Yazan: Oktay Taftali
Bilinen bir reklam sloganı olarak“hayallerinizi ertelemeyin” ifadesinin ardından, binlerce liralık bir otomobil, ipotek faizine mahkum bir konut ya da kredi kartına taksitlendirilmiş bir Madeira Tatili, vb. dayatılması, bugün dünyanın çoğu yerinde, modern insanın hayal gücünü daraltmaktadır. Üstelik tüketimde odaklanan bir hayalin, ödenemeyen kredi nedeniyle elde patlama olasılığı, hayal ve korku arasında bir özdeşlik doğuruyor. Ekonomik krizden bu yana, anılan korkunun sonuçları, başta ABD olmak üzere özellikle zengin ülkelerde, toplumsal tüketimin kısılmasıyla hissedilir boyutlara ulaşıyor. Bu, meselenin bir yönü.
Meselenin bizi ilgilendiren yönüne gelince: çay molası esnasında, iş yerinin penceresinden uzaklara bakıp, “şimdi kendi imalatım bir tekneyle engin denizlere yelken basmak vardı”, “şimdi Erciyes’e tırmanmak ya da içinden dere geçen küçük bir bostanda, kendi ellerimle yetiştirdiğim sebzeleri toplamak, yanısıra yeni doğmuş bir kuzuyu okşamak vardı” diye geçirdiğinizde, bunu, o an yanınızdaki insanlarla paylaşamıyorsanız, hayaliniz korkuyla özdeşleşmiş demektir. Başkalarının, bizi hayalperestlik, naiflik, saçmalamak, vb. sıfatlarla nitelemesi pahasına, hayallerimizi yüksek sesle dile getirmemiz, o hayalin gerçekleşmesini mümkün kılacak ilk cesaret beliritisidir.
Tam da bu noktada, hayatta umur ve ikbâl görebilmenin öncelikli koşullarından birisinin, insanın kendi hayallerinden mahcubiyet duymaması olduğunu vurgulamak gerekiyor. Eski Alman Başbakan’ı Helmut Schmidt, bir gazeteciyle yaptığı söyleşide, hayallerindeki mesleğe ilişkin soruyu,“politikacı olmasaydım, orman bekçisi olmak isterdim” şeklinde yanıtlamıştı. Belki çocukluğundan bir anı, belki bir kır yürüyüşü esansında tabiatın koynunda rastladığı, tüten bacasıyla insana huzur veren, yeşillikler içinde bir orman kulübesi, onda bu özlemi uyandırmış olabilir. Ancak Helmut Schmidt’in efsane politikacılar arasında anılmasına yol açan niteliklerinden biri, onun, milyonlarca insanın ne düşüneceğine aldırmaksızın bu çocuksu hayali bir gazetede dile getirmesi olsa gerektir.
Hayal kurmak yalnızca insana özgü yüksek bir yetenek olması nedeniye, onun para ve zaman gibi gerekçelere indirgenmesi, yüksek insani anlamını yitirmesine yol açar. Dolayısıyla, başkalarının para ve zaman gibi gerekçeleri öne sürerek sizin hayalinizi küçümsemesi, sadece insana özgü yüksek bir yeteneğin küçümsenmesi anlamına geliyor. Oysa Magellan’dan Madame Curi’ye, İbn-i Batuta’dan Nazım Hikmet’e kadar, hayatın çok çeşitli alanlarında insanlığa yön verenlerin, aynı zamanda büyük hayalperestler olduklarını anımsamak, hayal küçümseyicilerin kendi küçüklülerini pratik olarak kanıtlıyor.
Aynı tezi teorik olarak da doğrulamak gerekirse: Mantık bilimi açısından, insanın, varolmayan bir şeyi düşünmesi, imgeleminde (muhayyelesinde) canlandırması mümkün değildir. Biz “varolmayan”ı, “hiç”i düşünemeyiz, tahayyül edemeyiz. Ancak verili gerçeklikte varolan “şey”lerden yola çıkarak, sadece bize özgü tahayyüller, hayal, imge ve tasarımlar geliştirebiliriz. Örneğin gerçeklikte kanatlı bir at yoktur, ancak at ve kanat birbirinden bağımsız olarak mevcutturlar ve bu imkân dolayısıyla biz bir “kanatlı at” tasarlayabiliyor, onu hayal edebiliyoruz. Yani, başka gezegenlere seyahati hayal edebilmemiz, gökyüzündeki gezegenlerin mevcudiyeti sayesindedir ve gerçekte onlar oradaysalar, bir gün onlara gidilecektir. “Bir altın dağ düşünelim, burada daha önceden bildiğimiz, sadece bağdaştırılabilir iki kavramı altın’ı ve dağ’ı birleştiriyoruz. Kendi duygularımızdan erdemi tasarayabildiğimiz ve bunu, aşina bir hayvan olan, bir atın biçimi ve dış görünümü ile bağdaştırabildiğimiz için erdemli bir at tasarlayabiliyoruz. Kısaca söylersek, düşüncenin bütün malzemesi iç ya da dış duyu algılarından (outward or inward sentiment) oluşuyor: Tinin ve iradenin [abç] sadece ve biricik görevi karmak ve terkip etmektir.“ (David Hume: An Enquiry Concerning Human Understanding. S. 33-34.)
