İyilerin Kaderi

kariyer 7 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

Tragedya, tarih boyunca insanlık üzerinde önemli izler bırakmış bir sanattır. İyi’nin haksızlığa uğradığı ya da hiç hak etmediği zorluklara maruz kaldığı olaylar dizisini konu eden bu sanat, Antik Yunan’da toplumsal ahlâkı yönlendiren bir etkiye sahipti. İzleyiciler, adil olmayan bir dünyanın, sahnedeki yansısından acı duyarlar ve tragedya kahramanının çilesine ortak olarak, ruhsal bir arınma yaşarlardı.

Aradan ikibin yediyüz yıl geçmesine rağmen, bugün bile Antigone’nin acıları yoğun izleyici bulabiliyor, çok sonraki dönemlere ait bir klasik olan Hamlet ise sanki dün uğranmış bir haksızılığı ifade edercesine ilgi çekebiliyor. Farklı toplum ve kültürlerde de, destan, türkü, halk dansı, vb. etno-folklorik unsurlar kapsamında, iyi’nin benzer maceralarına rastlayabiliyoruz. Yani, iyi’lerin her zaman haksızlığa uğradığı ve acı çektiği kanısı, farklı toplum ve kültürlere rağmen, evrensel bir algı olarak günümüze dek çeşitli şekillerde süzülegeliyor.

Eğer insanlığın önemli bir kesiminin, ikibin yıldır Hz. İsa’nın uğradığı haksızlık ve çektiği acıyla derdi varsa, bu algının günümüzde de bir karşılığı olsa gerek. Fırsat eşitliğinin sadece siyasal bir propaganda olarak sözde kaldığı, Orta Avrupa’da bile sosyal devletin tasfiye edildiği koşullarda, güçlü ve torpilli olmak, ayrıcalıklı bir ailenin sahip olduğu, ayrıcalıklı koşullar içinde “eupadrides” yani “iyi doğmuş” olmak, hayatı iyi yaşamanın ve mutlu olmanın önkoşuluymuş gibi algılanıyor. Bunun üstüne, bir de ülkemizin mevcut medya ortamını, tüketim hazzını ve her türlü şehveti provake eden yayın politikalarını, dizileri, televole, vb. etkisini koyun… İyi olmak ve iyi kalarak hayatın üstesinden gelmek yürek ister doğrusu.

Ancak iyi’lerin kaybettiği sanısı, tarihin derinliklerinden gelen bir mesele olarak, yine tarihte birçok düşünürü de uğraştırmıştır. Romalı düşünür Seneca (İ.Ö. 1 – İ.S. 65) bu konuda en çarpıcı görüşlerden birisini dile getiriyor. Ona göre: iyi’lerin başına gelen, felaketler, zorluk ve adaletsizlikler, Kader Tanrıçası Fortuna’nın iyi’lere duyduğu yüksek ilgi ve sevginin sonucudur. Fortuna, kötü’leri insan yerine bile koymadığı, onlara asla değer vermediği için, onları kendi başına bırakmış, onlara herhangi bir kader yazmaya bile lüzüm görmeyerek, hiçbir sınava tabi tutmamıştır. Bu nedenle kötü’ler görünürde, işleri rast giden, iyi yaşayan, mutlu bir profil çizerler. Ama bu hayat tıpkı tabiattaki diğer varlıklar, bitkiler, böcekler gibi, kendiliğinden, çilesiz, sınavsız ve sonuçta anlamsız, düşük seviyeli bir hayattır. Oysa iyi’ler, her gün Fortuna’nın zorlu sınavlarından birisine göğüs gererek, acılar çekip, zorluklarla mücadele ederek, amaçlarına en sarp yollardan ulaşabilecek yetenekleri keşfetmekte ve iyi’liklerinin yanısıra, Fortuna tarafından, azim, sebat, dirayet, tok gözülük gibi yüksek niteliklerle ödüllendirilmektedirler. Yani Fortuna iyi’leri kader yazmaya değer bulmaktadır.

