Birçok insan gibi gazetelerde de köşe yazarları aynı şeyden şikayet eder oldu.
Gün geçmiyor ki birileri bu teknolojinin başımıza açtığı dertlerden yakınmasın. Teknoloji geldi, mertlik bozuldu onlara göre. Teknoloji geldi, dostluk bitti hayatımızda. Ne fena şeymiş şu teknoloji meyerse…Ama şu koca Türkiye’de teknolojiden gerçekten anlayan “send/recieve” den başka fonksiyonlar kullanabilen kaçımız var acaba?
Örneğin Müşvik Kenter duygusal bir dille anlatmış hislerini. Şöyle diyor:
“Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum! Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını? İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza? Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız? Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman? Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını? Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında? Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda? Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?”
Kenter her ne kadar tatlı anlatsa da birini öbürüne tercih ettiren bir düşünce tarzını benimsiyor. Oysa “Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor. Teknoloji, izini kaybettiğimiz dostlarla tekrardan buluşabilmemizi sağlıyor…Teknoloji insanları birbirne yaklaştırıyor. Teknoloji sevdiklerimizle daha hızlı haberleşmemizi sağlıyor.” Öyle değil mi?
Teknoloji insanlığımızı unuttuğumuz anlamına gelmiyor. Eğer zamanımızın çoğu bilgisayarın başında geçiyorsa, bu bizlerin seçimi olduğu içindir. Tıpkı hayatımızı hızlandırdığımız gibi. Hergün biraz daha fazla çalışıyoruz, rakiplerimiz önümüze geçmesin diye. Hergün daha çok okuyup öğreniyoruz, bilgimiz hep taze kalsın diye. Hergün daha başarılı işler yapmaya bakıyoruz, şirketimiz kazansın, biz manevi olarak tatmin olalım ama aynı zamanda daha iyi bir geleceğimiz olsun ki şu ihtişamlı hayattan geri kalmayalım diye. Homoekonomikus’da yer alan bir araştırma şöyle diyor:
“Richard Layard Mutluluk isimli kitabında, Harvard’a yürütülen bir araştırmadan bahseder. Araştırmada öğrencilerden iki hayali dünyadan birini seçmeleri istenir. Birincisinde diğerleri ortalama yılda 25.000 $ kazanırken kendileri 50.000 $ kazanacaktır. İkincisinde kendileri 100.000 $ kazanacaktır ancak diğerlerinin kazancı ortalama 250.000 $’dır. Rasyonel bir birey ikincisini tercih eder, çünkü bu seçenekte durumu iki kat daha iyi hale gelmektedir. Araştırmada ise çoğunluk birinciyi seçmiştir. Yani eğer diğerlerinden daha üstün durumda olacaklarsa, daha fakir olmalarına rağmen mutlu olacaklardır.”
Görünen o ki “kıyaslama” hayatımızın belki de önemli bir parçası. Belki de bu yüzden “tatmin olmak, mutlu olmak” ulaşılması zor utopik bir hayat gibi gelebiliyor birçoklarına. Bu tatminsizlik de sürekli hayatı hızlandırmamıza, arkasından da kurduğumuz bu dünyadan şikayet etmemize sebep olmuyor mu dersiniz?
Ben Paulo Coelho ile aynı paraleldeyim bu konuda.
“Like the Flowing River” isimli kitabında Coelho “Değirmende Bir Gün” isimli hikayesinde hayatını nasıl istediği gibi yönetebildiğinden bahsediyor. Yılın dört ayı ki bu genelde iş dünyasının içinde basımevleri ve gazetecilerle birlikte olduğu zaman, hayatı “insanların dolu dolu” bulunduğu ortamlarda geçiyor.
Diğer dört ay “Brazilya’ya gittiği” dönem. Bu zamanlarda “az insanla” yani eş, dost ile birlikte geçen, arada bir sosyal ortamlara girdiği günler…
Diğer dört ay ise “kimsenin olmadığı” zamanlar. Horoz sesleriyle uyandığı,koyunların ve ineklerin arasında yürüyüşe çıktığı ve “kim olduğunu hiç düşünmediği” günler…Hiç soru sormadığı, hiç cevabı olmadığı zamanlar…”Anı yaşadığım zamanlar” bunlar diyor Coelho. “Dünya ile ilgilenmediğim, tüm sohbetlerimin havadan sudan olduğu” zamanlar…
Bu köy evindeki odalardan birinde DSL bağlantılı bir bilgisayar bulur Coelho. Dünyaya bağlanmama direncine yenik düşerek kendini gazetelerin, olayların, isteklerin, taleplerin, yapılması gereken tüm işlerin yani sorumluluklarının içinde bulur. Birkaç saat aralıksız çalışır ve şöyle der: “Online olup çalışmaya başladım. Çünkü bu benim seçimim.” Kendi kendine sorar: “Aynı anda -hem köyde hem medeniyette- böylesine farklı iki dünya içerisinde nasıl olabilirim? Cevabını bilmiyorum ama bu iki dünyadan da çok haz aldığımı ve böyle bir hayatın içinde olmaktan mutluluk duyduğumu biliyorum” diyor.
Yaşadığımız hayat bizim seçimlerimizden oluşuyor. Bizler nasıl yaşamayı seçiyorsak o şekilde yaşıyoruz.
3 Comments
BigadicMania
Güzel bi yazı ama hayat akıp giderken savrulmamak için bişeyler yapmaya da çalışıyoruz. Yani sadece kendi seçimlerimizi yaşadığımızı düşünmüyorum. 🙂 Balık misali akıntıyı kullanarak yüzüyoruz belkide. Sonuçta sudan çıksak yaşayamıyoruz ama akıntının varlığıda bi gerçek 🙂
Selçuk
Bilişim sektöründe çalışıyor olmama rağmen, ben de Müşfik Kenter’in bakış açısını paylaşıyorum.
Evet teknoloji, izini kaybettiğimiz dostlarla tekrardan buluşabilmemizi sağlıyor. Ama insan dostunun izini neden ve nasıl kaybeder ki. Kaybedebiliyorsak, aslında o kadar da dost değilmişiz bence.
Evet teknoloji sevdiklerimizle daha hızlı haberleşmemizi sağlıyor. Ama nerde kaldı “özlemek”, nerde kaldı birisi için hissettiğimiz tatlı endişe.
Evet teknoloji de diğer her şey gibi bize kattığı şeyler karşılığında, bizden de bir şeyler alıp götürüyor. Bu alış veriş her zaman gönüllü olmayabiliyor, her zaman bilinçli olmayabiliyor, ama oluyor.
Ve evet, itiraf ediyorum, hayatımı monitör karşısında geçirmek “kendi seçimim” 🙂
Fatmanur Erdogan
Insan dostunun izini kaybetti diye iyi dost olmadığı sonucunu çıkarmamızın doğru olmadığını düşünüyorum. Özellikle kariyerleri dünyanın dört bir yanında yaşayarak geçen insanlar için. Ayrıca, diyebiliriz ki, en iyi dostluklardan biri de yıllarca aradan sonra birbirinizi tekrardan gördüğünüzde bıraktığınız yerden devam edebilenlerdir…