İnsanın, yeryüzünde yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçlar, onun yeryüzüne ayak bastığı günden bugüne dek değişmemiştir. Güvenlik, barınma, beslenme, temiz ve sağlıklı bir çevre olarak dört başlık altında toplayabileceğimiz, yaşam için temel ihtiyaçlar arasında, sadece temiz ve sağlıklı çevre tabiatın kendiliğinden sunduğu bir imkân/dır/dı.
Güvenlik, beslenme ve barınma için, insanın bizzat kendisinin çaba sarfetmesi, yaşamını sürdürmek amacıyla, bir taşı bir başka taşın üzerine koyması, bir ağacın dalına uzanarak bir meyveyi kopartması, onu bir yerden bir yere taşıyarak biriktirmek, paylaşmak veya bir başka ihtiyaç unsuruyla değiş tokuş etmek için, bir emek harcaması gerekiyordu. Kısaca: harcanan bir miktar emeğin karşılığında, elde edilen ihtiyaç unsurları, bugün modern ifadeyle “ürün” dediğimiz nesneleri oluşturuyor.
Tabiat koşullarının içerdiği çeşitli tehditler karşısında, insanın varoluşunu, binbir emek ve çabayla temin etmesi, onun aynı zamanda tabiata karşı kazandığı bir zafer olarak, haz ve mutluluk kaynağıdır. Dolayısıyla çalışmak, emek harcayarak tabiatın bağrından bir şey; bir ürün elde etmek, insanın yeryüzü macerasında ilk mutluluk eylemlerinden birisidir. İnsanın çalışıp, üreterek tabiat karşısında özgür ve mutlu olacağı fikri, yakın zamanlarda kimi ideolojiler tarafından istismar edilmiş olsa bile, değişmez bir hakikattir.
Tarih boyunca üretim teknikleri ve ilişkileri çok çeşitli aşamalardan geçmiştir ve bu ayrı bir araştırma konusudur.
Ancak günümüze gelindiğinde çalışmanın, üretmenin, haz ve mutluluktan ziyade, yer yer bir yorgunluk ve stres kaynağı şeklinde algılandığına tanık oluyoruz.
Yanısıra birçok insan, mevcut işinden memnun olmadığını, hayalindeki mesleği, arzuladığı işi yapamadığını ifade ediyor, vb. Ancak bu gerekçe pek doğru sayılmaz, çünkü insan yaptığı her türlü üretimle mutlu olmuştur ve olabilir, burada işin türünden ziyade asıl gerekçe, insanın çalışmasıyla ortaya koyduğu ürün arasında yabancılaşmaya yol açan “aracı süreç ve unsurlar”dır. Öyleki sonuçta ortaya çıkan ürünün sizin yaptığınız işle ilgisini kendiniz bile anlamakta güçlük çekersiniz. Bu yabancılaşma “pazar için kitlesel üretim”in (mass production) bir sonucudur.
Ford bandında hava tabancasıyla ve zamanla yarışarak günde birkaç bin cıvata sıkan, otomatik kaynakta bin puntel vuran ya da önündeki bilgisayarda günde birkaç bin data işleyen bir insanın, depoya, stok ambarına ya da fabrikanın bahçesine çıkmadan ne ürettiğini anlaması mümkün değildir.
Modern yüzyıllarda ortaya çıkan “finans kapital”in, sürekli büyüme ve sürekli kâr artırma zorunluluğu, pazara sürekli ve giderek artan miktarlarda yeni ürün sunmayı kaçınılmaz kılıyor. “Zamanın, mekanın ve maddenin teknik denetimi, artık rastlantısal bireysel buluşlarla değil, bilakis buluşun kendisinin zorunlu ve metodik olduğu panlı çalışmalarla öngörülemez şekilde gelişiyor.” Dolayısıyla ilk bakışta olumlu bir çağrışım yapan “araştırma-geliştirme” faaliyetleri, giderek insanın mevcut ihtiyaçlarından ziyade, olmayan ihtiyacı doğurmak ve kitlesel üretimin talebi olan sürekli yeni “meta” üretimine katkı sunmak amacına yönelmiştir.
“Ekonomik büyüme”nin bir zorunluluk olarak dayatıldığı modern zamanlarda, sürekli yeni ihtiyaçlar icat etmek ve o ihtiyaçlara uygun yeni ürünler geliştirerek, kitlesel biçimde tüketime sunmak, bireysel mutluluğun yönünü de tersine çevirmiştir. “Kitlesel üretim” çarkının irili ufaklı dişlilerinden birisi olarak, sürekli “accord” artırma ve daha verimli olma stresiyle, üretim gününü mutsuz geçiren modern birey, mesai çıkışında, alış veriş; yani tüketim yaparak mutlu olmaya çalışmaktadır. Oysa başa dönecek olursak: insan tüketerek değil, üreterek mutlu olan bir varlıktır. Fakat bu nasıl bir üretim olmalıdır?