Kötü ise, gündelik hayat içinde kazanan gibi görünse bile, kazanımlarının hiçbirisi Fortuna tarafından sınanmadığı ve onaylanmadığı için, gerçekte ona mutluluk getirmeyecek ve o, açgözlülük, hırs, ihtiras, doyumsuzluk gibi cezalara maruz kalarak ve en önemlisi, kötü olduğunu bilerek kendi kendisini yiyip bitirecektir.

Yukarda özetlemeye çalıştığım görüşler bir bakıma züğürt tesellisi gibi gibi görünse de, bazı hakikatler içeriyor. İnsanın bugünkü direnci, düne kadar karşı koyduğu zorlukların bir sonucu değil midir? Ya da torpille veya imtiyazla ulaşılan bir imkân, o imtiyazı temin eden ortam ya da kişilere bağımlılık doğurmaz mı? Ya da bir dağın zirvesine ulaşmak üzere beraber yola çıktığımızda, size düz yol, bana ise yalçın bir kayalık denk geldiyse, zirvede karşılaştığımızda hangimizin övüncü hakikidir?

Eğer bugüne dek, hep dört ayak üstüne düştüyseniz Fortuna tarafından ciddiye alınmadınız ve sınanmaya değer bulunmadınız demektir. Öyleyse henüz vakit varken, onun ilgisini çekecek çapta bir maceraya girişmenin, onun sevgisini kazanacak bir sınavdan geçmenin zamanıdır.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Bir İşi Sonuna Dek Götürecek Kadar Sebatkar Olmak

liderlik, psikoloji, strateji, yaratıcılık, yetenek 5 Comments »

Şans, iş dünyasının sevmediği ve tercih etmediği bir kelime.  Yine de ben şanslıyım ve şansa inanıyorum.  Her şansı kendimin yaratmadığını bilecek kadar hayatın akışına güveniyorum, akışa kapılmayacak kadar da işimi sansa bırakmadan hareket etmeye devam ediyorum. 

Türk, yabancı, Türkiye’nin ve Dünya’nın alanında başarılı iş insanlarında şunu dinliyor ve gözlemliyorum: onlar şansa inanıyorlar ve sebat ediyorlar.(bir işi sonuna kadar götürüyorlar.)

Başarma azminde olanlar, genelin kolay işlere koştuğu noktalarda, onlar herkesin korktuğu ve tercih etmediği işlere el atıyorlar.  Sonuna kadar o işin arkasından koşturuyorlar.  Engeller, zorluklar, inişli çıkışlı patikalar belki yoruluyorlar ama geri adım atmıyorlar.  Dirençliler; dirençleri kırıldığında bir iç motivasyon bulmayı beceriyorlar.

Nedenini bende bilmiyordum. Ta ki, Dr. Ben Dean’in bu yazısını okuyana kadar.

Sebatkar olan kişilere, yaptıkları işin zor olduğunu söylediğinizde, o işi başarmak için ısrarla çalışmaya devam ettiklerini bulmuşlar. Kolay olduğunu söylediğinizde, sebatkarlar daha kolay vazgeçebiliyorlarmış verilen işten. Sebebi ise ilginç: Kolay olan bir işte başarısız olmak yüz kızartıcıyken, herkesin zor kabul ettiği bir işte başarısız olmak yüzü pek de fazla kızartmıyormuş.

Zor işi başarmanın verdiği haz da elbette büyük oluyor.

Zor işleri başaranların iç dinamiklerinde yaşadıklarını dolayısıyla tahmin edebiliyorsunuzdur; ne var ki onların seçimi ortalama olmaktansa, büyük sularda dolaşmak oluyor.  Her iki seçimde de başarısız olma ihtimalini bilmelerine rağmen, riski kendilerini zorlayacak alanlarda kullanmayı tercih ediyorlar.

Janoff-Bulman & Brickman diyor ki ’bazı hedeflere ulaşılması mümkün değildir, bazı başarılar da kaçınılmazdır ve ikisi arasındaki farkı görebilmek, işte o bilgelik gerektirmektedir.’


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Istanbul’dan bir Thomas Friedman Geçti

Teknoloji, değişim, eğitim, girişimcilik, inovasyon, liderlik, strateji, yaratıcılık, yönetim 1 Comment »

The New York Times’ın Pulitzer Ödüllü köşe yazarı Thomas Friedman, Istanbul’da bizleri koltuğumuza bağladı.

