Günümüzün en moda işi. Mutluluk arayışı. Haldır haldır onu arıyoruz. Kimisi diyor nefes almayı öğrenin, mucizeler sizinle olsun. Kimisi diyor enerjinizi yenileyin, chakralarınızı açın istediğiniz olsun. Kimisi diyor daha çok çalışın, herşey sizin kontrolünüz altında, ne isterseniz o olur. Liste uzayıp gidiyor.
Türkiye’nin iş ortamlarına bakıyorum. Bir ünvan telaşı. Kariyer yapmak ünvan sahibi olmakla eş değer bu diyarlarda sanki. Ünvan kötü birşey değil tabi. Bol para, yetki ve yeterlilik anlamına geliyor. Benim dikkatimi çeken farklı bir konu. İnsanların hedefleri ünvan sahibi olmak olmuş gibi. Memur müdür olma telaşında. Müdür, direktör olma çabasında. Direktör de ya hali vaktinden memnun ya da CEO koltuğu lobisinde bir yerlerde… Mutluluk bu arayışların elde edilmesiyle geliyor olmuş kimisine.
Bakıyorum da, değişim getirmek, birşeyler yaratmak, üretken olmak, yeteneklerimi zorlayacak alanlara girmek ve hayatı deneyimlemek içimdeki en güçlü güdü olmuş hep. Bu yüzden hayatım dünyanın dört bir ucunda yaşayarak geçti. Üretkenliğimi kamçılayacak, yeteneklerimi zorlayacak, yaratıcı ve dinamik ruhumu kullanabileceğim ortamlar beni cezbetti. Gördüm ki ne zaman bu ortamlarda zorlu bir konu üzerinde çalışıyorum, o zaman en mutlu olduğum zamanlar. Yanlış anlamayın, bu zamanlar öyle herşeyin süt liman olduğu cicili bicili saatlerden oluşmuyor. Zorlu işlerin üstesinden gelmek sancılı dakikaları da beraberinde taşıyor. Ama üretiyor, yaratıyor ve çabalıyor olduğunuzu hissetmek, saatlerin farkına varmadan yaptığınız işe kaptırıp gitmek ne büyük bir hazdır. En büyük mutluluk bu değil mi aslında? Öyleyse mutluluk iyi nefes aldığımız, yoga yaptığımız, chakralarımızı açtığımız, durağan kaldığımız zamanlarda hissedilmiyor.
CEO yetiştiren okullar var Türkiye’de. Bir çocuğa küçük yaşta hedefin CEO koltuğu olduğunu gösteren eğitim kurumları bunlar. CEO demek bol para ve güç anlamına geliyor. Her eve bir CEO istiyor anne babalar. Devir bu değerleri kıymetli yapınca kurumlardaki ünvan savaşlarına şaşmamak gerek. Oysa benim gözlemlerim gösteriyor ki koltuk sahibi olanların koltuk arayışları yok. Onlar üretmekten, yaratmaktan, değiştirmekten yanalar. Denemekten, hata yapmaktan, gelişmekten korkmuyorlar. Durum böyle olunca alçak gönüllü kalmayı başarıyorlar, çünkü biliyorlar ki yukarı tırmanmak için arada bir tökezlemek kaçınılmaz.
Sizlere ünvan sahibi olma hırsınızı törpülemenizin faydalı olduğunu söylemiyorum. Ünvan iyidir. Başarınızı semboller. Diyorum ki, içinizdeki ruhu -üretmek, yaratmak, geliştirmek, daha iyi şeyler hayata geçirmek için kullanırsanız- ve bunu yaparken yeteneklerinizi hafif zorlayarak kendinizi kaptırırsanız, mutluluğu aramanıza gerek kalmaz, ünvan peşinde koşmanıza neden olmaz.

10 Comments
Huseyin Savas
Bence bu sadece kişide bitmiyor. Baktığımızda birçok işveren insanların tutkulu oldukları işi yapmalarından ziyade kariyer basamaklarına odaklanmalarını istiyor ve bu yönde dinamikler oluşturuyor. Çok başarılı bir mühendis neden mutlaka yönetici olsun ki? İşverenlerin birçoğu hem çalışanlarının hem de şirketin gelişeceği, kazan-kazan senaryoları üretmekten aciz, çoğu zaman kısa dönemli kazançlar peşindeler, bu da doğal olarak örneklerini sık gördüğümüz işini sevmeyen, yetenekleri körelen yöneticilerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Böyle bir yazı yazmıştım ben de (http://mobsessionblog.blogspot.com/2009/09/management-as-tv-set.html) ve bence oradaki video çok güzel örnekler veriyor.
Eren Kumcuoğlu
Başarı değil ama, ünvan hırsı “törpülenmeli” diye düşünüyorum.
Benimle yaşıt ya da daha genç arkadaşlara baktığımda dertleri ünvan, yetki ve koltuk oluyor. Üzgünüm ama, “no pain, no gain”.
Benden oldukça tecrübeli bir dostumla iş konuşurken bana “yakında müdür de olursun” dediğinde bu sorumluluğu almaya hazır olmadığımı, daha fazla bilgi ve tecrübe kazanmam gerektiğini söylemiştim. Bana verdiği cevap “seni çok takdir ettim, ayakların yere basıyor, bravo” olmuştu. Oysa neşeyle hatırlarım, kendi müdürümü dahi yönettiğim zamanlar olmuştur… Bu konudaki olgunlaşmamın bir sebebi de Uğur Özmen’dir, kendisine teşekkür ediyorum aklıma geldikçe.
