Saygınlık Bazen Başkalarının İtibarını Koruyarak Kazanılır

değişim, yönetim, eğitim 4 Comments »

İş dünyasının başarı sırları arasında birlikte çalıştığınız kişilerin ‘itibarını korumak’ da vardır. Çünkü, başkasının itibarına özen göstermek, kendi itibarınızı yükseltmeyi de beraberinde getirir.  

İşte müthiş bir örnek: Mad Men isimli diziyi seyredeniniz var mı? Izlemeyenler, iTunes’dan indirebilir.  

Mad Men, 1960’ların New York’unda Madison Avenu üzerinde bulunan Sterling Cooper isimli reklam ajansında yaşanan olaylar üzerine kurgulanmış bir dizi. Mad Men’in ana karakteri ajansın hem küçük ortağı hemde kreatif direktörü olan Don Draper. Yanında çalışan junior executive’lerden biri de Pete Campbell. Pete kendini kanıtlamaya çalışan bir reklamcıdır; ne var ki yöneticileri tarafından fazla sevilmeyen bir karakteri canlandırır. 

Reklam kampanyasının sunumunun yapıldığı bir toplantıda müşteri Dan’in yaratıcı fikrini anlamsız ve başarısız bulur. Bunun üzerine kendini göstermek çabasında olan Pete, müşterisini Dan’den ve herkesden habersiz bar’a götürür. Yanına da iki tane hoş bayan verir. Pete, bar’da müşterisine kendi fikrini satar.  Ertesi gün ajans toplantısında aynı müşteriye yeni bir sunum yapan Dan bu olaydan habersizdir. Müşteri Dan’in fikrini yine beğenmediğini Pete’in fikrininse mükemmel olduğunu söylediğinde, toplantının havası değişir.  

Pete’in kendi başına iş yapmasından hoşlanmayan Dan, düştüğü durumdan rahatsız olduğundan Pete’in işine son verir. Şirketin ortaklarından ve Dan’in yakın arkadaşı olan Roger Sterling ile birlikte durumu açıklamak üzere şirketin diğer ortağı olan yaşlı Bertram Cooper’ın odasına girerler.  Sterling, olayı anlatır ve Cooper’ın fikrini almak isterler. 

Büyük ortak açıklamayı dinler. Dan’in küçük düşürüldüğü durumun ve Pete’in şirketin çıkarları için değil kendi çıkarları için hareket ettiğinin farkındadır.  ‚Sizi anlıyorum. Ama Pete’i işten çıkartmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum’ der. 

Cooper, itiraz etmek için hareketlenen Dan’in söz söylemesine izin vermeden konuşmasını sürdürür. “Pete’in annesini tanır mısınız?” diye devam eder. 

“Bir zamanların en zengin ailesinin oğludur Pete. Artık varlıkları eskisi gibi olmasa da Manhattan’ın en etkili aileleri arasındadırlar. Camplbell’ların sosyal çevrelerine oğullarının ‚Sterling Cooper’ ile ilgili yaşadığı tatsız olayları anlatmasını istemezsiniz herhalde”.  Mesajı net bir şekilde alan Dan ve Sterling, Pete’in odasına girer. Dan, tükürdüğünü nasıl yalayacağını bilemez. 

Sterling, Dan’in konuşmasına izin vermez. Pete’e sinirli bir ses tonuyla dönerek:   “Pete, yaptığın şeyin bu şirkette kabul görmediğini bilmeni isterim. Olayı Cooper’a anlattığımızda, Cooper senin derhal işine son verilmesi gerektiğini söyledi. Seni içeride savunan ve işini kaybetmemeni sağlayan Dan oldu. Eğer patronun Dan olmasaydı, burada işin bitmişti. İşini Dan’e borçlusun” der ve odadan çıkarlar. Bu sahnenin, ders alınacak çok fazla bilgiyle yüklü olduğunu düşünüyorum. Size de yol gösterici olmasını umarım. 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Şans Kapınızı Çaldığında İmkanlara Açık Olun.

değişim, yönetim, eğitim 5 Comments »

Şanslı insanların çoğunun ellerine geçen imkanlara olumlu yaklaşanlardan oluştuğunu biliyoruz. Aslında insanoğlunun egosu ne kadar yüksek olsa gerek ki hayatta başardığımız hiç bir şeyin şans eseri olmadığını, başarının hep ama hep kendi çabalarımızın sonucu olduğunu söyleyip duruyoruz.

Oysa hayatta birçok şey şansa bağlı. 

Bizim başarımız birazda elimize geçen bu şansları nasıl kullandığımızla alakalı.

Bir dizi çekiliyor. Tutarsa 20 bölüm, tutmazsa 3 bölümde bitiyor. Diziler benzer: draması bol, ağlaması bol, bir türlü kavuşamayan sevgililer… Neden tutmuyor derseniz, Beyaz Show’da bir yönetmenin açıkladığı gibi ‘Valla bilmiyoruz hangi dizinin tutup hangisinin tutmayacağını. Yapıyoruz bakıyoruz. Ne çıkarsa bahtımıza.’ Tutarsa, onun üzerine inşa ediyoruz. Tutmazsa, yeni şeyler deniyoruz.