Hot, Flat and Crowded isimli son kitabının ismine benzer bir ortamda bir araya geldik.  Sıcak, düz ve kalabalık bir odada…

Ufuk Tarhan, konuşmasını güzel özetlemiş, bir göz atmakta yarar var derim.

Friedman, uluslararası politika yazarı. Istanbul’da Özyeğin Üniversite’sinin research@ozyegin lansmanında, birçok mesajı çok güçlü bir şekilde vermeyi başardı.  Ben bu mesajlardan tek birine değinmek istiyorum..

Sorumlu girişimcilik.

Dünyayı içinde bulunduğumuz durumdan; yani küresel ısınma’dan, herkesin birbirinin aynısı olma yolunda devam eden “düz” mantıktan ve çoğalan insan sayısıyla birlikte daha fazlasını, daha iyisini arayarak tükettiğimiz enerji kaynaklarının kökünü kurutmanın tek bir yolu var.

Sorumlu inovatif girişimcilik.

Yaptıklarımızın farkında olarak, isteklerimizin, yarattıklarımızın, tükettiklerimizin farkında olarak hareket etmek.  Geniş açıda düşünebilmek.  Tercihlerimizi daha bilinçli yapabilmek, istediğimiz gibi bir hayat, dünya ve gelecek için düşünerek adım atmak.  Sorumluluk almak.

Bunu her günlük olaylara aktarabiliriz:

Değişimi karşıdan değil, kendimizden beklemeyi denemek…

Kendi değerlerimizi anlamak, özümsemek ve o doğrultuda hareket etmeyi denemek…

Bulunduğumuz ortamları istediğimiz gelecek yaşamlara hazırlamak…

Sevgiyle yaklaşmayı hatırlamak…

Her insana insan gibi davranabilmeyi denemek…karşılığını beklemeksizin iyi bir insan olmak

Bilgimizi, tecrübemizi, merakımızı ve yeteneklerimizi daha güzel gelecekler yaratmak için harekete geçirmek.

Bilinçsiz üretkenlikten, bilinçli üretkenliğe geçebilmek…

Sorumluluk almak.

Sorumlu olmak.

Alternatifler yaratmak.

Girişimci olmak.

Hayatın her alanında, hareket ederken, sorumlu bir birey olabilmeye gayret etmek.

Sıcak, düz ve kalabalık dünyamıza yeniden şekil verebilmek için, hepbirlikte, elele bir bütün olarak hareket edebilmek.

Thomas Friedman’ın 2005 yılında MIT’de yaptığı “The World Is Flat” konuşmasıyla başbaşa bırakıyorum. (Ozyegin Universitesi Thomas Friedman’ın konuşmasını canlı yayınladı ancak henüz kaydını yayınlamadı. Bekliyoruz:)


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Hangi Bilgiye Sahip Olmadığını Bilmemek

kariyer 6 Comments »

Hiç neyi bilmediğinin farkında olmayan biriyle tanıştınız mı?  Güçlü olmayı etrafa bildirgeler vermek sanan, yönetmeyi “ben sizden daha iyi biliyorum” demekle ama malesef bilgisinin olmadığının da farkında olmayan,  takım oyununda feci afallamalar yaşayan birini tanıdınız mı?

Dünyada bir çok insan yeteneklerinin farkında değilken, bir kısmı da yeteneklerini nasıl geliştirebileceğinin farkında değil. Zaman zaman hepimiz için geçerli bir durum bu.  Sizi, Sir Ken Robertson’ın ilham veren bir diğer konuşmasıyla baş başa bırakıyorum.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Tüm Başarılarımızın Tek Mimarı Olacak Kadar Narsist Olabilmek Mümkün mü?

kariyer 10 Comments »

Şans, tesadüf yoktur diyor danışman büyükler.  Yokmuş öyle şans diye bir şey, yarattığımız herşeyi kendimiz yaratıyormuşuz. Herşeyi. Başarılarımızın tek mimarı bizmişiz. Aklımız, yaptıklarımız, attığımız adımlar hep kendimizin eseriymiş.  Doğru şeyler yaparak, şansı kendimize çekiyormuşuz. Öyle diyor bir grup büyüğümüz…

Ben şanslı bir insan olduğumu düşünenlerdenim.  Ama her şansı kendimin yarattığını düşünmüyorum.  Önüme fırsatlar çıkıyor. Bir kısmını farkediyor, iyi yönde kullanabiliyorum.  Hayatta başardıklarımın hepsini kendi çabalarımın, çalışmalarımın, emeklerimin sonucu olduğunu düşünmek bana komik geliyor.

