Neden Ben?

değişim, psikoloji 3 Comments »

Zor dönemlerden geçerken sorar mısınız “Neden Ben?” diye…

İş arama süreciniz uzadığında, umutlar kırıldığında, bu gidişle kariyerim ne olacak diye sorgulandığında, birliktelikler yok olduğunda, “Neden Ben?” dermisiniz ara ara?

Diyorsanız, benim cevabım, çünkü yaşanması gerektiği içindir aslında…

Siz bakmayın ortalıkta dolaşan “mutluluk” saçan ve her daim mutlu mesutmuş gibi duranlara… Facebook’da gidilen yerlerin gülen fotoğrafları, twitter’da yenen pastaların duyruları, web’de huzur saçan iyilik perilerinin lafları aldatmasın sizleri. Bunlara bakıp da hayatlar hep böyle geçiyor sanmayın. Hayatta hep pozitif duygular yaşanması gerektiği gibi bir yanılgıya kapılıyorsanız, bilin ki bu istek insan doğasıyla uyumlu değil. Uyumlu olan, yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi kabul etmek ve aynı zamanda onlarla nasıl başa çıkmanız gerektiği konusuna el atmak.

Fotoğraflarımızda mutlu anlarımızı karelere koyarız. Koyarız ki, bir kaç hafta sonra oldu ki üzüldük ve süzüldük, bakıp mutlu olduğumuz anları hatırlayarak bilincimizi kontrolde tutalım. Ağlarken, kızgınken, kendinden geçmişken fotoğraflarımızı ne çekmek ne de herkesin göreceği şekilde sosyal medya ortamlarına atmayı tercih etmiyoruz gibi duruyor. Ben pek denk gelmiyorum, ya siz? Dolayısıyla, kendi durumunuzla diğerlerinin durumunu karşılaştırma gibi bir ruh haline girerseniz, yaptığınız karşılaştırmanın tüm gerçeği yansıtmama ihtimali olduğunu hatırlayın.

Hayat hikayelerimizi bile başarılı olduktan sonra yeniden yazıyoruz. Sonradan dönüp olaya bakan gözlerle anlatırız olanları. Içinden geçilen zorlu zamanları en hafif haliyle hatırlamayı tercih eder beynimiz…ki böylece tekrardan kendimizi toparlayabilelim.

“Neden Ben?” diye soruyorsanız, sorunuzu değiştirerek sormanızı öneririm. Sizi harekete geçirecek, bugünkü beni yarın olmasını istediğiniz “Ben”e yaklaştıracak şekilde…Deneyin derim.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Sezgi ve Mantık Ikilemi

değişim, eğitim, psikoloji, yetenek 14 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

Hayatta karşılaştığımız kimi sorunlara çözüm ararken, sorunun önemi ve karmaşıklığı oranında kılı kırk yardığımız, günlerce sağa sola danıştığımız, tasarımlar, planlar yaptığımız ve buna rağmen istediğimiz neticeyi alamadığımız olmuştur.

Türlü çeşitli mantıklar geliştirerek, olabildiğince “rasyonel” olmak gereğine inandığımız çözüm üretme/arama süreci esnasında, çoğunukla “içimizdeki bir ses”in de bize eşlik ettiğine tanık oluruz. Ancak akılcılığın ve mantığın bir önyargı şeklinde itibar gördüğü “Aydınlanma Çağı”nın ve modernizmin değerleriye yetişmiş birey, bu “içinden gelen ses”e itibar etmeyi çoğunlukla bir gurur meselesi olarak algılar ve ondan kaçınmaya çalışır.

Henüz açıkça tanımlanamadığını varsaydığımız ve o nedenle pek itibar etmediğimiz “içimizden gelen ses”, arzu edilmeyen bir sonuçtan sonra “keşke o sesi dinleseydim” türü yakınmalarımıza da konu olur. Ancak akıl ve mantıkla kutsanmış modern zamanlarda, bu iki unsuru esas almayan davranışların “duygusallık” genellemesiyle itham edilmesi, bizi bir sonraki benzer süreçlerde de ikircikli kılar.

“Duygusal” davranmayı gururuna yedirememek, modern insanın başlıca açmazlarından birisidir. Oysa duyu (impression), duygu (sentiment) ve sezgi (intuition) gibi yetilerden kaynaklanan veriler olmaksızın, aklın ve mantığın olgunlaşması, etkinlik göstermesi zaten mümkün değildir.

Bu yetiler arasında, insana ayrıcalıklı bir bilgi türü sunan sezginin önemi üzerinde durmak gerekiyor:

“Bilginin iki şekli vardır: bilgi ya sezgi bilgisidir veya mantık bilgisidir: ya fantaziden doğan bilgidir veya zihinden; ya bireysel olanın bilgisidir veya tümel olanın; ya tek tek nesnelerin bilgisidir veya onların birbirleriyle olan ilgilerinin bilgisidir; bilgi, bütünüyle ya imgeleri veya kavramları meydana getirir.”

Aslında üzerinde fazlaca düşünmesek, itiraf etmesek bile, basit gündelik hayatımız, “içimizdeki ses” yani sezgi bilgisi tarafından yönetilir.

İnsanın tek tek nesnelerle, tek tek insanlarla, tekil olgu ve olaylarla ilgi içinde edindiği deneyimler, genel bir imge ve tasavvur dünyası oluşturur. Evden alışveriş için pazara gidinceye dek geçen süre içinde, onlarca şey düşünürüz. Ancak eve döndüğümüzde düşündüklerimizi alt alta yazmayı deneyelim, belli başlı birkaç şey dışında hiçbir şey hatırlamadığımızı veya hatırladıklarımızı kolay kolay yazıya dökemediğimizi, ifade etmekte güçlük çektiğimizi göreceğiz. Oysa bu süreç boyunca zihnimizin bir takım şeylerle meşgul olduğuna kuşku yoktur. Fakat bu alışıldık, basit ve olağan süreç boyunca, zihnimizi kimi mantıki ve kavramsal unsurların yanısıra, ağırlıklı olarak meşgul eden ve eylemimizi asıl yöneten başka bir takım unsurlardan söz etmek gerekir.

İşte kendi halindeki gündelik olağan eylemimizi yöneten, yönlendiren ve ifade etmekte güçlük çektiğimiz bu unsurlar, sezgi bilgisinin sunduğu genel ve kapsayıcı imgelerdir.

