Yazan: Oktay Taftalı, Şair, felsefeci, pedagog
Diyalektik mantık açısından insan bilinci, dışımızdaki maddi dünyanın bir yansımasıdır. O nedenle topluma ve doğaya egemen olduğu varsayılan yasalar, aynı zamanda bilincimize de egemen olan yasalarıdır. Başlangıçta doğanın bir parçası olan insanoğlu, zorunlu olarak bu yasalara tâbidir. Ancak insan, kurduğu medeniyet, yaşadığı tarih ve ürettiği kültür sayesinde, doğadan sıyrılıp çıktıkça, doğaya egemen olan yasalardan da sıyrılıp çıktığı sanısına kapılmıştır. İnsanın medeniyet kurarak, bir tarih ve kültür varlığına dönüşmesi, onun aynı zamanda ait olduğu doğa yasalarını keşfetme ve onları denetleme sürecidir. İnsan, gündelik hayatta, denetleyebildiği, adeta efendisi kesildiği yasaların kendisi için geçerli olmadığını sansa bile, varoluşunun sınırlarını belirleyen doğum ve ölüm yasaları, onu doğa karşısında alçak gönüllü olmaya davet eder. Ancak o, bireysel hayatında bu durumlarla ne denli seyrek karşılaşırsa, o denli kibirli olmaya açıktır. İşte bundan dolayı, derin acıların ve yüksek sevinçlerin insanı olgunlaştırdığı varsayılır. İnsanın olgunlaşması ise doğa ve ona ait diğer varlıklar ve diğer insanlar karşısında alçak gönüllü (veya yüce gönüllü) olabilme halidir.
Doğum ve ölüm yasaları, doğaya egemen olan genel-geçer “nedensellik yasası”nın (causa legis), canlı varlık açısından ilk aka gelen örneğidir. Neden-sonuç, neden-etki biçiminde özetlediğimiz “nedensellik yasası” uyarınca, doğada ve nesneler dünyasında her bir “şey”, bir başka “şey”le ilinti içindedir. Yani Akdeniz’deki bir su damlasıyla, Sibirya’daki tek hücreli bir canlı arasında veya Etna Yanardağı’ndaki bir lav kütlesiyle, Ankara’da soluduğumuz hava arasında ya da Afrikalı bir annenin sağlık sorunlarıyla, Japonya’daki işsizlik sigortası arasında bir bağıntı; eski deyimle bir “illiyet” vardır.
İşte insan bilinci de bu “illiyet” yani nedensellik yasasına tâbi olduğu için, farklı insanların, farkı olduğu varsayılan bilinçleri, ortak ya da benzer “mantık”lar, ortak ya da benzer “matematik”ler kurarlar. Olağan ve sağlıklı insanların bilinçleri – başkaca kasıtlı bir niyet yoksa – benzer çağrışımlar (associare/assoziation), benzer mantıklar etrafında anlaşmaya ve uyum sağlamaya elverişlidirler. “Aklın yolu birdir” şeklindeki özdeyiş bu yasadan güç alan bir ifadedir. Aslında kasıt olsa bile, olağan veya sıradan insanın, bilincinde, nesneler dünyasındaki neden-sonuç yasasına aykırı ilgiler kurabilmesi çok zor, neredeyse imkansızdır.
İlkokul çağlarında arkadaşlarımızla oynardık, ansızın:
– Bana bir renk söyle
– kırmızı
– bana bir meyva söyle
– elma
olgun yaşa geldikten sonra neden-sonuç ilişkisi kapsamında sağlıklı ve olağan bir bilinç “kırmızı”yı ve “elma”yı, kolaylıkla Havva, aşk, Cennet ve ilk günah’la ilişkilendirebilir.
Anlaşılacağı gibi, bilincin doğal çağrışımları ve olağan bağıntıları arasında, yaratıcılıkla ilgili hemen hemen pek fazla bir şey yoktur. Eksi bir zeminden, yaratıcılığın sıfır noktasına yükselmek, işte bu olağan ve çoğu insan tarafından kanıksanmış ilgi ve bağıntıların, yani “nedensellik yasasının” bilinç düzeyinde kırılabilmesi veya bozulabilmesiyle mümkündür. Fakat zor bir iştir bu. Çünkü, bardak tasarlayınca su, masa tasarlayınca sandalye, vb. ister istemez insan aklına üşüşür.