Bir fikriniz var. Fikrinizi hayata geçirmeye karar veriyorsunuz, şirket kuruyorsunuz. Şirketin o dönemde şans eseri önünüze çıkan bir işadamının size destek olmasıyla mümkün oluyor diyelim. Önünüze çıkan bu şansı tepmezseniz, ilerliyorsunuz ama kullanmayı bilmezseniz batabiliyorsunuz. Desteği alırsanız, başarıyı ürün kalitesinin üstünlüğüne bağlıyorsunuz. Desteği kaçırırsanız, yeni ufuklara yelken açmak zorunda kalıyorsunuz.

İş başvurusunda bulunuyorsunuz. CV’iniz mükemmel hazırlanmış. Pozisyona müthiş derecede uygun bir adaysınız. Ama mülakat yapan kişi sizden iyi elektrik almıyor ve işi alamıyorsunuz. Maalesef şansınız yağver gitmiyor. Dövünmenize gerek yok. Eğer kimsenin hoşlanmadığı bir kişilikseniz, daha sevilen biri olmak yolunda çalışmayı denersiniz. Ama eğer böyle bir sorununuz yoksa, çok fazla yapabileceğiniz bir şey yok. Şansınızın dönmesini beklemekten başka… Şansınızı döndürmek, iş aramaya devam etmekten, metodlarınızı geliştirmekten ve 10 atıştan 1’inin iş görüşmesiyle sonuçlanmasını ümid etmekten geçiyor.

Her gün şans eseri olan bir dolu olay var.

Beklemediğiniz bir anda önümüze düşen imkanlar var. Bunların hepsinin sizin kontrolünüzde, bugüne kadar yaptığınız çalışmaların bir sonucu olduğunu düşünmek ne kadar anlamlı, sorun kendinize.

Hayatta önüne düşen imkanları fark etmeyen ‘şanslı’ olup da kullanmayı bilmeyen, o şansı göremeyen bir dolu da insan var aynı zamanda.

Örneğin İstanbul’da arkadaşlarından ayrılmak istemediği için yurt dışı iş fırsatlarını geri çeviren 20’li yaşlarındaki gençler. Ardından 30’larına geldiğinde her şeyini, kariyerini, sevgilisini, eşini, ailesini bırakıp ‘nefes alma ihtiyacı’ duyanlar, kariyerlerinde sıkışmış olanlar…

Önüne iyi bir kariyer imkanı çıktığında ‘Ben bu pozisyonda başarılı olabilir miyim acaba?’ diye tereddütte kalıp, limitlerini zorlamaktan çekinenler…

Günümüzde en basitinden bir süt ürününün 40 farklı marka ve türde önümüze sunulduğu bu devirde kimin neyi sevdiğini anlamak deneme-yanılma yöntemiyle mümkün. Yani biraz da şansınızın yağver gitmesiyle!

Kariyerimiz de böyle ilerliyor aslında. Deneyerek. Önümüze çıkan imkanlara balıklama atlayıp, bu seçimin neler getireceğini yaşayarak. Seçimlerimiz iyi olduğunda kendimizin karar verme gücüne hayran kalıp, kendimizi yücelterek. Seçim kötü olduğunda bu seçimlerden ders çıkartıp, ileri doğru yürüyerek, şansımızı zorlamaya devam ederek.

Şansımızı hep kendimiz yaratmıyoruz aslında. Biz şanslı olanlar, önümüze çıkan beklenmedik imkanları fark edip kendi avantajımıza kullanmayı becerebilenleriz.

Bir düşünün.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

“Değişime Uyum” Eğitimi

değişim, yönetim, eğitim 13 Comments »

Profesyonellerin Kariyer Yolculuğu

Yazan: Uğur Özmen, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi  

İş hayatım boyunca yirmiye yakın iş değiştirdim. Deniz acenteliğinden danışmanlığa, bankacılıktan leasing’e bir çok işte çalıştım. İstifa ettiğim de oldu, kovulduğum da… Bu kadar iş değiştirince, uyum sorunum kalmadı. Yepyeni bir sektör de olsa, daha önce çalışmadığım bir firma da olsa, hemen ortama uyabilmeyi öğrendim.

Bundan 10 yıl kadar önce çalıştığım şirkette İnsan Kaynakları (İK) Bölümü benim de içinde bulunduğum 20 kadar yöneticiyi “Değişime Uyum” eğitimine kaydetmiş. Çağrıyı alır almaz, İK Genel Müdür Yardımcısı’na gittim. Yukarıdaki ilk paragrafta söylediklerimi anlattım ve beni bu eğitime göndermemesini rica ettim.

“Bu eğitime hiç ihtiyacım yok. 14 firmada, 5 sektörde çalışmış biriyim ben. Bana acımıyorsanız, eğitimi verecek olana acıyın” dedim.

Muhtemelen bu tavrım çok abartılı bulundu.

İK Genel Müdür Yardımcısı, “Madem bu kadar deneyimlisin, eğitime katıl. Biz de senin görüşlerinden faydalanalım.” dedi.

Eğitime katılmak zorunda kaldım.

Gönülsüz de olsa eğitime katıldım. Tanışma kısmı biter bitmez eğitmene sordum: “Firmanın üst düzey yöneticileri bu eğitimi aldılar mı? Giderek daha sıklaşan krizlere yakalanan ekonomik ortamlara şirketin nasıl uyum sağlayabileceği konusunda emin ellerde olduğumuzu düşünebilir miyiz?”

İlk sorunun yanıtı olumsuz idi. Üst düzey yöneticilerimiz bu eğitimi almamışlardı.

İkinci sorum yanıtlanmadı. Merakta kaldım. Acaba bir sonraki krizde “emin ellerdeyiz” diyebilecek miydim?…

Ders devam ettikçe, “değişime uyum” adı altında verilen eğitimin, aslında değişen çevre koşullarına stratejik bir bakış açısı getirmekten çok uzak olduğunu, “yönetiminiz ne diyorsa ona uyum sağlayın, yargılamayın” demek olduğunu anladım.

Derste çeşitli konular tartışıldı.

Eğitmenin benden nefret etmek için haklı ve geçerli bir çok nedeni oluverdi. Bunlardan biri şu şekildeydi:

Eğitmen, verdiğimiz önceliğe göre 4 kavramı - aidiyet, başarı, güç, para - sıraya dizmemizi söyledi. Sonra da dünyanın en meşhur yöneticilerinin sıralamasını verdi.

Güç, başarı, aidiyet, para…

Açıklamanın ardından hemen herkese sırayla nasıl sıraladığını sordu. Bazılarımız, kendilerinin de aynı sıralamayı yapmış olmasından ötürü gururluydu. Bunu da “öğretmenim, bakın ben doğrusunu yaptım” der gibi keyifle anlattılar.

Bazılarımız para, para, para, para yazmışlardı. Firmada üst düzeye yakın ünvanlarda yer alıp da tek önceliği para olanların kovulması gerektiğini düşündüm.

Değişim konusunda sürekli olarak ilginç fikirler söylediğim için, bana da soruldu. Dedim ki: Birincisi başarı, ikincisi güç… O da başarının getirdiği güç…

- Diğerleri?… dedi eğitmen.

- Başka yok… Daha önce size anlatmıştım. Bu şirket bana en az para veren kurumdu. Buraya iş yapmak için geldim. Dolayısıyla, para diye bir önceliğim yok, ancak başarı konusunda önceliğim çok açıkca belli”.

- Peki ya “aidiyet duygusu”…

Bir şirkete veya kuruma ait olma duygusunu, değişime karşı koyuş sayarım… Bu da vermekte olduğunuz eğitiminin ilkelerine aykırı…

Birkaç hafta sonra eğitmen ile bir caddede karşılaştık. Beni görür görmez, hemen yanındaki mağazanın vitrinine bakmaya başladı. Mağaza kapalıydı ve vitrini de boştu… 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Ünvan Önemli Değil Diyorsanız, Bir Daha Düşünün

değişim, yönetim, Psikoloji, pazarlama 14 Comments »

Mutevazi gözükmek için, ünvan peşinde koşmadığımızı göstermek için bazen “ünvan benim için önemli değil” deriz. Ama ünvanlar işletmeler için bu kadar önemsiz olsaydı, herkez memur sıfatıyla çalışmaya devam ederdi. Ünvan, elbette önemli. Çünkü ünvanlar şirketlerin çalışma şeklini, organizasyon yapısını anlatır. Bir ünvan şirketteki yetki ve sorumluluk derecenizi belirlediği gibi, organizasyon içindeki yerinizi de gösterir. Ünvanı başarılarınız karşısında elde ettiğiniz ödül olarak adlandırabiliriz. 

Sürekli duyduğum yorumlardan bir tanesi “gerekli altyapısı olmayan kişilerin belli pozisyonlara geliyor/hak etmediği bir ünvanı taşıyor olması” yönünde. Aslında bu durum profesyonellerin de canını sıkıyor. Hemen hemen dünyanın her yerinde benzer diyaloglara şahit oluyoruz. “ Bir diş hekimi, işini yapabilmek için belli bir eğitimden geçmek zorunda. Ama bir pazarlama uzmanı, yada insan kaynakları yöneticisi her telden her dilden eğitim ve tecrübeyle bu tip pozisyonlara oturabiliyor. Bir standart getirilmeli.” deniyor. Bu söylemlere her ne kadar katılıyor olsam da, standart oluşturmanın değişimi sağlamak için yeterli olmadığını biliyorum. Dolayısıyla sizlere de tavsiyem, sizinle aynı işi yapanların sizden daha eğitimsiz yada tecrübesiz olmasına odaklanmaktansa, kendi bilgi ve tecrübelerinizle elde ettiğiniz ve edebileceğiniz başarılara odaklanmanız. Daha iyiyseniz, bunu yaptıklarınızla zaten gösterirsiniz. Haksızlıkla başarı kazananları da sadece alkışlamak gerekiyor bana kalırsa, çünkü hayat ne eşit ne de her zaman hak edene ödül sunuyor.