Sağır ve dilsizlerin nasıl düşündükleri üzerine ünlü bir polemikten yola çıkarak, insanın sadece dilde ve sözcüklerde ifade bulan kavramlarla değil, aynı zamanda imgelerle düşündüğünü söyleyebiliyoruz. Demek ki, mantığın verisi olan kavramların yanısıra, sezginin eseri olan imgeler de, düşüncenin unsurları arasında yer alıyorlar. Ancak imgeleri ifadeye dönüştürülebilmek, kavramları ifade etmekten daha zordur ve yine sezgisel bakımdan ayrıcalıklı bir yetenek gerektirir.

Biz sayısız kez pazara gidebiliriz, ancak bir “pazar yeri” imgesini ifade edebilmenin zorluğunu ayrımsamak için Bernardo Belotto’nun, “Pirna’da Pazar Meydanı” tablosuna göz atmamız yeterlidir. Benzer bir pazar yeri imgesini yazıyla ifade etmek, tezgâhlardaki çeşitli meyve ve sebzelerin kokusunu, insanların koşuşturmasını, kalabalığın, başka hiçbir gürültüye benzeterek tarif edilmesi mümkün olmayan uğutulsunu yazıya dökmek çok daha zordur.

Oysa, söz konusu olan yıllardan beri bildiğiniz, tanıdığınız sıradan bir pazar yeridir.

Ama bu bilme ve tanıma sezgisel-imgesel bir tanımadır ve olağan sıradan eylemimiz bu sezgisel-imgesel bilgi tarafından yönetilmektedir.

Aynı şekilde: pratikte boş bir kovayı kuyuya indirip, su doldurduktan sonra yukarı çekmeniz birkaç dakikanızı alır. Böylesi bir eylemin pratikte size çok basit gelmesini sağlayan, eyleminizi yöneten sezgi bilgisinin sunduğu imgenin gücüdür. Binlerce yıllık “kuyudan su çeken insan imgesi.” Bu imgenin gücünü ve bildirdiği bilginin kapsamını anlamak için, çıkrığın gıcırtısından, kuyunun ağzında ve ipin ucunda yerçekimine karşı salınan kovadan başlayarak, söz konusu eylemi iki sayfa A4 olarak yazmayı deneyebilirsiniz.

Demek ki, sezginin sunduğu imgesel bilgi sayesinde, gündelik olağan hayatı kolayca sürdürmemiz onun basitliğini değil, bilakis olağanüstü gücünü gösteriyor.

Eğer bu bilgi hakikaten basit bir bilgi olsaydı kolayca ifade edebilebilirdi. İşte yine bu nedenle, hayatımızın en basit ve en olağan gibi görünen ilgileri, ifade edilmesi en zor olan ilgilerdir.

Bu ilgiler sadece bizimle nesneler bakımından değil, bizimle öteki insanlar bakımından da benzer özellikler gösterir. Örneğin, iş yerinde, komşuluk veya arkadaşlık ilişkilerinde, muhatabınızın sizi rahatsız eden gündelik davranışlarını, ona basit bir kaç cümle ve davranış taklidiyle, neşe ve sezgisel samimiyet içinde ifade etmek varken, en mantıklı çözümü aramak gerekçesiyle, aylarca karın ağrısı çektiğiniz halde, tek bir cümle edemeden, bu duruma katlanmak zorunda kalabilir ya da “mantık”a rağmen, tam tersi umulmadık çatışmalara yol açabilirsiniz.

Sezgisel olarak edinilen bir dış etkiyi, mantıksal olarak açıklamak ve gerekçelendirmek mümkün olmadığı için, retorik, psiko-drama, autogenes training gibi, sonuçta ilişki biçimlerinde sezgisel ifadeyi güçlendirmeye yarayan tekniklere ve bunların eğitimine gerek duyulmaktadır.

Modernizmin, sezgi bilgisini gündelik hayat ve insan ilişkilerinde teorik olarak görmezden gelmesi nedeniyle ortaya çıkan olumsuzluklar, yine modernizm tarafından “hasarın giderilmesini” amaçlayan kârlı bir endüstriye dönüştürülmüştür. Böylece, aslında her insanda doğal olarak ve doğuştan mevcut yetenekler, önce insana unutturulmakta, sonra para karşılığı çeşitli eğitimlerle yeniden kazandırılmaktadır.

Oysa, Fidel hangi liderlik kursuna katılarak Fidel olmuştur?

Ya da Scott Fitzgerald örnek yaşam kalitesinin sırlarını keşfederken hangi “coach”a danışştır?

Aslında sezgi bilgisinin gündelik yaşam pratiğinde son derece geniş bir kabul gördüğüne kuşku yoktur, fakat bunu söylem alanına taşınması gerekiyor. Çünkü: “Çok eski ve herkes tarafından itirazsız olarak kabul edien bir zihin bilgisi bilimi vardır: mantık. Fakat sezgi bilgisi bilimini hemen hemen kimse hoş görmez veya yalnızca pek az kişi tereddüt ederek ona karşı hoş görürdür. Mantık bigisi aslan payını almıştır; [...]

O nedenle, bize sorulduğunda, çocuk yetiştirmekten, alışveriş kültürüne, iş yaşamından, arkadaşlık ilişkilerine dek, çoğumuzun, makul, mantıklı ve “rasyonel” bir yaşam peşinde olduğumuzu vurgulamamız, gönüllü bir yanılgının ifadesidir.

Gönüllü olarak bu yanılgıyı kabullenmenin altında, hayatımızı akıl ve mantık ötesinde bir bilginin yönlendirdiğini itiraf etmenin, sanki başkalarında güven kaybına yol açacağı kaygısı yatmaktadır.

Oysa en başarılı politikacıların, politikanın bir mantık bilimi şeklinde öğretildiği siyasal bilgiler fakültelerinden yetişmediğini, en başarılı tüccarların, yine ticaretin mantık bilimi kapsamında bir bilim olarak öğretildiği akademilerden mezun olmadığını gösteren sayısız örnek, bize sezginin gücünü kanıtlamaktadır. Çünkü hayatın bu ve bir çok alanında “içindeki sesi” dinleyenler, okullarda, kurslarda öğrendikleri mantıklı şeylere kulak verenlerden daha fazla şey becermişlerdir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Kariyer Endişesiyle Dolu Yaşamlar

değişim, kariyer, yetenek 13 Comments »

Hayatının bir döneminde kariyer endişesi yaşamamış bir profesyonel yok.  Günümüzdeyse, istediğimizi elde edebilmek ve edemeyecek olmamız ihtimaliyle yaşadığımız yoğun bir kariyer endişesi de söz konusu. 