İşte bu noktadan sonra, yaptığı işten mutlu olmayan insanlara, hayalindeki işi sorduğunuzda, muhatabınızın “şöyle küçücük…” diye başlayan bir cümle kurması büyük bir olasılıktır. “Şöyle küçücük bir atölye, bir pastahane, butique bir işletme, deniz kenarında bir pansiyon, vb…” İronik olarak, belki: “Hayalimdeki meslek, bin kişinin çalıştığı bir lastik fabrikasında, uçak lastiği üretim bölümüne şef olmak” diyen birisi de çıkabilir, ama bence bu hayli düşük bir olasılıktır.
Yapılan işe ilişkin özlenen ve dile getirilmekte zorlanılan şey, aslında işin türü, mesleğin çeşidi değil, bilakis insanın ürettiği şeyi, sonunda beş duyusuyla kavrayabilme, onun üzerinde irade ve tasarruf sahibi olabilme talebidir. Arzulanan şey: gözünün tutmadığı müşteriye, elbise dikmeyen sanatkâr bir eski zaman terzisinin özgürlüğü ve kendi ürünü üzerindeki iradesidir.
Kadim meslekler arasında, kumaşa, cama, ahşaba, demire, deriye, altın ve gümüşe, yapı taşına, kendine özgü bir emek veren ve müşterisini bizzat kendisi seçen sanatkârların duyduğu hazzı ve tatmini, benzer ürünleri “kitlesel” olarak üreten işletmelerde çalışanların duyması mümkün müdür? Bir yörenin en iyi mobilyacısı olmanın hazzı ile, herhangi bir ikea merkezinde ustabaşı olmanın hazzı karşılaştırılabilir mi? Üstüne üstlük, “kitlesel üretim”e son yıllarda egemen olan “Çin tarzı”, insanın tabiat karşısındaki duruşunu, bir “şey” üretmenin anlam ve ahlâkını yerle bir etmiştir. Bireye satın alma gücü hakkında düşünme fırsatı tanımaksızın, her istediğine, istediği zamanda ve istediği miktarda sahip olabileceği yanılsamasını sunan bu tür bir üretim ve onu borçla destekleyen finans kurumları, olası bir “tüketim hazzı”nın da sonunu getirmek üzeredir.
Dünyada bu gidişatın kaçınılmaz olduğunu iddia edenler, kendi çalışma ve üretme koşullarından kaynaklanan mutsuzlukları katlanılabilir kılmak içgüdüsüyle bu ve benzer ifadeleri dile getirebilirler. Kuşkusuz bu meşru bir söylemdir. Ancak meselenin öte yanından tüketici konumunda bir birey olarak, tüketim kültürü ve tercihi açısından, “kitlesel üretim” unsurlarına karşı olabildiğince direnmek de bir haz imkândır.
İhtiyaçları temin ederken, kimsenin bilmediği küçük atölyeleri, ustasının özeninden başka hiçbir markası olmayan kişiye özel ürünleri, eş dost tavsiyesiyle bulunan adreslerdeki küçük ve yerli üreticileri tercih etmek, bu anlamda kimi can çekişen zenaatlara destek çıkmak, haz verici olduğu kadar ahlâki bir tavır olsa gerektir. Üstelik yakın veya orta gelecekte “kitlesel üretim ve tüketimden” yorgun düşen insanların, böylesi arayışlara yönelerek, süreci tam tersi istikamete çevirmeyeceklerini kim iddia edebilir?

11 Comments
Pınar Keplioğlu
” Dünyada bu gidişatın kaçınılmaz olduğunu iddia edenler, kendi çalışma ve üretme koşullarından kaynaklanan mutsuzlukları katlanılabilir kılmak içgüdüsüyle bu ve benzer ifadeleri dile getirebilirler. ” Bu bir girdap. Çıkışı nedir, çözümü nedir o halde? Aynı Türkiyemdeki herşey gibi mi? Trafikten bunalırız, daha da beter olmasına müsade ederiz. Çalıp çırpmalardan yakınırız, ama her gün bizde yaparız gizli çaplı… Çözüm nedir, gerçekten merak ediyorum.
Sinan
Son paragrafın tekrar tekrar okunması gerekir. Ahlak neydi ki acaba? Çoğumuz unuttuk herşeyin para ve güç için mübah olduğu hayatımızda.
Murat
OOH, gecmis zaman olur ki… nostaljik ozlemler bunlar. icinde bulundugumuz dongunun cokmesi bir kac asir daha alir
Erhan
Paylaşım için teşekkürler, Fatmanur Hanım.