Çok uzattım… Diyeceğim şudur ki, bu mindstate’te olan kişiler için ünvan, bir süre sonra, peşinden koşularak elde edilen değil, çalışıp başarılı olunca kendiliğinden gelen bir etiket haline geliyor
Suat Ak
Katılıyorum. odaklandığımız konular ünvan şan şöhret üçgeninde . geçen yıl çalıştığım şirkette müdür arkadaşlarımın tek hedefi direktör olmaktı. 45 yaşına gelmiş 10 yıldır aynı yerde müdür olarak çalışınca e hedef başka ne olabilir ki? Ünvan. çünkü invan daha çok para demek. başka anlamı yok. acaba biz de mi öyle olacağız büyüyünce:)
Erhan
Hüseyin Bey, blogunuzda belirttiğiniz…
Planning, organizing, -controlling-, motivating and staffing are some main functions of that discipline…
controlling biraz ilkel bir terim, çok kişi ve yazar da kullanıyor, belki sizin de kulak aşinalığınız ama…
You just can’t control people, you can manage them. derim. Çağımızın doğrusu ve olgunlugu da bu zaten.
Bu blogda yazdıklarınıza da katılıyorum. Hemen cevabını da veriyorum: İşverenler rekabet ile gelişim olacağına o kadar inanmışlar ki, bunu rakipleriyle harici yaparken, çalışanları arasında da dahili olarak gerçekleştirmek istiyorlar. Fakat kaçırdıkları şu ki, – Fatmanur Hnm.’a bunu daha önce yazmıştım – rekabette mutlaka bir kaybeden oluyor. Eh, rakip firmayı alt eden bir şirket aynı gayeyle bu rekabeti çalışanları arasında da uygulamaya koyunca kazanan çalışan yönetici oluyor, ama kaybeden psikolojik olarak çöküyor. Ama kurumsal rekabette çökmek diye birşey yok, tecrübe kazanımı var, bireyselde ise çöküş ve/veya istifa, nüans farkı burada. WW WL
Fatmanur Hanım’a da şunu söylemek isterim…
Doğru konuşuyorsunuz ama sizi anlayacaklarına pek emin değilim. Rekabet kültüründe yetişmiş bir gençliğin DNA’sıyla oynamaya çalışıyorsunuz:)
Anneler, babalar, kurumlar demişsiniz… Onların hepsini o rekabet gerçekliğine getiren bir global kültür sözkonusu. Brezilya’da yaşıyor olsaydık, oradaki gençler sizi daha rahat anlayabilirdi, çünkü onların DNA’sı daha esnek.
Çalışmak bir erdemdir ve size katılıyorum. Ama mutluluk için çalışmak da, başarı da yeterli değil, bunlar bireysel ve ego güzelleştirici şeyler. Ama mutlu bir kariyer deseydiniz katılırdım.
Mutluluk için ilk başta huzur gerekiyor. Yani huzur baz, mutluluk onun üstünde. Huzuru yakalamayan insanın mutluluğu gelip geçicidir. Mutluluğu gelip geçen insan hayatı boyunca kaybolan küçük mutlulukları tekrar yakalamak için didinip durur ve bir kısır döngüye girer, bu kariyer hayatında çok vardır. Herkeste bir telaş, koşturmaca, her an, her gün… Çünkü patron da öyledir, iyi bir satış yapmıştır, ama o satışın keyfini çok az sürer, rakibinin reaksiyonundan korkar, tekrar çalışmaya verir kendini… İşte bu ortam huzursuz bir ortamdır, çalışanı da çok huzursuz eder, huzur olmadığından, gerçek mutluluk da yoktur ve her mutluluk günlüktür.
Yani mutluluktan daha önce herşeyin başı huzur…
Huzur ise ancak kişiler ve kurumlar arası şeffaflık, adalet, ahlak, rekabet yerine kardeşlik ve iyi niyet temelleri ile kurulabilir.
Ve bu da şu dünyada tanımsız ne yazık ki…
Fatmanur Erdogan
Merhaba Hüseyin,
Verdiğin linkteki yazıyı okudum. Soruların çok güzel ve yerinde. 30 sene önce şirket kurduğu için övünen şirketlerin 30 yıl sonra fazla bir gelişme göstermemesinin altında ne olduğunu bulmak için sormamız gereken sorular bunlar. kişinin kendine de sorması gerekiyor.
malesef şirketlerin çoğu yaratmaktansa olanı alıp kullanmayı tercih ediyor. yaratıcı beyinlerin bu ortamlarda fazla barınamamasının sebeplerinin arasında da bu geliyor…
Eğitişim Kariyer Enstitüsü
Yorumlar da yazı kadar harika. Hüseyin Bey paylaşımınız için de ayrıca teşekkürler.
Bulut Tarlak
Mutlu olmakö huzurlu olmak ne kadar yüce değerler oldu günümüzde. mutluluk arayarak bulunmaz, yaşanır.
Hakan
Ünvan hırsının törpülenmesi gerektiğini neden düşünüyorsun Eren? Ünvan hırsı yanında başarı hırsını da taşır. Kabul etmesi zor olsada bu böyle
Natali Yeşilbahar
Paylaştığın değerli yazı için teşekkürler. Kişinin gerçekten inandığı sektörde ve sevdiği kurumda çalışması, kesinlikle başarılı olmasını sağlıyor.
Pelin
Üretkenliğin mutluluk yarattığına ben de katılıyorum. Bu yazıyı özellikle çok beğendim çünkü ayakları yere basan düşünceler var. Günümüzün popüler pozitif düşün mutlu ol teoremlerinin akıl bulandırıcı havasından uzak. Saygılar,