Alain de Botton, her zaman olduğundan çok daha fazla kariyer endişesi yaşıyor olduğumuzun altını çiziyor. Olmak istediğimizle olabildiğimiz arasındaki fark büyüdükçe, endişelerimizin de arttığını belirtiyor. TED’de yaptığı bu muhteşem konuşması bizleri 20 dakikalığına gerçeklerle başbaşa bırakıyor. 

 Alain de Botton, kariyer endişelerimizin ilk sebebini “snoblar” tarafından çevrelenmiş olmamıza bağlıyor. Snobu şöyle tanımlıyor:

“Sizin hakkınızda küçük bir bilgi elde edip, bu bilgiyi tüm kişiliğiniz hakkında yargıya varmak için kullanan kişi”. 

(Buradaki yazıda olduğu gibi hangi liseden mezun olduğunuzu sorarak kim olduğunuz hakkında yargıların oluşmasına benziyor.)

Günümüzde en büyük snobluğunda “ne iş yaptığımızla” ilgili olarak ortaya çıktığından bahsediyor. Yaptığınız iş ve ünvana göre sizi değerlendirip, sizinle konuşmaya devam edip etmeyeceklerine karar veren bir dolu snobun hayatımıza negatif etkisinden bahsediyor.

Endişelerimizi yaratan sebeplerden bir diğerinin de, paradoxal bir şekilde, bizim için hoş olan bir duygu olması. Bu duygu “kariyerimizde başarılı olacağımıza yönelik duyduğumuz ümit.”

Bize sürekli söylenen şey “istediğimiz herşeye sahip olabileceğimiz ve istediğimiz her şeyi başarabilecek kapasiteye sahip olduğumuz.”

Hemen hemen her kaynak bunu pompalıyor.

Bu elbette çok güzel bir duygu ve bizlere “eşit olduğumuz” hissini de veriyor.  Bu da elbette beklentilerimizi artırıyor: istediğimiz pozisyona ulaşabilmenin hepimiz için mümkün olduğuna inandığımızdan, bu beklenti gerçekleşmediğinde bizde huzursuzluk yaratıyor.

Eşitlik duygusu yaratan birçok şey de var giyim kuşamımızdan tutunda nerelerde tatil yaptığımıza kadar. Ama eşit olmak istesek de bir türlü eşit değiliz.

Temelde hepimiz eşit olsak da hepimiz modern toplumlarda tabu olan “özenmek” duygusuna sahibiz. Birbirine benzeyen insanlarda özenme duygusu daha yoğun yaşanıyor. Örneğin iki kişi yaş, özgeçmiş, kariyer ve özdeşleştirme açısından ne kadar birbirine yakınsa, özenme duygusu o derecede artıyor. Eğer enerjin varsa, bir iki firkin varsa herşeyi başarabilecek olduğumuza inandırılıyoruz.

Bu noktada meritokrasi’nin varlığı ortaya çıkıyorMeritokratik toplumlar, yeteneğin, enerjin ve azmin varsa, istediğin herşeye sahip olabileceğini öğütler. Buna inanırsan, en yükseğe tırmanabilirsin. Acı olan şu ki, buna inanıyorsan, o zaman, zincirin en alt kademesindeysen, orada olmayı hak ettiğin için orada olduğuna da inanırsın. Yeterince yeteneğin, azmin ve zekan olmadığını düşünürsün. Yukarı tırmanamadıysan, başarısızlığı hak ediyorsun demektir. Yukarıya çıkmak yetenekse, çıkamamak da yeteneksizlikle özdeşleşiyor. Bu da başarısızlığı çok daha acı ve kaçınılası yapıyor. 

De Botton, bir toplumun gerçek anlamda merikokratik olmasının mümkün olmadığına değiniyor, çünkü hayatta bir dolu tesadüfler mevcut. Hastalıklar, ölümler, kazalar gibi…

Eskiler, başarılarında “şanslı” olduklarını dile getirirlerdi. Oysa şimdi, başarılar hep “kendi çalışma ve gayretlerimiz sonucu oluyor” diyoruz. Eskiden tanrılara tapılırken, artık insanlara tapar olduk. Kendimizi yücelttikçe yücelttik. Bakıyoruz, gelişmiş bireysel toplumlarda intihar oranı en yüksek. Sebebi ise, başarılarında “kendinlerini sorumlu tutup” başarısızlıklarında da “kendilerini sürekli sorumlu” tuttup, başarısızlığı kişisel aldıklarından kaynaklanıyor bu durum.

Doğaya yönelişimizde işte bu yüzden: kendimizden, içimizdeki trajediden ve rekabetçiliğimizden kaçmak.

Kısaca kendiniz için başarının tanımını yapmanızı ümid ederim. Hayatta her konuda başarılı olmak mümkün değildir. Her kazanç bir kaybı beraberinde getirir. Her erdemli kişi bilir ki, başarı ve başarısızlık elele hareket eder…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Oktay Taftalı Aramızda.

değişim, eğitim, yaratıcılık 1 Comment »

Profesyonellere yer verdiğimiz bu bölümde Sayın Oktay Taftalı bizlerle birlikte olacak. 

Oktay Taftalı şair, felsefeci, pedagog.

Haydarpaşa Lisesi’ni ve ardından 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Aynı Üniversite’de yüksek lisans yaptı, 1985′den itibaren Viyana Üniversitesi’nde felsefe çalışmalarına devam etti.

1980′den beri Üç Çiçek, Poetika, Düşler, E dergisi çevrelerinde yer aldı. Oluşum, somut, Yazko Edebiyet, Varlık, Sombahar gibi dergilerde şiir ve denemeleri yayımlandı.

İlk şiir kitabı Pembe Aralık 1986′da yayımlandı. Onu, 1993′de Suların Durulduğu Yerde Yalnız Askerler (şiir), 1998′de Kan Geleneği (şiir) ve Sivil Aşk Yoktur (toplu şiirler) adlı kitaplar izledi. Ayrıca Şiir Ahlak ve Estetik, Medya Çağında Düşünce, Emperyalizm, Ahlak ve Siyaset Üzerine Bir Uzun mektup, Batı Aydınlanmasının Sonu ve Yerli Düşünce diğer kitaplarıdır.

