Yazan: Oktay Taftalı

İnsanın, yeryüzünde yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçlar, onun yeryüzüne ayak bastığı günden bugüne dek değişmemiştir. Güvenlik, barınma, beslenme, temiz ve sağlıklı bir çevre olarak dört başlık altında toplayabileceğimiz, yaşam için temel ihtiyaçlar arasında, sadece temiz ve sağlıklı çevre tabiatın kendiliğinden sunduğu bir imkân/dır/dı.

Güvenlik, beslenme ve barınma için, insanın bizzat kendisinin çaba sarfetmesi, yaşamını sürdürmek amacıyla, bir taşı bir başka taşın üzerine koyması, bir ağacın dalına uzanarak bir meyveyi kopartması, onu bir yerden bir yere taşıyarak biriktirmek, paylaşmak veya bir başka ihtiyaç unsuruyla değiş tokuş etmek için, bir emek harcaması gerekiyordu. Kısaca: harcanan bir miktar emeğin karşılığında, elde edilen ihtiyaç unsurları, bugün modern ifadeyle “ürün” dediğimiz nesneleri oluşturuyor.

Tabiat koşullarının içerdiği çeşitli tehditler karşısında, insanın varoluşunu, binbir emek ve çabayla temin etmesi, onun aynı zamanda tabiata karşı kazandığı bir zafer olarak, haz ve mutluluk kaynağıdır. Dolayısıyla çalışmak, emek harcayarak tabiatın bağrından bir şey; bir ürün elde etmek, insanın yeryüzü macerasında ilk mutluluk eylemlerinden birisidir. İnsanın çalışıp, üreterek tabiat karşısında özgür ve mutlu olacağı fikri, yakın zamanlarda kimi ideolojiler tarafından istismar edilmiş olsa bile, değişmez bir hakikattir.

Tarih boyunca üretim teknikleri ve ilişkileri çok çeşitli aşamalardan geçmiştir ve bu ayrı bir araştırma konusudur.

Ancak günümüze gelindiğinde çalışmanın, üretmenin, haz ve mutluluktan ziyade, yer yer bir yorgunluk ve stres kaynağı şeklinde algılandığına tanık oluyoruz.

Yanısıra birçok insan, mevcut işinden memnun olmadığını, hayalindeki mesleği, arzuladığı işi yapamadığını ifade ediyor, vb. Ancak bu gerekçe pek doğru sayılmaz, çünkü insan yaptığı her türlü üretimle mutlu olmuştur ve olabilir, burada işin türünden ziyade asıl gerekçe, insanın çalışmasıyla ortaya koyduğu ürün arasında yabancılaşmaya yol açan “aracı süreç ve unsurlar”dır. Öyleki sonuçta ortaya çıkan ürünün sizin yaptığınız işle ilgisini kendiniz bile anlamakta güçlük çekersiniz. Bu yabancılaşma “pazar için kitlesel üretim”in (mass production) bir sonucudur.

Ford bandında hava tabancasıyla ve zamanla yarışarak günde birkaç bin cıvata sıkan, otomatik kaynakta bin puntel vuran ya da önündeki bilgisayarda günde birkaç bin data işleyen bir insanın, depoya, stok ambarına ya da fabrikanın bahçesine çıkmadan ne ürettiğini anlaması mümkün değildir.

Modern yüzyıllarda ortaya çıkan “finans kapital”in, sürekli büyüme ve sürekli kâr artırma zorunluluğu, pazara sürekli ve giderek artan miktarlarda yeni ürün sunmayı kaçınılmaz kılıyor. “Zamanın, mekanın ve maddenin teknik denetimi, artık rastlantısal bireysel buluşlarla değil, bilakis buluşun kendisinin zorunlu ve metodik olduğu panlı çalışmalarla öngörülemez şekilde gelişiyor.” Dolayısıyla ilk bakışta olumlu bir çağşım yapan “araştırma-geliştirme” faaliyetleri, giderek insanın mevcut ihtiyaçlarından ziyade, olmayan ihtiyacı doğurmak ve kitlesel üretimin talebi olan sürekli yeni “meta” üretimine katkı sunmak amacına yönelmiştir.