Yöneticinizin içinde bulunduğu konumu/ünvanı hak etmediğini düşünen bir çalışansanız yanlışşünüyorsunuz. Her kişi geldiği yere belli sebeplerden dolayı gelir. Bu sebeplerin bazıları bizim işimize gelenler —yani doğru olduğuna inandığımız sebepler— olabileceği gibi bazıları da işimize gelmeyen— yani yanlış olduğuna inandığımız— sebeplerdir. Kişilere içinde bulundukları konumlardan dolayı her zaman saygı göstermeliyiz. Gösteremiyorsak, kendimize farklı alternatifler bulmayı denemekte fayda var. Unutmayın ki, yükselmenizi sağlayacak olan bağlı olduğunuz yöneticinizdir. Dolayısıyla, yöneticiniz her ne kadar sizi tanıyıp, işinizi daha iyi yapmanız için çabalıyorsa, siz de onun çalışma tarzını öğrenip, işini kolaylaştırmak ve en iyi şekilde yapmasını sağlamak için çaba göstermelisiniz. 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Tanrım! Ne Yöne Gitmem Gerektiğini Bilemiyorum. Biri Bana Yardım Etsin.

iş arama, değişim, kariyer 5 Comments »

Kariyer konulu hangi yazıyı okusak neredeyse hemen hemen hepsi “kendimizi tanımamız” ve “ne istediğimizi bilmemiz” gerektiğinden bahseder. Doğrudur doğru olmasına da sadece çoğunlukla sorunun kilit noktası da bu olduğundan bizi daha da içimize kilitler. Hermina Ibarra’nın tavsiyelerini bu yüzden seviyorum, çünkü insanın kendini tanıması ve ne istediğini bilmesi zaman alan bir süreç ve bu süreç kimimiz için oldukça uzun olabiliyor. Çünkü kendimizi tanıyabilmemiz birazda hayattaki deneyimlerimizi artırmakla mümkün…

Kaliforniya’da yaşadığım yıllarda Amerika’lı müzisyen bir ev arkadaşım vardı. O dönemlerde kariyerimin başlarında olmama rağmen bir şekilde yapmış olduğum seçimlerden memnun biriydim. Bunu nasıl başarıyordum emin değilim ama sanırım çok meraklı olmam ve herşeye burnumu sokmak istememden kaynaklanıyordu. Çok okur, çok gezer, çok dinler ve tutkulu olduğum konularda da konuşmayı severdim. Belki de bu yüzden yaptığım herşeyden zevk aldığım gibi kendimi sürekli motive edebilen de bir yapım vardı. Birgün, ev arkadaşımla oturmuş sohbet ediyoruz. Üniversite eğitimiyle ilgili bir seçim yapması gerekiyordu. “Ne yapmak istediğini nereden biliyorsun” diye sordu. Ona verebilecek bir cevabım olmadığını farkettim. İnsan ne istediğini nasıl bilebilirdi ki? Kişilik testleri, yetenek testleri ne yapmak istediğimizi anlamamıza gerçekten yardımcı oluyor muydu?

Bir gün, Amerika’nın önde gelen üniversitesinden birinde kimya profesörü olarak çalışan bir dostuma aynı soruyu sordum. “Ne yapmak istediğini nereden biliyordun?” Bana cevabı şu oldu. “Bir sürü teste girdim. Bütün testlerden en yüksek puanı aldığımı gördüm. Bu durum seçim yapmamı aslında biraz daha zorlaştırıyordu. Bir ara acaba tarih mi okusam diye düşündüm, ama sonra geriye değil ileriye bakmayı daha çok sevdiğimi farkettiğimden bilim adamı olmaya karar verdim” dedi.

Ne yapmak istediğimizi bulmak çok da kolay değil. Yaşam şartlarının güçlenmesi, insanların daha uzun saatler çalışıyor olması, statü endişesi, eğitimdeki boşluklar, ekonomik zorluklar bizlerin seçimlerini etkileyen faktörlerin arasında yer alıyor. Bir de bunun üzerine iş yerinde mutsuzluk ve tatminsizlik eklenince, durum daha vahim bir hal alıyor. Çözümsüzlük ve umutsuzluk bize değişim yapmamız gerektiğini söylüyor ama bu değişim ne tür bir değişim olmalı ki?

İş mi değiştirsek? Kariyer mi değiştirsek? Arasında ne fark var ki?

Yoksa ihtiyacımız olan sadece bir müddet dinlenmek mi?

İşinden mutlu, iş yerinden memnun olmayanların “hayatlarına yansıttıkları mutsuzluk ve huzursuzluk” ortamının sebebinin kendileri olduğuna inanıyorum. İş yerinizden memnun değilseniz ya durumu değiştirmeye çalışırsınız ya durumu kabullenir ya da kendinize yeni bir iş ararsınız. Bu o kadar kolay değil ama değil mi? Haklısınız kolay değil, çünkü karar vermenizi ve hareket tarzınızı belirlemeyi gerektiriyor. Bu da kendinizle ilgili bazı şeyleri değiştirmeniz anlamına geliyor. Neye karar vermeniz gerektiğini de bilmediğinizden, bir yerden başlamayı denemek ve “en doğru” kararı bulmayı beklememek, ulaşmak istediğiniz noktaya sağlam adımlarla ilerlemenize yardımcı olacaktır. Bu hareket “hata yapmayı” göze almayı da içinde taşısa da hatayı minimize etmek elinizde!

İş hayatında yeniyseniz, genelde iş değiştirmeniz çok kolaydır. Aynı iş yerinde 15 sene çalıştıysanız yeni bir işe başvurmak elbette korkutucu gelir insana. Yeni bir iş bulamazsanız bu da kendinize olan güvenin yıkılmasına ve sizi daha da mutsuz etmeye sürükler. Orada durur denemekten vazgeçerseniz, çaresizlik sizi ya kızgın ya da statükoyu koruyan bir çalışan haline getirir.

Bir durumdan rahatsızsanız, hareket etmeye karar vermek zorundasınız. Küçük adımlar sizi büyük sonuçlara ulaştırmakta yardımcı olur.