Oktay Taftalı, “Yaratıcı Aklın Sınırlarında” başlıklı yazısıyla yarın Kariyer Yolculuğunda…

Kaçırmayın.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Değişimi Kabul Edemeyen Yöneticiler Neden Hala Yöneticiler?

değişim, liderlik, yönetim 25 Comments »

Dünya değişiyor, çalışma alışkanlıkları değişiyor, şirkete bağlılık gibi kavramlar artık anlamsız. Bu değişim dün kapımızı çalmış da değil hani. Türk iş dünyasının bir kısmı hala değişime direniyor. Bunlardan bazıları, Sabah Gazetesinden Burçak Güven’in konuştuğu yöneticiler ve İK uzmanları. Bu haberde Güven şöyle diyor:

İş hayatına yeni yeni girmekte olan genç jenerasyonun davranış kalıpları, beklentileri, farklı bakış açıları uzunca zamandır iş dünyasında tartışma konusu.

Konuştuğum yöneticilerle ve İK uzmanlarının önemli bir kısmı, gençlerin işe bakışından ve davranışlarından ciddi şekilde şikayetçi. En sık duyduğum eleştiriler fazla cefa çekmeden hızla sefa sürmek istedikleri, yani kariyer basamaklarını çıkarken geçilmesi gereken meşakkatli yollara tahammülleri olmadığı yönünde. Bunu şu şikayetler izliyor:

Kolayca terfi etmek istiyorlar, uzun çalışma saatleri ve iş için özveride bulunma konusunda isteksizlikler, sebat etmiyorlar, çabuk sıkılıp hızla değişiklik arayışına giriyorlar, şirket sadakati geliştiremedikleri için güvenilmezler, aşırı alıngan ve hassas oldukları için eleştiriye, zorlamaya kötü tepki verip ‘pire için yorgan’ yakıyorlar, sürekli pohpohlanmaya ihtiyaç duyuyor, beğenilmemeye tahammül edemiyorlar…”

Değişime ayak uyduramayan yöneticiler koltuklarında oturdukça, “şirkete bağlılık” ayaklarıyla koltuklarına sarıldıkça, elbette yukarıdaki cümleleri duymak doğal olur.  Bir yöneticiden beklenen “yönetmek ve liderlik etmek” ise, değişime direnen bu tür yöneticilerin ne yönettiğini ne de liderlik ettiğini söyleyebiliriz.

Şirkete bağlılık yaratmanın anlamsız olduğunu savunuyorum. İşine ve hedeflerine bağlı çalışmayı tercih edenlerin asıl “yetenekli” çalışanlar olduğuna inanıyorum.   Yetenekleri elde tutmak da kolay değil elbet. Şirketiniz 5 yıl öncesinin teknolojisini kullanıyorsa, iletişim araçlarından korktuğundan çalışanlarına kullanımı kapatıyorsa, yöneticileri hala ısrarla kendi dönemlerinin tarzlarını uygulamakta ısrarcıysa, elbette yetenekli, yenilikçi insanları elde tutmak zor olacaktır.  Şirketinizi ve kendinizi değişen dengelere uyum sağlayacak hale getirmezseniz, gelişen teknolojilerin getirdiği yeni çalışma ve yaşam alışkanlıklarına uyum sağlayamazsanız, işiniz gerçekten zor. Pozisyonunuz da sallantıda demektir!

Devir hız devri. Şirketler çalışanlarından performans bekliyorsa, çalışanlar da şirketlerinden “zamana ayak uydurabilme” becerisi bekliyor. Zamana ayak uyduramayan ortamlarda yeteneklerinin yok olup gideceğini çok iyi biliyor Gen Y.  “Kriz var, ucuza yeteneği kapatırım” ya da “ Bu ortamda işin olduğuna dua et” tarzı dönemler geride kalıyor. Bir gerçek var ki yetenekli ve güvenli insanlar, hedefleri ile şirketin hedefleri birleşmediği sürece, hiç bir zaman tek bir şirkete bağlı olmazlar.  Bu ne bugün böyle ne de dün böyleydi.

Şirketler, istedikleri zaman, istedikleri sebeple, kriz olsun olmasın, reorganizasyon olsun olmasın, şirketine bağlı çalışanları bir hamlede işten çıkartabiliyorsa, çalışanlarda, kendi değerleriyle şirketin değerleri uyuşmadığında, ayrılma hakkına sahiptir. (Üstelik onlar size 45 gün süre vermek zorunda, siz ansızın bir Cuma akşamı kapıya koyabilirken.)  Eskiden çalışanlar bu gücü kendilerinde görmediğinden, şirketler kırbaçlarını istediği gibi savurabiliyordu.  Galiba güç artık çalışana geçiyor.  Şirketlerin öğrenme zamanı başlıyor. Hayırlı olsun. Bana kalırsa muhteşem bir dönüşüm yaşanıyor.

Şirket sadakatı geliştiremedikleri için Gen Y’nin güvenilmez olduklarını söyleyen yöneticilerin, sebep-sonuç ilişkilerine hayranlığım bir kez daha artıyor!şünüyorum da, yapılan bir dolu araştırmaları okuyup gençlere fetva veren yöneticiler, söylediklerini işitmiyor belki de.  Gen Y müthiş bir bilgi birikimi, özgüveni, cesareti ve paylaşımcı yapısıyla yanınızda.  Dönün kendinize bir bakın.  Şirketinizi bugünün şartlarına uyduramadığınızdan, bir yönetici olarak trendleri ve teknolojik gelişmeleri takip edemediğinizden dolayı, bugün sudan çıkmış balığa döndüyseniz, sorun kimde?

Değişimi anlamakta zorluk çekenlere, yukarıda Burçak Güven’in tariff ettiği cümleleri yeniden anlamlandırmalarını öneriyorum. Gelin birlikte yapalım bu işi:

Kolayca terfi etmek istiyorlar: Kariyer yollarını görmek istiyorlar.

(Uyduruktan kurmuş olduğunuz kariyer havuzlarının kağıtta değil, aksiyonda olup olmadığını görmek istiyorlar. Siz sunamıyorsanız, arayışlarına devam ediyorlar. Onlar doğru olanı yapıyorlar. Ya siz üzerinize düşeni yapıyor musunuz?)

Uzun çalışma saatleri ve iş için özveride bulunma konusunda isteksizlikler:  Kariyer ve Özel hayatlarında dengeyi tercih ediyorlar.

