Şirketler kurumsal iletişim fonksiyonunu gazetecilik mesleği sandı. Şirket haberlerinin gazetelerde olumlu çıkmasını sağlamaktan ibaret sandı. Kurumsal iletişim koltukları gazetecilerle doldu. Gazeteci olanlar da, gazetelerde pr’cılık yaptı. Gazeteciler pr şirketi kurdu. Şirketler stratejiden uzak, pr kokan gelenekselci ve kurum stratejisine hizmet etmeyen, fikir bazlı etkisi olmayan işlerle doldu.
Fatih Altaylı’nın 11 Kasım 2018 tarihli yazısı şöyle diyor:
MEDYA VE PR FAALİYETLERİ
Demirören Medya Grubu’nun başındaki Sevgili Mehmet Soysal’la tanışıklığımız çok uzun yıllara dayanır.
Soysal’ın Türkiye Gazetesi’nde genç bir gazeteci olduğu yıllara.
Neşeli, rahat, birlikte çıktığımız seyahatlerde iyi ve eğlenceli bir seyahat arkadaşı olarak tanırım kendisini.
Mehmet Soysal, Demirören Ailesi Milliyet’i aldığından bu yana grubun en tepe yöneticisi.
Şimdi Hürriyet’inden Kanal D’sine büyüyen medya grubunu da o yönetiyor.
Ve ilginçtir, köşesini daha etkili bir gazete olarak bilinen Hürriyet’e taşımadı, hala Milliyet’te yazıyor.
Soysal son yazısında “Medya ile reklamverenler arasındaki” PR ilişkisine değinmiş.
Son derece yerinde bir yazı.Medya ile reklamveren şirketler arasında elbette iş ortaklığından kaynaklanan yakın ilişkiler oluşuyor.
Ancak son yıllarda bu ilişkinin ölçüsünün kaçtığını, ilişkinin kurumsal olmaktan uzaklaşarak, neredeyse bazı gazetecilerin reklamverenlerin ve kimi PR ajanslarının temsilcisi haline geldiğini görüyoruz.
Şirket gezilerine katılmaktan neredeyse gazetenin yolunu unutan, kendileri PR ajansına dönüşen gazeteciler görüyoruz. Öyle az ayıda falan da değil.Demeç gazeteciliğinin de önüne geçmiş bir “Tanıtım gazeteciliği” dönemi yaşanıyor.
Elbette içinde haber var ise geziye katılınır.
Ama bir şartla.
Gereken sorular var ise onlar da sorulur.
Ancak siyasetçilere soru sorma alışkanlığını kaybeden gazeteciler artık iş dünyasına da soru sormuyor, onların tanıtım aracı olmaktan öte bir işlev sergilemiyorlar.
Hepsinden beteri, kimi gazeteciler ile kimi reklamverenler arasında “Tamamen duygusal” ilişkiler başladığı konuşuluyor etrafta.Ben kendi adıma Sabah Gazetesinin genel yayın yönetmeni olduğum dönemde bu tarz “Beleş” gezilere katılımı yasaklamış, bu tür davetlere ancak gezinin içeriğiin haber değeri taşıması ve muhabir veya yazarımın masraflarının gazetem tarafından ödenmesi koşuluyla izin vermiştim.
Ne yazık ki, Habertürk’te medyayı saran bu duruma karşı duramadık ama yine de bazı kriterler getirdik.
Bu yüzden de Mehmet Soysal’ın bu durumu eleştiren yazısını çok önemli buldum.
Bu yazı Demirören Grubu’nun kendi bünyelerini de saran bu hastalığa ve medya üzerine düşürdüğü bu gölgeye karşı bir önlem almak istediğini düşündürdü bana.
Tabii nereden başlayacağını çok merak ediyorum.
Tepeden mi, yoksa aşağıdan mı!
Demirören Grubu’nun en tepe yöneticisi Mehmet Soysal ise 10.11.2018 tarihli yazısında şöyle demiş:
Son birkaç yazımızda geleneksel medyanın gelip durduğu yeri anlatmaya çalıştık.Pahalı içerikle ücretsiz erişim pozisyonunu bir türlü bozamayan medya, her geçen gün bozulan bilançolarıyla kendi psikolojisini de bozacak.
Bozuldukça, giderlerini kısacak.
Çünkü başka yolu yok.
Peki, bu hale neden düştük?
Reklam ve piar ajansları geleneksel medya kuruluşlarını neredeyse esir almış.
Şirketlerin tek muhatabı ajanslarıdır, yani geleneksel medya kuruluşları ve yönetimleri değildir.
Paranın efendileri ajansları üzerinden medyayı dizayn ediyor.
“Reklam yani para veriyoruz” diyerek geleneksel medyanın mutfağına girildiği günden beri bu süreç başlamıştır ve medya kuruluşları şirketlerin piar ve reklam haberleriyle esir alınmıştır.
Gazetecileri de şirketlerin lansmanlarıyla, gezileriyle, hediyeleriyle arzuladıkları noktaya taşıdılar.
Parayı verenin düdüğü çaldığı bir ortamda ilkeli, dürüst gazetecilik yapıldığı zannedilmeye başlandı.
Nehri kirleten bir büyük sanayi kuruluşunun haberini “reklam müşterisi” diye yapamaz iken, kenarda köşede kalan küçük esnafın çevreye zararlarıyla uğraşan medyanın bu hale getirileceği sürpriz değildi.
Halkın haklarını koruduğunu zannederek her gün ortalığı yangın yerine çeviren, siyaseti dizayn etme hastalığından hiç vazgeçmeyen medya, olması gereken yeri terk ederken olmaması gereken yerde durmaya da ısrar etti.
Ve kendi haklarını savunmayı da unuttu.
Yedi düvele meydan okuyan, akıl veren, eleştiren medya, internet sitelerine içindeki gelişmeleri de ihbar etmeye başladı.
Çoğu zaman haysiyet cellatlığına, karakter suikastçılığına soyundu.
Ve inandırıcılığını yitirdi.
Saygınlığına leke düşürdükçe, kurumların kaybedenler kulübüne doğru gidişi hızlandı.