Gelgelelim, çok seyrek de olsa verili gerçekliğin dışına çıkabilen, verili “neden-sonuç” ilgisini bilincinde kırabilen insanlar vardır. Bunların önemli bir kısmını “psiko-patalojik” hastaların oluşturduğu söylenebilir. Fakat bütün dünyanın tanıdığı ve sanatta “Gerçeküstücülük” ve “Dadaizm” diye adlandırılan akımları temsil eden, André Breton, Hugo Ball, Tristan Tzara, Salvador Dali gibi isimler, nesneler dünyasındaki “neden-sonuç” ilgisini en azından imge düzeyinde kırarak veya bozarak, sıradan bilincin ilgi içinde tasavvur edemeyeceği, nesne, durum, olgu ve olayları resim, edebiyat gibi alanlarda birer sanatsal ifadeye dönüştürmüşlerdir. Bu şahıslar “psikotik” olmamakla(!) birlikte, ancak “psikotik” bir bilincin (ya da bilinçsizlik halinin) öngörebileceği eserler tasarlamışlardır. Yazdığı bir şiirde André Breton, bir at kafasıyla, varisli bir insan damarı’nı aynı ilgi içinde görebilmiştir. Tristan Tzara, Dadaizm’in manifestosunda bir gazete sayfasından makasla keseceğiniz sözcükleri, bir torbaya atarak, torbayı çalkalamanızı, sonra bu torbadan çekeceğiniz sözcükleri gelişigüzel yan yana ve alt alta dizerek olağanüstü güzel bir metin elde edeceğinizi söyler. Savador Dali’nin resimleri bu konuda en çok bilinen eserlerdir. Denizin uzaklara çekildiği bir çölde, bir masa ve masa üstündeki kuru ağaç dalına asılmış eriyen bir saat, sıradan insan bilinci tarafından kolay kolay tasarlanamadığı için, o Salvador Dali’dir.
Ancak, birisi karşımıza bu tür bir tasarımla çıktığı zaman, açıkça itiraf etmesek bile, aslında bunu bizim de tasarlayabileceğimizi sanmamız, işin en ilginç yanıdır. Elbette tasarlayabiliriz. Ama onu tasarlayanın bu işe ömrünü adadığı gibi, bizim de ömrümüzü adamamız gerekir. O nedenle örneğin, ressamın altı ayda yaptığı bir resim, bir ömür artı altı ay, şairin bir ayda yazdığı şiir ise, bir ömür artı bir ay ediyor.
Bu sıradışı örneklere ulaşamasak bile, buradan kitesel şartlanmışlık zincirini kırabilmemize yardımcı olabilecek ipuçları ediniyoruz: Herkesin düşündüğünün, herkesin aklına gelebilenin ve moda eğilimerin dışında düşünmek. İlle de tersine değil, ama dışında. Aykırı, marjinal ve zoraki yaratıcı olmak kaygısıyla, reklam ajansına balıkadam elbisesiyle gelmek gibi manyaklıkardan söz etmiyorum elbette. Ama yeri ve zamanı geldiğinde herkesin, ofis, büro, ajans diye konuştuğu ortamda “yazıhane” demek, herkesin CV (curriculum vitae) dediği şeye, ansızın “özgeçmiş”i yapıştırmak, yüksek yaratıcı etki göstermese bile, şimdilerde tuhaf bir etki gösterecektir. Tuhaf olan ardında soru bırakır ve soru bıraktıklarınız sizinle meşguldürler.


5 Comments
Erhan
Evet derler, ne var bunda, bunu yapmak kolay birşey, zor değil bunu yapmak.
Bunu diyenler, o şeyi yapamayacak insanların başında gelirler.