(Baby boomer jenerasyonu gibi 7/24 ofiste veresiye çalışmayı tercih etmiyorlar. Haftada 45 saatlik iş için maaş alıyorlarsa, buna saygı göstermenizi bekliyorlar. Daha fazla çalışmalarını istiyorsanız, izinlerini almanızı ve gereken ek ödemeyi yapmanızı rica ediyorlar. Hayatları işlerinden ibaret değil, özel hayatlarına da önem veriyorlar. Sizin süreçleriniz doğru işlemiyor, planlı çalışamıyorsunuz diye, onların her istediğinizde gece gündüz çalışmalarını beklemenizi garip bir “anlaşma” olarak görüyorlar. Süreçlerinizi daha düzenli ve işlerinizi planlı mı yapmak istiyorsunuz? Onlardan destek almayı deneyin, inanın teknolojiyi sizden daha iyi kullanıyor, sizden daha efektif çalışmayı beceriyorlar. Çoğu orta düzey ve üst düzey yönetici hala emaillerini yönetmeyi beceremediği gibi, yüz yüze olmazsa, iş yapamıyor! Siz de onlardan olmayasınız?

Sebat etmiyorlar, çabuk sıkılıp hızla değişiklik arayışına giriyorlar: Bulundukları ortamda değişimi gerçekleştirebilme imkanlarını değerlendiriyorlar, ümit göremeyince ayrılıyorlar.

(Siz çalışanlarınızdan sürekli daha fazla verim ve kazanç bekliyorsunuz. Onlar da sizden. Basit değil mi? )

Şirket sadakati geliştiremedikleri için güvenilmezler: Şirkete bağlılık değil, işlere ve hedeflere bağlılık gösteriyorlar. Güvenilirler.

(Doğru. Şirkete sadakat diye bir beklentileri yok. Sizin her bir çalışanınıza sadakatiniz var mı? Olması mümkün değil. Beklenemez de. Onlar da aynısını yapıyor. Hani liderlik eğitimlerinde anlatıyoruz ya, herşey para değil, kişisel tatmin, gelişme, geliştirme daha önemli diye. Işte burada ondan bahsediyoruz. Lafta kalmasın, uygulamaya koyalım.)

Aşırı alıngan ve hassas oldukları için eleştiriye, zorlamaya kötü tepki verip ‘pire için yorgan’ yakıyorlar, sürekli pohpohlanmaya ihtiyaç duyuyor, beğenilmemeye tahammül edemiyorlar: Kendinizi tarif etmiş olmayasınız?

(Zorlamaya kötü tepki veriyorlar demek! Yoruma gerek duymuyorum.)


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Dostluklar, Bireycilik ve Rekabet

değişim 11 Comments »

Uluslararası savaş fotoğrafcısı Coşkun Aral bir konuşmasında savaş ortamında kurulan dostukların ebedi olduğundan bahsetti. “Bunca zor zamanı omuz omuza yaşadığınız bir kişiyle bağınız yoğundur. Araya yıllar da girse, bir gün kapısını çaldığınızda bıraktığınız yerden başlarsınız. Ya şimdi şehir dostlukları öyle midir?” diyor.

Şehir hayatımızda, profesyonel ve çok önemli iş ortamlarımızda takım ruhu oluşturmaya, birlik içerisinde birşeyleri gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Eğitimler üzerine eğitimler alıyor, kurum kültürüne uygun insanlar olarak gelişiyoruz. Eğitim odalarından çıkınca her birimiz rekabetin kol gezdiği gerçek iş ortamlarına dönüyoruz. Şöyle bir gerçekle karşılaşıyoruz:

Bir adet açık pozisyon ve pozisyona talip 20 adet çalışan. Takım oyuncuları birden lobi faaliyetleri için kolları sıvamaya başlıyor, ne de olsa, her kazanç bir kaybı beraberinde getirmek durumunda. Her gün “bireysel gelişim” adına rakiplerimizden bir adım öne çıkacak şekilde kendimizi kuvvetlendiriyoruz. Elbette bunu “kendimiz” için yapıyoruz. Bizler sadece ve sadece “kendimizle yarışıyoruz.” Birimiz takım lideri oluyor, pozisyon atlıyor takım oyunculuğundan terfi ediyoruz. Ama elbette, her liderin iyi bir takım oyuncusu olması gerektiğini de çok iyi biliyoruz. Bu yüzden takım oyuncusu arkadaşlarımızla kucaklaşıyor, bir sonraki fırsatı kapmak ve elbette grubun başarısı için “kendimize odaklanmaya” ve pozisyonumuzu kuvvetlendirmeye devam ediyoruz.

Sinem Orscek’in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile olan medyaya yansımış sohbeti böyle bir yazıyı kaleme almama neden oldu. Orscek’in Gül’e tepkisi “`Bu ülkede neler oluyor bilmek istiyorum. Bu insanlar sizi neden alkışlıyor anlamıyorum.” diyerek iş bulamıyor olmasının verdiği öfkeyi dile getiriyordu. Gül’ün evden çıkışta Orscek’e yardım sözü vermesiyle birden kuzu kesilen tepkili kadın, Gül’e yardımları için minnettar bir ifadeyle “çok teşekkür” etti. CV’sini başbakanlığa yollayarak kendi yolunun açılmasının mutluluğunu yaşamaya başladı.

Bu ülkede neler olduğunu soran Orscek, kendi sorusunun cevabını kendisi birkaç dakikalık tutumuyla çok net gösterdi sanıyorum.

Kendisine iş hayatında başarılar diliyoruz…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Heyecan Hayattır. Hareket Getirir.

değişim, yönetim 1 Comment »

Başbakanlık yatırım ve destek ajansı başkanı Alpaslan Korkmaz’ın konumunu dolduran bir iş adamı olduğunu yaptığı çalışmalarda görüyoruz. Inanıyorum ki biz özel sektör iş dünyasının yöneticilerinin Alpaslan Korkmaz’dan alması gereken önemli bir özellik var. Heyecanı ve heyecanını göstermekten çekinmeyen yapısı.

Birkaç sene önce bir konferansta Alpaslan Korkmazı dinlediğimde heyecanını yansıtan konuşması, hareketleri ve tarzı bizlere de “hadi kalkın birşeyler yapın” heyecanını kattı. Yaptığı işten bahsederken gözleri parlıyor ve siz oturduğunuz masadan bu parıltıyı görebiliyorsunuz. Türkiye’de yönetici anlayışına hakim algının “sakin, heyecanını sıkı kontrolde tutan, ağır adımlar atan” olduğu bir ortamda, Alpaslan Korkmaz kalıpların dışında duruabilmiş başarılı kişilerden.