Bunun için, alternatiflerinizin ne olduğuna bakmanızda, yeni girişimlerde bulunmanızda ve farklı rolleri denemenizde fayda var… Algınızı açık tutmanız, önünüze tahmin etmediğiniz imkanları çıkartabilir. Bu noktada da imkanları nasıl değerlendirdiğiniz, istediğinizi bulmanızda etkin olacaktır.

Önümüzdeki ay “profesyonellerin kariyer yolculuğu” bölümümze size bir kariyer değişim hikayesi anlatıyor olacağız. Hayatının önemli bir bölümü SAP alanında uzmanlaşmakla geçirmiş bir profesyonelin sıfırdan başlayarak yeni bir hayata ve halkla ilişkiler alanında yepyeni bir kariyere merhaba deme sürecini öğreneceğiz…



Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Arayış İçinde Olmak, Hayatımızın En Güzel Yolculuğunu Yapmak Gibi Birşey

değişim 2 Comments »

Kimimiz sürekli bir arayış içindeyizdir. İyi bir eğitim alırız, ama tatmin olmaz başka bir alana daha kayarız. Güzel bir iş buluruz, birkaç sene sonra aradığımızın bu olup olmadığını sorgulamaya başlar ve kendimizi yeni bir arayış içinde buluruz. En başarılı uluslararası şirketlerde harika pozisyonlarda görev yaparız, yaratırız, yenilik getirir başarı elde ederiz ama bir süre sonra artık bu da bizi tatmin etmez, aradığımızın gerçekten böyle bir hayat olup olmadığını sorgularız. Bu arayış uzayıp gider kimileri için…

Kimisi de farklıdır. Arayışı fazla derin olmaz. Hayatla birlikte sessiz sakin, suya sabuna fazla dokunmadan, statükoyu sarsma ihtiyacı hissetmeden yuvarlanır giderler. Bunların arasında yerinde sayanlar olduğu gibi, başarıyla yükselenlerde vardır.

Eğer birinci gruptan bir kişiyseniz, bu arayışın sürekliliğinin sizi motive ettiğini bilir, hareket arzunuzu kamçıladığının farkındasınızdır. Ama dönem dönem yorulduğunuzu da hissedersiniz. Bu arayışın sonu varmıdır?

Herminia Ibarra, kariyerinize yön veren stratejileri ele aldığı Working Identity isimli kitabında “eğer hayatımızın başında tam olarak kim olduğumuzu bilebilseydik, kendimize uygun bir kariyer seçmek pek kolay olurdu” diyor. “Ama biliyoruz ki, sürekli gelişiyor ve değişiyoruz; daha iyi bir çalışma hayatına giden yolunsa “kendimizi tanımaktan” geçtiğini görüyor ve kendimizi tanımanın yolun başındaki ışık değıl, yolculuğun sonundaki ödül olduğunu anlıyoruz.”

Bu arayış içerisinde olanlara kendilerini daha iyi tanımak ve anlamak için, kişilik envanter testlerinden yararlanmalarını tavsiye ederim. Bu konuda en yaygın olanlardan bir tanesi Myers-Briggs testidir. Ancak bu testing 16 farklı kişilik değerlendirmesi bulunuyor. Biraz uzun bir test ama zamanınıza değer diye düşünüyorum. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bu testleri alabileceğiniz kurumlar mevcut.

Bunun yanısıra, Kai Inventory adı verilen ve çok etkin olduğuna inandığım bu kişilik envanterinin 16 yerine 2 farklı kişilik değerlendirmesi içerisinde 3 alt boyutta hareket ediyor olmasının çok kolay anlaşılmasını sağladığını düşünüyorum. Bu testi kendi başınıza yapmanız yada ücretsiz olarak temin etmeniz malesef mümkün değil. Ayrıca mutlaka bu konuda uzman bir danışmanın eşliğinde yapılması gerekiyor. Belki bir grup arkadaş yada şirket olarak bir araya gelip böyle bir çalışma yapmayı düşünebilirsiniz.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Başarı İçin Fırsatları Farkederek Hareket Edebilmek Gerek

değişim, yönetim 7 Comments »

Şans “rastgele” olarak düşünüldüğünden başarılarımızın “şans eseri” olduğunun zannedilmesini sevmeyiz. Başarıyı ancak ve ancak çok çalışmamız ve akıllı olmamız sayesinde elde edebileceğimize inanmak, kendi egomuzu daha yukarılara çıkarmamızda fayda sağlar.

Ben şans faktörüne inanırım. Şansın, bilinçli yada bilinçsiz, “şansı yakalamaya hazırlıklı” olanları yakaladığını düşünürüm. Şansı “önümüze çıkan imkanları farkederek, bize maximum fayda sağlayabilecek şekilde kullanabilmemiz” olarak tanımlıyorum.

CEO’s dergisinden Şükran Tümay ve Çağrı Alkaya’nın Şubat sayısında Boston Scientific Türkiye Başkan Yardımcısı Mine Öztürk ile yaptığı röpörtajda Mine hanımın kariyer yolculuğu ilham vericiydi. Büyük bir zevkle okudum. Diyor ki “Mesleğinin zirvesinde çok başarılı insanlar şans yardımıyla bir yerlere gelmiyorlar. Çok ciddi planlama ve çalışmayla başarı geliyor”. Acaba gerçekten bu böyle mi?

