İletişim zor iş.
Hürriyet yazarlarından Mehmet Yılmaz, Pazartesi günü yazısında milletvekillerinin üslubundan bahsediyor .
Bir milletvekili nasıl hitap etmeli?
Bir başbakanın konuşma üslubu nasıl olmalı?
Normal bir vatandaşın hitabı nasıl şekillenmeli?
İş yerlerinde farklı, sosyal ortamlarda farklı saygınlıkta sohbet mi etmeli?
Basın mensuplarının görevi bilgiyi en doğru bir şekilde alabilmek. Bir milletvekilinin bu haberde verildiği şekildeki konuşma tarzı elbette ayıp. Peki tek taraflı ayıplamak doğru mu? Buna benzer çok hikaye duyuyoruz. (Bu haberden bağımsız) Kişiye saldırı tarzında sorulan sorular ‘bilgi almak’ olursa, hitaptan yoksun bazı medya mensuplarının da bu tip olaylarda ayıpları yok mudur sizce? Haber yapabilmek uğruna bu haberde verildiği gibi bir cevap almak beklenti olursa, haberi almak için uğraşan gazetecinin soru uslubu nereye kadar kabul edilebilir?
Mehmet Yılmaz da yazısında aynı üslupla cevap vermeyi tercih etmiş milletvekiline.
Sonuçta bu olayda tercih edilen davranış biçimleri aynıdır. Sebep her ne olursa olsun. Tercihlerimiz bu yönde olmaya devam ederse, yeni bir iletişim stilini de otomatik olarak öğrenmeyi tercih etmiş oluyoruz.
İletişim Stillerini Gözlemlediğimiz Toplu Ortamlar
Bugün çok eleştirdiğimiz pop star cinsi programları ele alalım. Bu yarışmalarda sade vatandaşın birbirlerine davranışlarını, birbirleriyle konuşmalarını nasıl buluyorsunuz?
Program yapımcılarının gözüyle konuya baktığımızda, tahmin ediyorum psikologlar eşliğinde seçilen adaylar genelde birbiriyle geçinmeye pek de müsait olmayan kişilerden oluşuyor. Kendilerini oyalayabilecek uğraşlara da imkan verilmiyor. Bana bir nevi psikolojik deney gibi geliyor bu ortamlar. Meşhur ‘Zimbardo Prison’ deneyini anımsatırcasına…
Bir süre sonra kişiler birbirlerine saldırmaya, tatlı başlayan dostluklar acı kavgalarla sonuçlanmaya başlıyor. Programı yaratanlar haricinde herkesin morali bozuk oluyor.
Bu ve benzeri programları sıkça seyredenlerin, bu tür iletişim tarzlarını bir müddet sonra öğrenmeye başladıkları konusunda bir tezim var. ‘Ay ne edepsiz’ dedirten TV görüntüleri bir müddet sonra kendi ortamında bu tür bir edepsizliğe maruz kalanları etkiliyor. TV’de gördüğü kareler, yaptığı edepsizliğin zihninde normalmiş gibi durmasına yol açıyor. Çünkü bu tür davranışlarda bulunanlar, hareketlerinde tek olmadıklarını düşünüyor. TV’de gördüğü bir grup insan da aynen öyle davranıyorsa, normal olabilir diye düşünüyor. Yani kişi davranışını düzeltmek yerine yaptığının doğruluğu konusunda kendini bir ‘ikna sürecine’ sokuyor.
Bu da Trafik’de öğrendiklerimiz
İstanbul’da trafikte geçen hayata bakıyorsunuz, kuralları olan ama kurallara uymaktan hoşlanmayan bir toplum görüyorsunuz.
Yaptırımı olmayan kural ne derece kuraldır?
Haliyle, bir çözüm bulmak gerektiğinde kavga eden insanlar görüyoruz ortalıkta. E-5 yolunda bile artık ters yönde giden sürücülere rastlamak çok mümkün. ‘Ne yapıyorsun?’ demeniz bir şey ifade etmiyor. Sürücü ‘kendi işine bak sen’ diyerek geçiştirebiliyor.
Sonuçta trafikte edindiğimiz tüm tecrübeler sayesinde toplum olarak istesek de istemesek de trafikte yeni bir iletişim tarzını benimsemeye başlıyoruz.
İletişim zor iş.
Hayatımızı az hata ile iletişim kurarak devam ettirmek azmi çok büyük bir özen ve farkındalık gerektiriyor. Algılarımızı her daim bir ‘check up’ dan geçirmemizin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Hatalarımızı kabul edebilme cesaretini taşıyabilmemizi tavsiye ediyor. Hata yapmaktan değil, tekrarlamaktan kaçınmamızı teşvik ediyor. Hayatta üstlendiğimiz rolü gerekleriyle yerine getirmemiz gerektiği konusunda bizi dürtüklüyor. Ve doğru olan hareketlerimizde bir ‘süreklilik’ olmasının önemini vurguluyor
İşte bu son paragraf, hem hayatta hem de iş dünyasında daha başarılı iletişim kurmanın ipuçlarını da az buçuk özetliyor.