Heyecanınızı ancak belli bir başarıyı kazandıktan sonra gösterebilmeniz mümkün elbette, ama yükselme aşamalarında “olgun’ oturaklı” algısı yaratmak daha etkili malesef. Katılmıyor olabilirsiniz, ama bu söylediklerimi kulak arkası etmek yerine, etrafınızdaki yöneticilerin davranışlarını bir gözlemleyin. Giyim tarzlarından, oturuş, kalkış, konuşma ve ses tonuna kadar bir benzerlik gösterirler. Sizin de uyum sağlamanız beklenir. Oyunun kuralı bu. Seçim her zaman sizin.

Yeditepe Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, eskiden başarılı yönetici tanımı şöyleymiş:

 “atılgan, konuşkan, kavgacı, baskın, rekabetçi, mantıklı, ayağını yere basan, kolay kolay etkilenmeyen”

Yeni yönetici tipinin özellikleriyse şöyle belirlenmiş:

 “zarif olmak, narin olmak, empati kurmak, dinleme yeteneğine sahip olmak”

Bu tanımlamaların ne kadar yeterli olduğu sorgulanabilir. Ancak her iki tanım içerisinde de heyecan’ın önemli bir özellik olarak görülmemesi üzücü. İşe yeni gelen elemandan “heyecanlı, hevesli” olması beklenir ki üretken olsun. Ancak yükseldikçe bu özelliğin geçerliliğini yitiriyor olması ve yerini durgunluğa bırakması çalışanlarını motive edemeyen yöneticilerden tutun da, statükoyu korumayı tercih eden anlayışların ve müşteriyi çileden çıkartan uygulamaların korunmasının da sebebidir.

Heyecan “mütevaziliği” de beraberinde taşır. Belki de pozisyon bize güç verdiğinden, bu gücü elde tutmak ve belirginleştirmek hoşumuza gidiyordur. En azından power distance index, Türkiye’nin böyle bir toplum olduğunu söylüyor.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Hayat Bir Yolculuk

değişim, iletişim, kadın, psikoloji 6 Comments »

Seoul’a bir iş gezisi için gittiğimde, şehri pek de tanımıyordum. Elime, okumaktan pek de anlamadığım haritayı alıp, yollara koyuldum. Zamanım fazla olmadığından, Marriott’a bavullarımı bırakıp, şehre attım kendimi.

Metro’ya geldiğimde hangi yöne gideceğimi bulmak için haritamı açtığımda, etrafımda nereden ve nasıl çıktıklarını anlamadığım bir dolu Koreli vardı.

‘Nereye gideceksiniz?’

Gideceğim yere rahatça ulaşabilmem için yardım etmeye çalışan Koreliler çok hoştu… Bir müddet sadece etrafımdaki insanlara bakarak güldüm. Size iyi bir deneyim yaşatmak isteyen bu insanlar biraz Türklere benziyordu. Hep bir ağızdan bana tarif veriyorlardı. İçlerinden biri gideceğim yere kadar gelmekte ısrarcı oldu.

‘Gerçekten gerek yok. Ben kendim gidebilirim.’

‘Hayır. Hayır. Ben sizi götürebilirim. Sorun değil.’

‘Anlıyorum ama önemli değil. Şehirlerde kaybolmaktan hoşlanırım. Pek zor bir tren sistemine de benzemiyor zaten.’

‘Lütfen, sizi durağınızda indirmek için yardımcı olmam sorun değil.’

15 dakikalık bir tren yolculuğu arkasında trenden indim ve Koreli yoluna devam etti. Metrodan çıktım ve nerede olduğumu anlamak için tekrardan haritayı açtım.

‘Merhaba. Yardım edeyim?’

Dediğimi dinleyeceğini tahmin etmediğimden, yardımcı olmasına izin verdim. Benimle bir müddet yürüdü.

’Akşam ne yapıyorsun?’

‘Emin değilim.’

‘Geleneksel Kore tatlarını denemek ister misin?’

‘Cazip bir teklif.’

‘Saat 7.30 da seni almaya gelirim.’

Yull, ince yapılı, siyah omuzlarına kadar saçları olan genç bir Koreliydi. Evli ve bir çocuklu genç çalışan annelerdendi. Hayatı büyük bir değişim içine girmişti. Çocuk için kariyerinden vazgeçmiş, kocasının onu aldatmasıyla devam eden süreçte hayatını tamamen sorgulamaya başlamıştı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemiyordu.

‘Başka bir kadınla olan ilişkisini bildiğimi öğrendi.’

‘Aman Tanrım!’

‘Beni sevdiğini söylüyor. O kadının geçici bir heves olduğuna ikna ediyor beni.’

‘Sen ne düşünüyorsun?’

İkinci kadınlar her zaman geçici bir heves erkekler için. Bu kadının da öyle olduğuna eminim. Ama bu çektiğim acıyı dindirmeye yetmiyor. Kocamı seviyorum.’

‘Peki ya kariyerin?’

‘Çocuğum var. Onun da bir babaya ihtiyacı… Ailemi ayakta tutmak daha öncelikli.’

‘Ya kocanın aileyi ayakta tutmakta ki rolü? Ailesini ayakta tutmak için kariyerinden ödün vermek zorunda kalmamış. Üstelik başka bir kadınla seni aldatmayı da göze almış.’

Yull dinine bağlı, toplum baskısını da üzerinde fazlasıyla hisseden Koreli genç bir kadın. Eşinden ayrılmak toplumda değerini yitirmek gibiydi. Ailesi öncelikliydi ve tekrardan bir araya getirebileceğine inanıyordu.

‘Nasıl yapacaksın bunu?’

Aradan birkaç yıl geçti. Yull ve ailesi, eşinin işi dolayısıyla Silicon Valley’e taşındı. Yull düzenli olarak kiliseye gidiyor ve çocuğuna iyi bir aile hayatı sağlamak için her sabah kalktığında ona güç vermesi için Tanrıya yalvarıyordu.

‘Mutluyum burada.’

‘Mutluluk veren ne?’

‘Dua ediyorum her gün. Bu bana huzur veriyor. Çocuğumla istediğim gibi hayat yaşayabiliyorum. Üstelik kocamla ilişkimde düzeldi. Bizlerle vakit geçiriyor, bizi önemsiyor. Sevgime sevgiyle cevap veriyor. Benim için önemli olan da buydu.’