Öyleyse bizim bütün hayallerimizin, tahayyül ve imgelerimizin kaynağı, içinde yaşadığımız bu gerçekliktir. İnsanın, içinde yaşadığı maddi dünyanın verileriyle sınırlı bir imgeleme sahip olması, ilk bakışta dar bir anlam içerirmiş gibi görünüyor. Ama buradan insanı yüreklendiren çok başka bir sonuca ulaşıyoruz: eğer hayal etmemizi mümkün kılan, bu maddi dünya ve onun verileri ise, gerekleşmesi mümkün olmayan hiçbir hayal yoktur, burada tin’in ve iradenin biricik görevi, maddi gerçekliğin zihnimizdeki yansımasını karmak ve terkip etmektir.
Dolayısıyla gerçekleştiremediğimiz bir hayalden ötürü, kendi dışımızdaki koşulları değil, tinsel ve iradi bakımdan kendi yetersizliğimizi sorgulamak durumundayız. Çünkü insanın hayallerinin kaynağı ve gerçekleşme imkânı dış dünyada, engelleri ise iç dünyadadır. Eğitimli fakat işsiz milyonlarca gencin sokaklarda amaçsızca dolaştığı koşullarda, miço ehliyeti alarak Liberya bandıralı bir gemiyle dünyaya açılmak hayali, asla mahcubiyet duygusu doğurmamalıdır.

11 Comments
sahin toprak
Okumaktan büyük keyif aldım.Teşekkürler
Aslı
Nefis yazı nefis olmasına da hayallerim gerçek olmayınca sadece kendimi suçlamam ne kadar doğru orasından emin deilim. Var mıdır Oktay beyin bir önerisi bilmek isterim.
Aslı
Tansel Karlı
Helmut Kohl örneğinin enteresan ve çok yerinde olduğu kesin. Mütevaziliği unutmamak hayallerimizden ziyade benliğimizden utanmamanın artı getirilerine işaret ediyor.
Serhat Sine | serhat-sine.com
İlk iki paragraf gerçekten çok güçlü, sarsıcı.
Bir ömürboyu böyle düşünmemizi, hissetmemizi sağlayan başta derin devletlerin, masonların, reklam müdürlerinin “gerçekte” nasıl bir hayat yaşadıklarını merak ediyorum. Toplumlara yaşattıkları senaryolar doğrultusunda acaba hangi gerçeklikte nasıl bir hayatları var?
Can
ya ben bu blogun hastasıyım. Tebrik ediyorum. düşündürüyor, cesaretlendiriyor, enerjiyle dolduruyor. bana 2 senedir ümit veriyor:) minneti bir borç biliyorum. Bende bir gün bu noktalara gelirsem kariyerimde bende paylaşmak istiyorum. özendim:-)
Ardınç Çetin
Bana da garanti emeklilik reklamlarını hatırlattı bu yazı. Emekli oldum ama yelkenliyle gezemiyorum hala. Hoş istediğim birşey değildi.
Hayalleri paylaşmakta bu kadar güclük çeken olduğunu bilmiyordum ama. hayallerin sesli dile getirilmesi neden zor olsun? etrafımda herkes rahatça söylüyor “ah bir emekli olsam da köyde sebzemi kendim yetiştirsem” diye. Ankaralı olmanın getirisi mi nedir?
Metin
Hayaller, ah hayaller:))
Cenk Baysel
Bu yazının sonuç cümlesinin doğru olup olmadığına emin değilim. Biraz meritokrasiye giriyor. Hayallerin gerçekleşmemesinin tek sebebini içte aramak kişiyi öldürür! Bu yaklaşımlar popüler bu aralar ama bu yaklaşımları savunanlar işin ne kadar ehli bir bakmak gerekiyor.
Oktay Taftalı
Asli Hanim`a: Hayallerimiz gercek olmadiginda, kendimizi elestirmemiz evet ama suclamak hayir. Yani gerceklesmeyen mesru bir hayalin karsiligi ancak elestiri olabilir. “Suclama” ve “sucluluk” cogunlukla yanlis yere icine düsdügümüz ve karsiligini, normalde gayri-mesru niyet icinde bulmasi gereken bir duygu. Bence, hayalimiz ve eylemimiz mesru ise, sucluluk duygusunu fazla dikkate almaksizin, makul özelestiriye firsat tanimak gerek.
Cenk Bey`e: Dis nedenler mesru hayallerin ertelenmesine yol acabilir, ama gerceklesmemesinin asil nedeni, bizim, liyakat, sebat, sabir vb. erdemlere olan tutkumuzla ilgili olsa gerektir. Elbette burada yine mesru bir hayalden söz ediyoruz. Üstelik, gerceklesmeyen hayalin nedenini kendi disimizda aramanin, sonsuz bir konfor sagladigini söyleyebiliriz. Ancak hayal ve konfor zaten pek bagdasmiyorlar. Konfor ve rahatlik icinde gerceklesen hayale, ben hayal diyemiyorum, neyleyim.
K. Arda KOS
Ah.. Hayaller, hayaller… Değerli paylasımlarınızdan dolayı cok teşekkür ederim. İyi calısmalar diliyorum.
seyyah
laf çok iyi geldi; “Eğitimli fakat işsiz milyonlarca gencin sokaklarda amaçsızca dolaştığı koşullarda, miço ehliyeti alarak Liberya bandıralı bir gemiyle dünyaya açılmak hayali, asla mahcubiyet duygusu doğurmamalıdır.”