik denetimi, artık rastlantısal bireysel buluşlarla değil, bilakis buluşun kendisinin zorunlu ve metodik olduğu panlı çalışmalarla öngörülemez şekilde gelişiyor.” Dolayısıyla ilk bakışta olumlu bir çağşım yapan “araştırma-geliştirme” faaliyetleri, giderek insanın mevcut ihtiyaçlarından ziyade, olmayan ihtiyacı doğurmak ve kitlesel üretimin talebi olan sürekli yeni “meta” üretimine katkı sunmak amacına yönelmiştir.

“Ekonomik büyüme”nin bir zorunluluk olarak dayatıldığı modern zamanlarda, sürekli yeni ihtiyaçlar icat etmek ve o ihtiyaçlara uygun yeni ürünler geliştirerek, kitlesel biçimde tüketime sunmak, bireysel mutluluğun yönünü de tersine çevirmiştir. “Kitlesel üretim” çarkının irili ufaklı dişlilerinden birisi olarak, sürekli “accord” artırma ve daha verimli olma stresiyle, üretim gününü mutsuz geçiren modern birey, mesai çıkışında, alış veriş; yani tüketim yaparak mutlu olmaya çalışmaktadır. Oysa başa dönecek olursak: insan tüketerek değil, üreterek mutlu olan bir varlıktır. Fakat bu nasıl bir üretim olmalıdır?

İşte bu noktadan sonra, yaptığı işten mutlu olmayan insanlara, hayalindeki işi sorduğunuzda, muhatabınızın “şöyle küçücük…” diye başlayan bir cümle kurması büyük bir olasılıktır. Şöyle küçücük bir atölye, bir pastahane, butique bir işletme, deniz kenarında bir pansiyon, vb…” İronik olarak, belki: “Hayalimdeki meslek, bin kişinin çalıştığı bir lastik fabrikasında, uçak lastiği üretim bölümüne şef olmak” diyen birisi de çıkabilir, ama bence bu hayli düşük bir olasılıktır.

Yapılan işe ilişkin özlenen ve dile getirilmekte zorlanılan şey, aslında işin türü, mesleğin çeşidi değil, bilakis insanın ürettiği şeyi, sonunda beş duyusuyla kavrayabilme, onun üzerinde irade ve tasarruf sahibi olabilme talebidir. Arzulanan şey: gözünün tutmadığı müşteriye, elbise dikmeyen sanatkâr bir eski zaman terzisinin özgürlüğü ve kendi ürünü üzerindeki iradesidir.

Kadim meslekler arasında, kumaşa, cama, ahşaba, demire, deriye, altın ve gümüşe, yapı taşına, kendine özgü bir emek veren ve müşterisini bizzat kendisi seçen sanatkârların duyduğu hazzı ve tatmini, benzer ürünleri “kitlesel” olarak üreten işletmelerde çalışanların duyması mümkün müdür? Bir yörenin en iyi mobilyacısı olmanın hazzı ile, herhangi bir ikea merkezinde ustabaşı olmanın hazzı karşılaştırılabilir mi? Üstüne üstlük, “kitlesel üretim”e son yıllarda egemen olan “Çin tarzı”, insanın tabiat karşısındaki duruşunu, bir “şey” üretmenin anlam ve ahlâkını yerle bir etmiştir. Bireye satın alma gücü hakkında düşünme fırsatı tanımaksızın, her istediğine, istediği zamanda ve istediği miktarda sahip olabileceği yanılsamasını sunan bu tür bir üretim ve onu borçla destekleyen finans kurumları, olası bir “tüketim hazzı”nın da sonunu getirmek üzeredir.

Dünyada bu gidişatın kaçınılmaz olduğunu iddia edenler, kendi çalışma ve üretme koşullarından kaynaklanan mutsuzlukları katlanılabilir kılmak içgüdüsüyle bu ve benzer ifadeleri dile getirebilirler. Kuşkusuz bu meşru bir söylemdir. Ancak meselenin öte yanından tüketici konumunda bir birey olarak, tüketim kültürü ve tercihi açısından, “kitlesel üretim” unsurlarına karşı olabildiğince direnmek de bir haz imkândır.

İhtiyaçları temin ederken, kimsenin bilmediği küçük atölyeleri, ustasının özeninden başka hiçbir markası olmayan kişiye özel ürünleri, eş dost tavsiyesiyle bulunan adreslerdeki küçük ve yerli üreticileri tercih etmek, bu anlamda kimi can çekişen zenaatlara destek çıkmak, haz verici olduğu kadar ahlâki bir tavır olsa gerektir. Üstelik yakın veya orta gelecekte “kitlesel üretim ve tüketimden” yorgun düşen insanların, böylesi arayışlara yönelerek, süreci tam tersi istikamete çevirmeyeceklerini kim iddia edebilir?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in