Başarılı olmak için çok çalışmak önemli.

Disiplin önemli.

Konunuzda bilgili olmanız çok önemli.

Ve daha birçok şey önemli.

Ama şans. O da çok önemli!

Neden mi?

Dünyanın en zengin 249’uncu kişisi olan ve 3.5 milyar dolarlık serveti ile Türkiye’nin en zengin kişisi olan Fiba Holding’in patronu Hüsnü Özyeğin’in kariyerinin başlangıcında “şans”ının nasıl yağver gittiğini ısrarla, üstüne basa basa anlattığı konuşmasını hatırlatmak isterim. Özyeğin, Harvard Business School’dan mezun olduktan sonra, Türkiye’ye döndüğünde, Mehmet Emin Karamehmet, liseden arkadaşı olduğundan kendisine iş teklif eder. Hiç banka tecrübesi olmadan, iş dünyasına yönetim kurulu üyesi olarak atılır.

Bugün bir başka örnek vermek istiyorum.

Post it kullanmayan var mıdır acaba?

Zannetmiyorum!

Post it, özellikle çalışan insanların vazgeçilmez bir dostu gibidir adeta.

Peki, Post it nasıl ortaya çıktı biliyor musunuz?

Büyük bir planlamayla mı dersiniz?

Çok düşünüp, gecelerini gündüzlerine katan kariyer insanlarının üstün çabaları sonunda mı dersiniz?

Müthiş bir disiplin sahibi olmanın bir getirisi olduğundan mı dersiniz?

Yoksa geleceği çok iyi tahmin edebilen bireylerin bir başarısı mı dersiniz?

Cevap hiçbiri.

Çünkü, buluş tamamen şans eseri!

Yeni tür bir yapıştırıcı cinsi bulunur 3M tarafından. Bu yapıştırıcı yanlışlıkla bulunduğundan, ne işe yarayabileceği de bilinmemektedir. Buluş şans eseri olmakla birlikte, buluşu yaratmayan ama onu “işe yarar” hale getiren Art Fry’ın çabası ise yadsınamaz. 3M Fry’ın post it fikrini zar zorda olsa kabul ederek, bu ürünle günlük hayatımızı değiştirmeyi başarır.

Şans, önümüze çıkan fırsatları nasıl değerlendirdiğimizle ilgilidir. Bizi başarılı kılansa, bu imkanları görüp, farkederek bize maximum fayda sağlayacağı şekilde hareket edebilmektir. Sonuçta, elimize geçen “fırsatı” başarıya dönüştürmek kendi bilgi ve becerilerimizle mümkün olacaktır.

Kendi şansımı kendim yaratıyorum ve buna inanıyorum diyorsanız, haklı olabilirsiniz. University of Hartfordshire, Psikolojik araştırmalar departmanı başkanı Richard Wiseman “şanslı” insanların neden şanslı olduklarının nedenini bulmuş! Şansın, kısmet, karma ya da tesadüf eseri ortaya çıkmadığını ortaya koymuş. Şanslı insanların, farkında olmadan, kendi şanslarını ayaklarına getirecek şekilde düşündüklerini ve hareket ettiklerini ispat etmiş.

Wiseman, “şanslı” insanların “farklı imkanlara/opsiyonlara” daha açık bir tutum sergilediklerini ve risk almaya daha yatkın olduklarını söylüyor ve çoğu insanın etraflarındaki fırsatlara açık olmadıklarından, bu imkanları görmediklerini ifade ediyor. Şanssız olan kişilerin, rutinden yana olduklarını ve yeni deneyimlere açık olmadıklarını yaptıkları araştırmalarla kanıtlıyor.

Kariyer dediğimiz şey, önümüze çıkan fırsatları yakalayıp değerlendirebilmemizle mümkündür.
Şanslı olmanız, kendi şansınızı yaratabilmeniz ve karşınıza çıkan fırsatları farkederek yakalayabilmeniz ümidiyle.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Beklentilerimizi Dengeleyebilmek

değişim, girişimcilik, iletişim, eğitim No Comments »

Bazen iş dünyasında bulunan bizlerin tek tip bir liderlik anlayışı olduğunu düşünüyorum.

Popüler kültürün mü etkisi bilemiyorum ama beklentilerimizi dengeleyemiyoruz sanki. Lider dediğin “karizmatik” olmalı örneğin. Lider dediğin “görüntü icabı” beklentilerimize uymalı yoksa sukutu hayale uğrayabiliyoruz. Hep farklı fikirlere açık olmaktan bahsediyoruz, farklılıkların güzelliğini ifade ediyoruz ama uygulamaya gelince sanki çuvallıyoruz. Liderleri de yönetsel ve operasyonel olarak ayırıyoruz ama kıstaslarımız hep algılarımızın darlığıyla sınırlı kalıyor bazen.

Marka konferansında birçok kişi Kenneth Cole’un “presentasyon” tarzından etkilenmediğinden dolayı verdiği mesajları da alamadı. Yapılan yorumlar “hazırlıksızdı” “o ne biçim presentasyondu öyle” demekten ileri gidemedi bir kısmı için. Neden bu gibi ufak detaylara takılıp, alınması gereken ana mesajlara odaklanamıyoruz?