Hayatta tesadüflere inanıyorum. Hayatımızı tesadüflere ve şanslara bırakacak kadar geniş olmanın pek faydası olduğunu da düşünmüyorum. Fakat bu aralar merakımı cezbeden bir konu var: o da –hayatta her başarının ardında kendimiz olduğuna inanmanın, hayattaki tüm başarılarımızın tek sorumlusunun kendimiz olduğunu düşünmenin, narsist kişilikler yaratmada nasıl bir etkisi olduğu.–

Tanıdığım bir dolu başarılı insan, milyoner, milyarder, şirket sahibi kişiler hep şanslı insanlar olduklarını söylediler.  Diyorlar ki “biz çabalıyor, istediklerimizin peşinden gidiyoruz ama her başarımızın arkasındaki tek etkenin kendimiz olmadığına inanıyoruz”.  Şansım yağver gitti diyorlar.  Başarılı insanların belli bir karakteristik yapıları olduğu kuşkusuz. Richard Wiseman, şanslı kişilerin davranış modellerini incelemiş, forbes’a yazmış bunların ne olduğunu. Sizde burdan okuyun.

Birde ruhani kişisel gelişim camiası var: onlarında çoğu “yoktur tesadüf diye birşey” diyor.  Sensin diyor herşeyin sebebi.  Kişiye güç kazandırmak, psikolojisini kuvvetlendirmek ya da işinde odaklanarak performansını yükseltmek için söylenen bu sözler, insana “kontrol sende” mesajı veriyor zihinsel olarak. Çünkü beynimiz kontrolde olmayı seviyor.  Kontrolümüz dışında gelişen olaylarda tedirginlik yaşıyoruz, belirsizliklerden hoşlanmıyor beynimiz. Öyleyse, tesadüf ve şans yok demek, sorumluluğu bireye yüklemek, bir yerde işe yarıyor.

Bir de tabii dünyada kontrol edebildiğimiz olaylar var, kontrol edemediğimiz olaylar da var.  Başaramadığımız her olayda suçu kendimizde aramak, bizi ruhsal bir düşüşe sokabiliyor.  Bu zamanlarda da kontrolün elimizde olmadığı olayları farkedebilmek ve sorumluluğun kendimizde olmadığını bilmek, bizi rahatlatıyor.  Hatta öyle ki, başarılı insanların bir karakteristiği de bu: yani, başarısız oldukları her olayı kendi sorunları haline getirmemek! Ne enteresan ikilem, değil mi?

Örneğin biliyoruz ki iki insanı birbirine yakınlaştıran en önemli faktörlerin başında mekansal (fiziksel) yakınlık geliyor.  Ilkokulunuzun 3. katında okuyor olmanız, o dönemde doğmuş ve o bölgede oturanlar arasından oluşan sınıfınızdan birileriyle tanışmış olmanız, nasıl sizin başarınız oluyor? Dostluklarımızın oluşmasının tamamen kendi çabamız olmasından kaynaklanması kendimizi iyi hissettiriyor bize. Aynı katta okuyan kişilerin dostluk kurmasının daha mümkün olduğu ihtimalini düşünmek, bizi pek de memnun etmiyor tabi. Buyrun, Psychology Today’ın bu çalışmasına bir göz atın.

Örneğin, şizofreni hastalarının genelde yılın ilk 6 ayında doğduğunu biliyoruz. Şizofreni çocuğu olan anne babaları, çocuklarının doğum tarihini iyi ayarlamaları için uyarmak faydalı duruyor bu durumda, ama şizofren çocuğu olanlar sizce bu şansı hakettiklerinden dolayı mı durum böyle? Sarhoş bir sürücünün yarattığı kazaya kurban giden insan, kendi hatasının mı kurbanı her zaman?