“Ekonomik büyüme”nin bir zorunluluk olarak dayatıldığı modern zamanlarda, sürekli yeni ihtiyaçlar icat etmek ve o ihtiyaçlara uygun yeni ürünler geliştirerek, kitlesel biçimde tüketime sunmak, bireysel mutluluğun yönünü de tersine çevirmiştir. “Kitlesel üretim” çarkının irili ufaklı dişlilerinden birisi olarak, sürekli “accord” artırma ve daha verimli olma stresiyle, üretim gününü mutsuz geçiren modern birey, mesai çıkışında, alış veriş; yani tüketim yaparak mutlu olmaya çalışmaktadır. Oysa başa dönecek olursak: insan tüketerek değil, üreterek mutlu olan bir varlıktır. Fakat bu nasıl bir üretim olmalıdır?

İşte bu noktadan sonra, yaptığı işten mutlu olmayan insanlara, hayalindeki işi sorduğunuzda, muhatabınızın “şöyle küçücük…” diye başlayan bir cümle kurması büyük bir olasılıktır. Şöyle küçücük bir atölye, bir pastahane, butique bir işletme, deniz kenarında bir pansiyon, vb…” İronik olarak, belki: “Hayalimdeki meslek, bin kişinin çalıştığı bir lastik fabrikasında, uçak lastiği üretim bölümüne şef olmak” diyen birisi de çıkabilir, ama bence bu hayli düşük bir olasılıktır.

Yapılan işe ilişkin özlenen ve dile getirilmekte zorlanılan şey, aslında işin türü, mesleğin çeşidi değil, bilakis insanın ürettiği şeyi, sonunda beş duyusuyla kavrayabilme, onun üzerinde irade ve tasarruf sahibi olabilme talebidir. Arzulanan şey: gözünün tutmadığı müşteriye, elbise dikmeyen sanatkâr bir eski zaman terzisinin özgürlüğü ve kendi ürünü üzerindeki iradesidir.

Kadim meslekler arasında, kumaşa, cama, ahşaba, demire, deriye, altın ve gümüşe, yapı taşına, kendine özgü bir emek veren ve müşterisini bizzat kendisi seçen sanatkârların duyduğu hazzı ve tatmini, benzer ürünleri “kitlesel” olarak üreten işletmelerde çalışanların duyması mümkün müdür? Bir yörenin en iyi mobilyacısı olmanın hazzı ile, herhangi bir ikea merkezinde ustabaşı olmanın hazzı karşılaştırılabilir mi? Üstüne üstlük, “kitlesel üretim”e son yıllarda egemen olan “Çin tarzı”, insanın tabiat karşısındaki duruşunu, bir “şey” üretmenin anlam ve ahlâkını yerle bir etmiştir. Bireye satın alma gücü hakkında düşünme fırsatı tanımaksızın, her istediğine, istediği zamanda ve istediği miktarda sahip olabileceği yanılsamasını sunan bu tür bir üretim ve onu borçla destekleyen finans kurumları, olası bir “tüketim hazzı”nın da sonunu getirmek üzeredir.

Dünyada bu gidişatın kaçınılmaz olduğunu iddia edenler, kendi çalışma ve üretme koşullarından kaynaklanan mutsuzlukları katlanılabilir kılmak içgüdüsüyle bu ve benzer ifadeleri dile getirebilirler. Kuşkusuz bu meşru bir söylemdir. Ancak meselenin öte yanından tüketici konumunda bir birey olarak, tüketim kültürü ve tercihi açısından, “kitlesel üretim” unsurlarına karşı olabildiğince direnmek de bir haz imkândır.

İhtiyaçları temin ederken, kimsenin bilmediği küçük atölyeleri, ustasının özeninden başka hiçbir markası olmayan kişiye özel ürünleri, eş dost tavsiyesiyle bulunan adreslerdeki küçük ve yerli üreticileri tercih etmek, bu anlamda kimi can çekişen zenaatlara destek çıkmak, haz verici olduğu kadar ahlâki bir tavır olsa gerektir. Üstelik yakın veya orta gelecekte “kitlesel üretim ve tüketimden” yorgun düşen insanların, böylesi arayışlara yönelerek, süreci tam tersi istikamete çevirmeyeceklerini kim iddia edebilir?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit