Gelişmekte olan ülkelerde girişimci olmak isteyenlerin önünde ki en büyük engelin finansman olduğu söylenir. Oysa en büyük sorun girişimciliği özendirecek sistemlerin olmamasıdır. Bürokrasi, bu sorunların başını çekiyor.
Türkiye’de kendi işinizi kurabilmek için istenen belge ve uygulanan sürecin anlamsızlığını anlatmaya gerek yok sanırım. En basitinden bir notere gittiğinizde dahi kutu kadar bir odanın içerisinde işleme başlamanızdan kağıtlarınızın kaşelenmesine ve ödeme yapılmasına kadar çizilen süreç ilkokul çocuklarını ağlatacak kapasitede. Zeka seviyemizi sorgulatan uygulamaların temelinde değersiz yaşam anlayışlarının olduğunu düşünmeden edemiyorum.
The Times dergisinin 22 Ağustos tarihli sayısında Michael Schuman’ın yazısı dikkatimi çekiyor. Schuman, Mısır’lı 36 ve 40 yaşlarında ki iki genç kadının Sivil Toplum Kuruluşlarında ki işlerinden istifa edip Kahire’de bir kitap evi açma girişimlerinden bahsediyor. Girişimcilerden biri olan Nadia, şirketlerini kurabilmek için yaşadıkları bürokratik engellerden öyle bunalmış ki çekinmeden “Cheerio’nun ne kadar verimliliği varsa devletin de o kadar var” deme cesaretini gösteriyor. “Kurallara uygun hareket etmenin maliyeti akıl almayacak kadar yüksek” diyen Nadia, “Yeni bir kitabevi açabilmek için 2 yıldan uzun süre beklemek zorunda kalmamız inanılmaz” diyor. İşsizliğin %12 seviyesinde olduğu Mısır’da 190 kişiye iş imkanı yaratan bu girişimcileri desteklemek ekonomilerin olumlu yönde gelişmesi demek.
Batıya baktığınızda bürokrasiden uzak sistemlerin oluşmuş olmasının girişimciliği körüklediğini görüyoruz. Türkiye, Mısır, Tunus gibi ülkelerin gelişiminde ki en büyük engel kurulan sistemlerin güvensizlik ve korku üzerine inşa ediliyor olmasıdır. Bireyleri halihazırda ki şirketlerde iş bulmaya zorlayan eğitim ve uygulamalar ne inovasyonu ne de girişimciliği yükseltir.
Tüm dünyada eğitim kurumları ciddi kazanç kapıları olmuş durumda. $80.000-$250.000 arasında değişebilen MBA ve Executive MBA programlarının varlığı herkese açık bulunan bilginin altın tepside sunulmasından değil, öncelikle tatmin edilmek istenen ihtiyacın yüksek karlı eğitim kurumu olmak istenmesinden kaynaklanmasıdır. Henüz okumadıysanız, Yılmaz Özdil’in Çeşme ve Bodrum ile ilgili ele aldığı “para, kalite, hizmet, marka dengesizliğini anlatan yazıları bu konuya güzel örnekler.
Schuman, yazısına 28 yaşında işletme mezunu olan Farouq’un işsizliği dolayısıyla protestolara katılmaktan başka çaresi olmadığını vurgulayarak devam ediyor.
Her insan yetenekli doğar.
O yeteneği bazılarının geliştirebilmesi, bazılarının ise geliştirmemesinin ardında yatan temel neden “istek ve motivasyon”un farklı düzeylerde olmasıdır.
Günümüzde girimciliğe soyunacak insan sayısı yüksek, ek istihdam yaratabilecek potansiyel güçlü, inovatif çalışmalara imza atabilecek beyinler hazır… ama bu cevherleri destekleyecek sistemler bütünü eksik.
Meşhur Zimbardo’nun 1971 yılında Stanford’da yaptığı hapishane deneyini bilirsiniz. Bu deney, iyi insanların neden ve nasıl vahşileşebileceğini gösteren muazzam bir çalışmadır. Zimbardo aynı deneyden çıkan sonuçlara ve üzerine yaptığı ek çalışmalara dayanarak Irak’ta ki askerlerin güçlerini nasıl ve neden kötüye kullanabildiklerini anlamamıza yardımcı oluyor.
Phillip Zimbardo’nun “How People Become Monsters..or Heroes” konulu konuşmasına bir göz atalım. (Oldukça vahşi sahneler içermekte. Izleyenlere duyrulur.)
Kısaca Zimbardo, birey özünde iyidir, onu kötü olmaya teşvik eden içinde bulunduğu sistemdir diyor. Bireyler her zaman yaptıkları hareketlerden sorumludur ama sistemler gücün kötüye kullanılmasını teşvik edebilir diyor. Öyleyse doğru sistemler kurabilmek toplum sağlığı ve refahı açısından büyük önem taşır. Sürekli Farouq’lara suç atanlara, yeterince kendilerini geliştirmediklerine, çaba sarfetmediklerine, olumlu düşünmediklerine atıfta bulunanlara duyrulur.