Insanoğlu ne zaman kendini bu kadar yüce ve büyük görür oldu?

Eskiden, tanrılara inanılırdı, onlara tapılırdı ya.  Şimdi de insanoğlu kendine inanıyor, kendine tapıyor galiba.  Ah evet, bu bir tesadüf değil elbette…kendi ektiklerimizi mi biçiyoruz ne?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

En Popüler Yazılara Göz Atınca

kariyer 1 Comment »

Hürriyet Daily News’daki köşe yazılarımın en popüler olanlarını listelemek istedim bugün sizler için. Bakalım neler var:

Buradan  ya da buradan genel anlamda yazılarıma ulaşabilirsiniz.

On finding a goal

Making the familiar fresh again

Thinking like a grown up

Don’t stare at the marshmallow

Thriving on Flow and Challenge


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Yeteneğiniz Yükselmek İçin Yeterli Değil

kariyer 3 Comments »

Dün katıldığım bir eğitim bana bir kaç yıl önce okuduğum bir kitabı düşündürdü.  Kitabın ismi ‘What Got You Here Won’t Get You There‘. Bulunduğumuz noktadan daha yukarı çıkmak için yaptığımız şeylerin aynısını yapmayı bırakmamızın önemi üzerine bir kitap.

What Got You Here Won’t Get You There’in yazarı Michael Goldstein yükselmek isteyenlere şunları öneriyor.

– Çok fazla kazanan olmaktan vazgeçin

– Kuruma çok fazla değer katmamayı deneyin

– Yargılamaları dile getirmeyi durdurun

– Yıkıcı eleştri yapmayı unutun

– Konuşurken ‘hayır, ama ancak’ gibi kelimeleri kullanmamayı öğrenin

– Dünyaya ne kadar zeki olduğumuzu göstermekten vazgeçin

– Kızgınken konuşmamayı ilke edinin

– Bilgi saklamaktan uzaklaşın

– Pişmanlığı dile getirmekten kaçınmayın

Yöneticinin başucu kitabı niteliğinde… Deneyin.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Pazarlamaya Aşık, Pazarlamasız Bir Dünya

değişim, pazarlama, psikoloji 3 Comments »

Hayatımın büyük bir çoğu pazarlama üzerine okuyarak ve çalışarak geçti.

Coğu pazarlama uygulamalarının benim kişisel değerlerimle pek de uyuşmadığımı farketmem, ilk defa Singapur’da çalıştığım yıllarda oldu. İngiliz bir arkadaşla sohbet ediyordum, insanların şu “pazarlama aşkına” tüm değerleri ayaklar altına nasıl alabildiklerine hayret ediyorduk.  (O dönemde Singapur’da ilginç kampanyalar vardı. Ornegin, daha akilli Singapur nesilleri yetişsin diye üniversite mezunlarının üniversite mezunlarıyla evlenmesi teşvik ediliyordu. )

Herşey başarılı bir kampanya hazırlamak içindi. Ne sattığın ve nasıl sattığını fazla düşünmeden, tek amacı satışları artırmak olan, ya da politik çıkarlara hizmet eden, bilinci sadece bilinçsiz salt başarıya odaklanmış bir grup insandı bu pazarlama profesyonelleri sanki.

Bazen bakıyorum hayatı pazarlama olan yatıp kalkıp pazarlama ve reklam kampanyaları rüyalarında gören, pazarlamadan başka bir şey düşünemediğini söyleyen pazarlama cadılarına… Obsesif bir ruh hali sanki… Etik çalışma prensipleri hakkında hiç kafa yoruluyor mu merak ediyorum bazen. Yoksa, onlar pazarlamanın etiği olmaz diyenlerden olabilir mi?

Bugün okuduğum bir yazı bana bu eski günleri hatırlattı.