Oktay Bey, her zamanki gibi güzel bir yazıydı.
Oktay Bey’in beklentileri, ben ve benim gibi azınlıktaki insanların da beklentileri. Ama bu beklentiler uyumlu toplum bireyleri ile elde edilemez gibi gözüküyor.
Çünkü uyumlu insan kuralları sorgulamadan uygulamak ister, bunun sebebi ise kendini kurallarla daha güvende hissetmesidir.
Metayı kollektif bir şekilde oluşturma da sanayi ve sanayi sonrası toplumların görünmez bir kuralı. Günümüzdeki çalışan kesim bunu babalarından da böyle görmüş. Babalarını, atalarını sorgulamadan itaat eden uyumlu toplum bireylerinin günümüzdeki üretim – tüketim ilişkilerini de sorgulaması, Oktay Bey’in bahsettiği şekildeki üretim ve tüketimi cesaretlendiren kitle iletişim araçlarıyla gerçekten de kolay gibi gözükmüyor.
Uyumlu olmak tabiki kötü birşey değildir, normal şartlarda sorgulamak, eleştirmek, protesto etmek de gereksizdir. Ama insanların kendilerine ilk önce normal şartlarda olunup, olunmadığını sorması gerekiyor. Eğer şartlarımız normal değilse böylelikle sorgulamak, eleştirmek ve protesto etmek de gereksiz olmayacaktır. Uyumlu olmak da başka sıfatlar kazanıp, tuhaf, gereksiz ve hatta tehlikeli bir hale gelecektir.
Çevresini çıplak olarak algılayan toplum bireyi, dünyayı ise kitle iletişim araçlarıyla algılamakta ve yukarıda da bahsettiğim gibi bu araçlar da üretim ve tüketimi istediği doğrultuda empoze etmekte ve toplum bireyinin algılarını istedikleri gibi şekillendirmektedirler. Bu kitle iletişim araçların bireylere yaptırım gücü olmasa bile, devlet politikalarının seyrinde “ve onlarla uyumlu bir şekilde” faaliyet göstermektedirler.
Oktay Bey’in bahsettiğine katılıyorum, evet değişim bireyden başlamalıdır. Ama değişimin bireyden başlayıp oluşturulması uzun bir süreç olarak gözüküyor. Benim kendi tezim ise, toplum bireylerinin ilk planda basın ve medyanın yönlerini değiştirmeleridir. Tiraj ve rating kaybetmeyi hiçbir kuruluş istemez ve değişim burada olursa işte o zaman daha kısa zamanda büyük bir değişim olabilir diye düşünüyorum.
Eğitişim Kariyer Enstitüsü
Bir yörenin en iyi mobilyacısı olmanın hazzı ile, herhangi bir ikea merkezinde ustabaşı olmanın hazzı karşılaştırılabilir mi? Üstüne üstlük, “kitlesel üretim”e son yıllarda egemen olan “Çin tarzı”, insanın tabiat karşısındaki duruşunu, bir “şey” üretmenin anlam ve ahlâkını yerle bir etmiştir. Bireye satın alma gücü hakkında düşünme fırsatı tanımaksızın, her istediğine, istediği zamanda ve istediği miktarda sahip olabileceği yanılsamasını sunan bu tür bir üretim ve onu borçla destekleyen finans kurumları, olası bir “tüketim hazzı”nın da sonunu getirmek üzeredir.
Harika bir analiz olmuş. Çok teşekkürler.
Nejla Kaya
Oktay Bey çok teşekkürler. Tespitleriniz ve yorumlarınız bu konudaki düşüncelerime yeni açılar kazandırdı. Okurken “evet aynen böyle, ne kadar doğru” vb. ifadeler peşpeşe geldi.
Erhan
Oktay Bey’i insanların bol bol okuması lazım. Ama okumak ile de kalmaması lazım.
Saime Gözüpek
Yeni yıla girerken bu yazıyı görmek beni ümitlendirdi. Yanlız olmadığımi, fikirlerimde bir gariplik olmadığımi, azınlıkta da olsam, benim gibi düşünen benden daha büyük düşünürlerin olması beni mutlu etti. Hepinize iyi yıllar.
oktay taftali
Değerli arkadaşlarıma yorum ve katkıları için teşekkür ediyor, sağlık ve esenlik dolu bir yıl diliyorum.
Pırıl
Yeni yılınız kutlu olsun Fatmanur hanım. Oktay beye de bu yazısı için teşekkür ederim. Beni çok düşündürdü. En azından kendi adıma ne yapabileceğim konusunda bende farkındalık yarattı.
Mutlu yıllar.
Sibel Alsancak
WOW!. Bu yazı beni aştı ama izninizle arkadaşlara kopy peyst yapıyorum:)