Benzer bir yorumu, genellikle ilgiyle izlediğim ve yazılarını başarılı bulduğum Hande Yaşar Ateşağaoğlu’da Sabah gazetesinde yazdığı bu yazısında yapmış. Steve Jobs’ın Standford University’de yaptığı meşhur konuşması için “Keşke en azından kendi hayat hikayesini anlatırken yazdıklarını okumak yerine öğrencilere bakarak anlatabilecek ‘toplum önünde konuşma yeteneği’ olsaydı çok daha etkili olurdu diye hissettim.” diyor.

Dünyanın dört bir yanında bulunan insanları etkisi altına almış bu konuşmayı biz Standford’lu olmayanlar sadece youtube’da izleyerek yada görsellik bile olmadan, örneğin ekonomist gibi bir dergide okuyarak, duygulanabiliyor, cesaretlenebiliyoruz.

Bana kalırsa beklentilerimizi dengeleyememek mutsuzluğun, memnuniyetsizliğin ve belki de başarılı olamamanın sebepleri arasında.

Bunun da ötesinde, bir sunumda insanların başından sonuna kadar dinlemeyi tercih edebilecekleri bir içeriği yaratabilmek bir lider için en önemli başarı faktörünü oluşturmalı. Steve Jobs bunu başarmış.

Şimdi bir düşünün, kaç tane sunumu başından sonuna sıkılmadan heyecanla dinlersiniz?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Kişisel Gelişim Ne Demektir?

değişim, Psikoloji, eğitim 9 Comments »

Günümüzün yeni jargonları arasına “yaşam koçu” “image maker” ve benzeri tanımlar yerleşti. Bunları bazen kişisel gelişim, bazen kişisel yönetim bazense yönümüzü daha iyi görebilmek için hayatımıza katıyor gibiyiz. Bu konuyu, konunun uzmanı Prof. Dr. Üstün Dökmen kisiselbasari.com web sitesine verdigi röpörtajda değerlendirmiş. Ben burada bir iki soruya verdiği cevabı sizinle de paylaşmak istiyorum, ama röpörtajın tamamı oldukça ilginç ve sorulan sorularsa oldukça başarılı. Sohbetin tamamını okumanızı öneririm.

Sizce kişisel gelişim nedir? Nasıl tanımlarsınız?Prof. Dr. Üstün Dökmen: Batı dünyasında kişisel gelişim; bireyin bireyselliğinin vurgulanması, yeteneklerinin farkına varması ve bu yetenekleri dış dünyayla bağdaştırarak dış dünyaya uygun bir şekilde geliştirmek olarak tanımlanıyor. Bu çok iyi mi? Tartışılır…

Genelde kişisel gelişimin iyi olduğu söylenir. Evet, ben de kişisel gelişim alanında çalışıyorum, ama “Küçük Şeyler 2” adını taşıyan son kitabımda bu konuyu tartışmak gerektiğini söyledim. Kişisel gelişime farklı açıdan da bakmak gerekiyor. Yanı kişisel gelişimin de kendi kendini irdeleyerek, kendine farklı bir gözle bakarak kendini değiştirmesi gerekiyor. Bireyselliği vurgularken, kişisel gelişim, aynı anda tek bir insan yaratma gibi de bir sonuca götürebilir. İnsanlar aynı seminerleri, aynı kursları alıp bir an önce rakiplerini geride bırakıp yükselsin gibi bir rol oynayabilir. Bu, iyi bir şey mi bu da tartışılır. Yani kişisel gelişim, kendi kendi ile de çelişen bir şey diye de düşünülebilir.

Kişisel gelişim, birinci olarak; bireyselliği vurguluyor, ikinci olarak; tek tip insan olmayı, daha çok kazanmayı ön plana çıkartıyor. Batının hızlı koşuşturma tarzı içerisinde kısa sürede çok iş yapma, çok para kazanma, bir an önce terfi etme dünyasına yönlendiriyor. Bir an önce terfi etmenin bir erdem olduğu dünyada kişisel gelişim gerekli olabilir, ama bu iyi mi kötü mü, işte bu tartışılır.

Kişisel gelişime, bir destek hizmeti olmanın ötesinde, bireyi tam anlamıyla yeniden kurgulamak gibi anlamlar da yüklenebiliyor. Bu doğru mu sizce? Kişisel gelişimin sınırları nerede biter?Kişisel gelişim güzel. Seni geliştiriyor, seni daha güçlü yapıyor. Bir bakıma iyi bir şey, ama bu niçin yapılıyor? Başkalarını geçmen için yapılıyor. Ama o zaman biz olmayı da engelliyoruz. Şimdi kişisel gelişim konularından birisi ekip olmak, öyle mi? Adı üzerinde kişisel gelişim, “sen kişisel gelişirsen öteki beş kişiyle nasıl ekip olacaksın?” Kendi içinde bir çelişki var. Niye top yekûn gelişmiyoruz? Karı koca, bireyselce mi gelişmeli, ailece mi gelişmeli? Kendi içinde çelişkileri de var. Niye top yekûn gelişmek değil? Niye ailenle, ülkenle top yekûn gelişmek değil? Ben kişisel gelişeyim, o da kişisel gelişsin, kim daha iyi gelişirse o müdür olsun… Ama o zaman ekip olamayız. İ

nsanlar, karakter özelliklerine göre, o karakter özelliklerini kullanarak ve onu en üst düzeye çıkararak geliştiğinde, en iyinin yapılması sağlanmış olmaz mı? Bir insanın belirli nitelikleri var ve insan, bu niteliklerini en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor. Sahip olduğu bir niteliği fark ediyor ve bu niteliğini geliştiriyor.