Herşey başarı, doyumsuz bir tatmin duygusu, para ya da hırs için olduğunda zararı büyük oluyor. Düşünmek gerekiyor, yaratırken sorumluluk hissetmek gerekiyor. Su aşk hali zaten hafif delilik hali biliyorsunuz:) aşkınız yaratıcılığınızı körüklesin ve bir yandan da mantığınız başarı elde ederken bu dünyaya nasıl fayda sağladığınızı da düşündürtsün. Sorumluluk dediğimiz şey bireyde başlıyor. Yarınlara güzel bir dünya mı bırakmak istiyoruz? Bunun için kampanyaya gerek yok! Yeter ki her birimiz sorumlu bir dünya vatandaşı olduğumuzu hatırlayabilelim…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Öğrenmenin Yaşı Var mıdır? Değişim Yaşa mı Bağlıdır?

kariyer 6 Comments »

İş dünyasının bir dolu çalışanı günümüzde teknolojiyi takip etmekte zorlanıyor.  Email kullanamayan çalışanlardan tutunda teknoloji gençler içindir diyen zihniyetlere rastlamak mümkün.

Hayatımın en önemli insanlarından biri 78 yaşında.  Kendisi teknolojiyi 20′liklerden daha iyi takip ediyor ve kullanıyor.  Teknik servis’lerin çözemediği konuları kendisi çözümleyebiliyor.  Üstelik kendisi bir girişimci, işletme ve hukuk eğitimi almış biri.  Yani, bilgisayar mühendisi ya da teknik bir geçmişi yok.

Öğrenmenin yaşı var mıdır sorusuna en iyi cevap bu örnektir diye düşünüyorum.  Öğrenme, yaşa bakmaz.  Değişimde yaşa bakmaz.  Her insan değişebilir. Her insan öğrenebilir.  Sadece tek bir gerek şart var.  Değişmeyi ve öğrenmeyi istemek.

Her görüşümüzün, düşüncemizin ve davranışımızın değişmesi gerekmiyor elbet.  Her insanın hayatta bir duruşu var.  Bu duruş-büyütmek ve geliştirmek istediğimiz duruş- bize hangi konularda değişmek, hangi konularda gelişmek istediğimizi gösteriyor.

Kişisel bir gözlemim var benim.  Bu güne kadar kim değişime çok açık olduğunu söylediyse, değişimi getirmek istediğini söylediyse, kendi istediği yönde değişim olduğu sürece değişime açık olduklarını gözlemledim. Yani belki de her birimiz değişime biraz kapalıyız, kendi isteklerimiz olmadığı sürece.  Bana çocukları hatırlatıyor bu durum… Şeker isteyip annesi almadığında ağlayan çocuklar hesabıyız her birimiz.

Alain de Botton’un bu konuşmasını tekrar tekrar izleyin, bu blogdaki açıklama yazısını okuyun…ta ki her cümlesini gerçekten anlayana, özümseyene kadar.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Liderlik Eğitimlerinin Dayanılmaz Hafifliği

liderlik 4 Comments »

Liderlik eğitimlerinde ne kadar liderlik anlatılıyor dersiniz?

Toplantılara nasıl hazırlık yapıldığı detayından ilerleyen eğitimlerin liderlikle ilişkisini anlamlandırmak elbette güç. Ezberletilen “yöneticilerle liderler arasındaki fark” naraları içerisinde toplantı organizasyonu nasıl olura kadar değinen eğitimlerin liderlikten uzak profesyonellere öncelikle nasıl bir yönetici olmayı anlattıkları kuşkusuz. Yönetici olmanın dayanılmaz küçültücü algısının yaratılması bu tarz eğitimlerle de pekişıyor elbette.

Liderlik herkesin yaptığını yaparak, herkesin düşündüğü gibi düşünerek olmuyor.  Öğretileni bazen sorgulamak, gerektiğinde kendi doğrularını bulmak için konuları daha derin araştırmak gerekiyor.  Kendi fikrini, kendi stilini, kendi tarzını yaratman gerekiyor.  Bu da sana lider olmak için yapman gerekenleri farklı yorumlayabilmek yetisini kazandırıyor.

Liderlikle ilgili bildiğiniz ezberi bozacak Derek Sivers’dan 3 dakikalık bir sunum size. Yorumunu size bırakıyorum.

Ilgili diğer yazılar:

Liderlik ulaşılması zor olan ütopik bir mertebe midir?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in