Hata yapmaktan korkmadan hayatta adım atabilmek, cesaret istiyor. Toplumla birlikte yaşamayı başarmak ama toplumun zincirlerine takılı kalmayacak kadar özgür olabilmek…

Hayatta karşımıza çıkan engelleri aşmak inanç ve güç gerektiriyor. Hata yapanları içimizden atmaktansa, istediğimiz gelecek uğruna fedakârlık yapmak büyük yürek istiyor.

Hayat, yaptığımız seçimlerden ibaret. Önceliklerimizin ne olduğunu biliyorsak, seçimlerimiz bazen daha da kolaylaşıyor. Artık herkes her şeyi aynı zamanda istiyor. Oysa hayat bazen istediklerimizi sırayla veriyor.

‘The Last Kiss’ isimli filmin bir sahnesindeyse şöyle bir diyalog geçiyordu: Evli bir adam, yeni çocuğu doğacak karısını aldatır. Kız babasının evine döner, kocası eşini geri alabilmek için dört döner. Adam, eşinin psikolog olan babasına sorar:

‘Karımı geri istiyorum. Hata yaptım, evet. Ama sen 30 yıllık evliliğinde hiçbir hata yapmadın mı? İstemeden bir kazaya kurban gitmedin mi?

Baba soğuk ve sert ifadeyle adama sessiz bir bakış atar. Babanın karısına hayatı boyunca sadık olan bir eş olduğunu fark ettiğinde, ne diyeceğini bilemez.

‘Ama ben kızınızı çok seviyorum.’

‘Bak evlat. Dünyada birbirini sevdiğini söyleyen bir dolu insan var. Yıllar içinde beni sevdiğim insandan ayırmaya çalışan, baştan çıkartmak için uğraşan bir dolu kadın tanıdım. Karımı sevdiğimi ben biliyorum. Ama evlendiğim kadının da hayatımın tek kadını olduğunu hissetmesi, benim nasıl davrandığımla ilgilidir.’

Nerede hata yapmamamız gerektiğini ve nerede hata yapma cesaretini göstermemiz gerektiğini ayırt edebilmek, hatalarımızın bize ögrettiklerinin daha güçlü gelecekler yaratmasına izin verebilmemiz dileğiyle…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Davranış Bozuklukları

değişim, iş arama, iş görüşmesi, yönetim 55 Comments »

Yalanlarla dolu bir CV hazırlamak hiç de akıl karı değil. Okumadığınız bir okuldan diploma almış gibi yapmak, çalışmadığınız şirketlerde çalışş gibi göstermek… Bunlar insanın kendisine zarar vermekten başka bir işe yaramaz. Adaylar bir dolu hatalar yapıyor olabilir, ama ya işverenlerin akıl almaz önyargılı hataları?

İşverenlerin, özellikle Insan Kaynakları bölümünde çalışanların ya da danışmanlık şirketlerinin de üzerlerine büyük sorumluluklar düşüyor. Özellikle işe alma işlemi deneyimsiz, tecrübesiz, yetkinliği olmayan kişilere bırakıldığında, danışmanlık şirketi sahibi olmak, iki test ve database’ini doldurmak için yapılan bir eylem olarak görüldüğünde işler karışıyor.

Vatan Bilgisayarın İK müdürü diyor ki adaylar “maaşlarını abartıyor”. Şirketler adaylara maaş bilgisi sorabilir ancak aday bu soruya cevap vermek zorunda değildir. Şirketler adaylara pozisyonlar için ayırdıkları maaş bütçesini söyler mi? Hayır, söylemez, çünkü pazarlıkta güç sahibi olmak ister. Sorma cesaretini gösterirseniz de zaten afallar, amatör tavırlar sergilerler. (Alanında profesyonel biriyseniz, bu tavrı göstermiyorsunuzdur). Öyleyse, adaylara “size muhtaç insanlar” gibi davranmayı bırakmak asıldır. Bunun çift taraflı bir seçim olduğunu farkedip, ona göre kendinizi yetiştirin. Eğer siz açıkça adaya bütçenizi söyleyemiyorsanız, adaydan da zorla bu bilgiyi talep etmeyin. Aldığınız cevapla yetinmek zorundasınız. Siz dürüst olursanız, karşınızdaki de dürüst olur. Hayat böyle işler. En fazla adaydan beklentisini öğrenebilirsiniz. Bu sorunun cevabını da iş görüşmesinin başında istediğinizden, cevap almamayı kabullenmelisiniz. İş ilanında yazan 3 satırlık iş tanımı ile kişiden maaş beklentisi almak, doğru işe doğru insan felsefesine aykırıdır. Bir düşünün bakalım.

HP IK Müdürü Adnan Erdoğmuş diyor ki “Ünvan bonkörlüğü” var. Kesinlikle katılıyorum bu söyleme. Suç adaylarda mı yoksa şirketlerde mi, peki? Bunu dönüp hepimiz kendimize soralım. Şirketler kendi organizasyonlarını oturtturamadığından, her yıl değişen ünvan sistemlerinden, krizlerde her işe bakabilecek eleman arandığından, çalışanların kariyerlerinin dalgalanmasına sebep olan bu yapılanmaların sorumlusu kimdir? Bir düşünelim. Ünvan boklörlüğü için Ülker’in Genel Müdürlerini saymanız yeterli! Her bölümden sorumlu bir genel müdür bulabilirsiniz! Hem de tek bir şirket içinde. Organizasyonel bir sorun olduğu düşüncesi yaratan bu tür ünvan bonkörlüğünü adaylara mal etmek ne derece doğru olur?

Adaylardan mülakatlarda ingilizce yeterlilik aranıyor, ancak, Türkiye’de profesyonel iş ingilizcesi ile konuşabilen ve yazabilen profesyonel sayısı belki %2’dir. Siz, işe alan yönetici olarak, bu %2’nin içinde misiniz? Değilseniz, karşınızdaki kişiye “CV’de yalan söylemiş” gözüyle bakmaktansa, bu kişi ingilizcesini geliştirebilme istek ve yetisine sahip mi?” bunu araştırmayı deneyin. Çünkü eğer %2’nin içindeyseniz, bunun ne derece önemli olduğunu bilirsiniz.

İnsaflı olalım. Adaylara profesyonel davranmayı öğrenelim. Sadece genel müdür görüşmelerinizde, “ünvanın getirdiği saygıyı” göstermektense, her bir adaya eş saygı göstermeyi ihmal etmeyelim. Kişi şirketinize uygun değilse, bu görüşme yaptığınız adayın yeteneğini başka hiç bir yerde gösteremeyeceği anlamına gelmez. Siz de koltuğunuza yapışmadığınız takdirde, bir gün siz de iş arayan pozisyonunda olacağınızı unutmayın. Nasıl saygı bekliyorsanız, aynısını adaylarınıza gösterin.