Prof. Dr. Üstün Dökmen: Batı dünyası, bu dediğini karı artırmak ve üstü kapalı tek tip bir insan yetiştirmek şekline dönüştürmüş gibi görünüyor. Bu da bir görüş. Böyle düşünenler de var. Gençler üniversiteyi bitiriyorlar, işe girdikten hemen sonra saçlar briyantinli, şık kravatlı erkekler, çıta gibi kızlar, ellerinde çantalar, kıpır kıpır koşturuyorlar. Bir şirket için çalışıyorlar. Girerken bir rekabet var. Girdikten sonra da, hızlı gelişmek için… Çünkü piramit, gittikçe daralıyor. En fazla gelişen, piramitte en fazla yukarı çıkar. O zaman burada bir ekip, bir birliktelik yok.

En yakın arkadaşına kazık atabilirsin. Kişisel gelişim seminerine gittim. Konu neydi? Ekip olmak… Bu biraz komik… Çünkü ekip oluyorsan, birlikte gelişelim, ama rakip olacaksak da ekip olamayız. Farklı takımdan kişiler koşuyorlar, yarışıyorlar. Bunların hepsinin ekip olduğunu düşünür müsün? Farklı takımdan kişiler, ekip mi? Hayır. Kim iyi gelirse, o yarısı kazanır. Her ülke takım olabilir, ama farklı ülkelerden takım olmaz. O zaman birinci olmaz. Ama bir futbol takımın içindekiler rakip olmamalı, takım olmalı. Ama, beş ayrı takım oyun içine katılıyor, beşinin tek bir ekip olduğunu düşünemeyiz. İş yerinde herkes tek tek geliştiği için, ben seni güçlü görürsem ben seni ezerim. Eziyor mobbing yapıyor. Mobbing’in Türkçesi yıldırmadır.  

Seminerlerde rakibe çelme takma öğretilmez, ama gerçekten bir yere gelmek istiyorsan o zaman birilerini de çelmeleyeceksin.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Amerika’da Hem Çalışmak Hem de Tatil Yapmak İster misiniz?

değişim, eğitim 1 Comment »

İngilizce’yı ana diliniz gibi konuşabiliyor olmak kariyer sahibi olmak isteyenler için gerek şart. Özellikle uluslararası bir kariyere sahip olmak istiyorsanız, ingilizceniz çok iyi değil, mükemmel olmalı.

Yabancı bir patronunuz olduğunda, kem küm etmemeniz, fikirlerinizi ve çalışmalarınızı en iyi şekilde anlatabiliyor, kendinizi çok iyi ifade edebiliyor olmanız gerekir. Yarım bir ingilizceyle bu mümkün olmuyor.

İngilizcenizi geliştirmeniz için her zaman ingilizce kurslarına yazılmanız gerekmez. İngilizce konuşulan bir ortamda bulunmanız da yeni kelime öğrenmenizde ve telafuzunuzu geliştirmenizde faydalıdır. Dili daha başarıyla kullanmak, elbette bundan daha fazla çaba gerektirir. Bugün size hem hesaplı hem de hayatınıza renk katabilecek bir tecrübe edinme imkanı sunacağım bugün.

Work and Travel
Work and Travel programlarından bahsetmek istiyorum sizlere. Yurt dışında ingilizce öğrenmenin birçok yolu var elbet ama bu ingilizcesi az buçuk olanların hem yurt dışına çıkmalarına imkan veren hemde aylık cüzzi bir kazanç sağlamalarını sağlayan bir program.

Dünyada work and travel programını yayan kurum CIEE’dir. Türkiye’de work and travel programına katılmanıza yardımcı olabilecek resmi yetkili şirketlerin listesine de buradan ulaşabilirsiniz.

Work and Travel programı, Amerikan hükümetinin belirlediği kriterler doğrultusunda, orta düzeyde İngilizce bilen tüm üniversite öğrencilerinin katılabildiği, yazlık kültür değişim programıdır. Program kapsamında üç ay boyunca gençler sezonluk işlerde çalışarak, Amerikan yaşam tarzını gözlemleme, yurtdışında iş tecrübesi edinme fırsatı elde eder. Bu çalışmalarının karşılığı da hem yaptıkları tüm masrafları çıkarabilecek hem de üstüne para biriktirebilecekleri bir gelir elde ederler.

Program kayıtları her yıl Ekim ayında başlar ve Nisan ayına kadar sürer. Amerika’da çalışabileceğiniz dönemler ise 1 Haziran-15 Ekim tarihleri arasındadır. Dolayısıyla, bu programa katılmak istiyorsanız, biran önce başvurularınızı yapmaya başlayın derim.

Programa katılım şartları şöyle:

*Üniversite ara sınıf öğrencisi olmak 

*En az 2.00 not ortalamasına sahip olmak 

*18 - 25 yaş arasında olmak 

*Orta seviyede İngilizce bilgisine sahip olmak

İki yıllık üniversitelerin 1.sınıfında ya da dört yıllık üniversitelerin hazırlık sınıfında okuyan öğrenciler de programa kayıt yaptırabilir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share