Çünkü onlarda daha farklıyı algılama yetisi, kültürü dahi yoktur. Böylelikle onlar, o farklı şeyi asla yapamayacak sınıftadırlar.
Bu biraz cahil cesaretine benziyor. Çevremde çok oldu böyle insan, çünkü burada böyle bir kültür yok, burada sadece tüketici bir kültür var, üretici yok.
Tüketici kültürün insanı, yaratmadığından ve üretmediğinden dolayı ne farklı eserleri ne de bu eserlerin yaratıcılarını anlayabilecektir.
Ben de yaparım diyecektir cahilce…
Uğur Özmen
Mutlak “doğru”ları ( http://ugurozmen.com/blog/is-hayati/mutlak-dogru-cumleler ) söylediğiniz zaman ödüllendirildiğiniz, beğenildiğiniz bir ortamda, “bu cümlenin hiçbir anlamı yok ki…” diyemezsiniz. Ya da demeyi tercih etmezsiniz.
Şu cümle “Herkesin düşündüğünün, herkesin aklına gelebilenin ve moda eğilimlerin dışında düşünmek. İlle de tersine değil, ama dışında.” bence en vurucu cümle…
Kesinlikle doğrudur. En azından kendi ortaya koyduğum “ilk defa” projelerde, durum budur. “Tersine değil, ama dışında…”
Teşekkürler Oktay Taftalı…
Tibet
Oktay bey, sizin kitaplarınızla daha önce nasıl tanışmamışım bilemiyorum.
Sondan ikinci paragrafı hepimizin iki kere okumalı. ‘bu kolay’ ne var ki değil.herşeyin ardında bir emek ve saatler süren çalışma var. aklımızda tutmalıyız. her zaman. saygıyı getiriyor karşılıklı.
sağolun
Nihat Solmaz
Harika bir yazı olmuş. Teşekkürler…
“Tuhaf olan ardında soru bırakır ve soru bıraktıklarınız sizinle meşguldürler.” yazının özeti gibi.
Normalliği ya da sıradanlığı eşik olarak kabül edersek, normalin altı ve üstü farklı olma sonucunu ortaya koyuyor. Elbette, saçmalamak ile ilginç olmak arasında kalın bir çizgi vardır. Her tuhaflık ilgi, merak uyandırmıyor. Yani tuhaf olunduğu için ilgi uyandırıyor. İlgi uyandırmak için tuhaf olma çabaları daha çok saçmalamaya yakındır. Bu yüzden emek en yüce değerdir.
Sabih Parlakyıldız
Oktay beyin bu harika yazısı beni bir takım garip soruları sormaya itti;
Acaba doğuştan itibaren uymaya başladığımız bu nedensellik yasası, olağan ve sağlıklı bireyler olarak bizleri benzer mantıklar etrafında anlaşmaya ve uyum sağlamaya iterken, verili gerçekliğin dışına çıkabilmeyi becerip de herkesin düşündüğünün, herkesin aklına gelebilenin ve moda eğilimerin dışında düşünebilmemizi , kısaca “Yaratıcı Aklın Sınırlarında” gezinebilmemizi sağlayacak olan o sihirli ŞEY ne olabilir?
Yaşamının belli bir dönemine gelmiş bir insanın “Yaratıcı Aklın Sınırlarında” yaşamanın gerekliliğini idrak etmesi yeterli olabilir miydi ve düşünce biçiminde değiştirmesi gereken şey nedir?
Ya da bu idrak içinde olan bir ebeveyn tarafından ve yaratıcılığa kucak açan bir sosyal çevre içinde mi yetişmek gerekli?
Yoksa verili gerçekliğin dışına çıkabilmeyi daha doğuştan itibaren becerebilmemizi sağlayacak genetik bir talihe mi ihtiyacımız var?
Ayrıca ister iş hayatında ister sosyal yaşamda yaratıcı bir üretkenlik içinde olmak durumu , sıradanlığa doğal bir karşı koyuş ya da çevremizde tuhaf!! bir etki bırakarak diğer insanları kendimizle meşgul edebilme zevkini, gururunu tatmin etme ihtiyacından mı doğuyor?