Şirketler işe alım politikalarının ne derece başarılı olduğunu ölçmek istiyorsa, yapılan başvurular arasından görüşmeye katılanların hepsinin gerbildirimini almayı denesin. Yüzde kaçi deneyiminden memnun olduğunu söyleyecek, bunu araştırsın. Yoksa, kaç kişiye red cevabı yolladığınızı ölçmekle ilerlemek zordur.

İnsaflı olalım. Özellikle yeni yeni iş dünyasına katılan arkadaşları mülakata alırken, kişisel egolarımızı kenara bırakma olgunluğunu gösterelim. Yeni gençlerin öğrenme süreçlerini cehennem azabına çevirmeyelim. Şirket çıkarlarını korumak objektif olmayı gerektirir. Tek kazananın şirket olmasını beklemek, şirketi zarara uğratır. Şirketinizin itibarını yükselten bir konumdasınız, bunu hatırlayın. Şirketinize artan değer katabilmek için adaylarla görüşmelere girerken, yalan yanlış bulma dedektifliği rolünü üstlenmekten vazgeçin. Adaylara “bu işi bilmiyorsun” edasıyla yaklaşmaktansa “bu işi ögrenebilecek yetenek ve istekte mi?” sorusuna cevap aramayı deneyelim.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Döngüyü Kırabilmek

değişim, eğitim, girişimcilik, yönetim 12 Comments »

Kimisini Amerika’nın büyüklüğü ve kaynaklarının bol olması çeker, kimisini Çin’in iş imkanları.  Kimisi Hindistan’a daha dingin bir hayata sahip olmak için gider, kimisi Afrika’ya insanlara yardım etmek için. Kimi İngiltere’de okumak, kimi Almanya’da dil öğrenmek için koyulur yollara. Farklı ülkelere gidiş sebepleri değişik olsa da, kişiden kişiye deneyimler farklılaşsa da ortak olan bir nokta var atılan her adımda: keşfetmek deniyor adına. 

İster yeni mezun olun, isterse deneyimli bir profesyonel, ister evli olun isterse çoluk çocuklu… Keşfetmek hepimizin içinde var. Kimimiz sürekli keşfediyor, kimimizse o ihtiyacı içinde uyutup yok ediyor. Diyorum ki, içinde bulunduğumuz dünyadan arada bir kafamızı kaldırmayı deneyelim; kendimizi yepyeni bir dünyanın içine atma cesaretini gösterip, hayatımıza yeni heyecanlar, görüşlerimize yeni perspektifler katalım. İnanıyorum ki, farklı hayatları tatmak, daha duyarlı nesillerin yetişmesine de neden olur.   

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki neredeyse yaptığımız şeylerin çoğu kariyerimizde daha da ileriye gitmek için sanki. Aldığımız dersler, okuduğumuz kitaplar, katıldığımız ortamlar… İnsan ruhuna iyi gelen her şey güzel tabii. Peki, sadece istediğiniz için, ucunda ki tek ödülün keşfetmek olması için hareket etmeyi denediniz mi hiç? Çoğumuz için zor değil mi? Ya ‘para nerde?’ soruları, ya ‘çoluk çocuk’ işleri, ya ‘çalışıyorum, kariyerimi bölemem’ naraları… Hep ama hep bir engel bulmayı beceririz! Korkularımız bedenimizden öyle bir yükseliyor ki bazen, hareket alanımızı daralttığımızı fark bile edemiyoruz.  Yeni insanlar, yeni ortamlar, yeni yaşamlar keşfetmek insana mutluluk veriyor.  Aklınızda kariyer olmadan hareket etmekse sanki kontrolden çıkıyormuş hissi yaratıyor. İş ortamından ayrılırsak iş bulamamaktan korkmak, iyi bir pozisyondayız diye yerimizi kaptırmaktan endişe etmek, daha iyisini bulamamaktan ürkmek, ekonomik kriz var diye gelecekten korkmak bizleri ne kadar hareketsiz hale getirebiliyor.  Hiç düşündünüz mü? 

Oysa, bildiğimiz işleri, tanıdık işyerlerini, rahat ettiğimiz dostları kısa bir süreliğine oldukları yerde bıraksak, kendimizi yepyeni bir hayata açsak kim bilir önümüze ne kadar çok beklenmedik fırsat çıkacak… Gittiğimiz yepyeni yerlerin havasını koklasak, yaşamlarına dahil olsak,  belki sadece dinlemek, gözlemlemek, keyif almak ve günü yaşamak için kendimize küçük bir kaçamak yapsak, kim bilir hangi tahmini mümkün olmayan imkanlar karşımızda baş gösterecek? Belki bugün ne istediğimizi bilmeden giriştiğimiz bu yolculuk bize hayattan ne istediğimizi bulmamıza yarayacak… Ama bunları yapmak için, konfor alanımızı terk etmek, bilinmeyene yolculuğa olumlu bakmak gerek. 

Pembe Candaner, Sabah gazetesindeki yazısında diyor ki, artık belirsizliklerle yaşamayı öğrenmeliyiz. Ben de diyorum ki, belirsizlik hayatın her anında, her köşesinde, her zaman saklı. Ekonomiler olmasın sizi belirsizliklerle yaşamaya alıştıran, kendi yaşam tarzınız, seçimleriniz, cesaretiniz olsun belirsizlikleri kucaklamanıza yardımcı olan.  

Aslında hepimiz hayatımızı nasıl şekillendirmek istediğimiz hakkında her gün bazı seçimler yapıyoruz. Seçim yapmakta değil, arada bir seçimlerimizi değiştirebilmekteyse zorlanıyoruz. Kaybetmekten öyle çok korkuyoruz ki, kaybetmemek için sürekli güvenli olanı tercih etmeyi benimsiyoruz. Ve sonra, çok sonra bir zaman geliyor, güvenli tercihler artık bizlerle öyle bütünleşmiş oluyor ki, ya ‘keşke’ diyoruz, ya artık başka bir hayat düşünemiyoruz ya da, ekonomiler alt üst olduğunda, bir panikle, sanki hayatımıza ilk defa belirsizlik girmişçesine korku dolu yaşantımıza biraz daha korku ekleyerek hayatımıza devam ediyoruz. 

Oysa, bir kez de olsa, zor olanı seçebilmek de gerek hayatta. 


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in