Rol Modeliniz Kim?

kariyer 9 Comments »

Ana haber bültenlerini seyredipte gerçekten haber izlediğini düşünenler kimler diye sorsak, nasıl bir sonuç çıkar acaba?

Televizyonların ana haber bültenlerinde haberlerin okunuş tarzı, demogojisi, ses tonlaması, korku dolu fon müziği tamamen kişinin duygularını kabartmak, zekasını uyuşturmak ve günlük hayatına korku salmak üzere kurgulanmış. Halk öyle istiyor olduğundan elbette! Sonuçta her verileni almak zorunda değiliz öyle değil mi?

Peki ya önümüzde rol model teşkil etmesi gereken başarılı yöneticilerin üzerine düşen sorumluluklar nedir? Hayatımızdaki tek değer ne pahasına olursa olsun istediklerimizi elde etmek olmalı mı? Halk belki habere benzeyen bu programları seyrediyor. Demek ki eğitimli, görgülü, kültür seviyesi yüksek kariyerinde başarılı olarak toplumda yer edinmeyi başarabilmiş bu şanslı azınlık tercihleriyle halka değer katmaktansa yerinde saydırmayı ve gerektiğinde geriye adım attırmayı göze alabiliyor. Bir çeşit kişisel çıkar çatışması…

Gazetelerin köşe yazılarına baktığımızda, birbirlerine köşelerinden cevap yazanlar, sürekli birbirine saldıranlar, özel işleri ile profesyonelliği ayıramayanlar… Ardından, gazeteciliğin nasıl olması gerektiği konusunda nutuklananlar… İyi ile iyi olmaya çalışan aynı platforma…

İş dünyasında belli bir koltukta oturduğu için saygı bekleyenlerden şikayet edenlerle, henüz belli bir koltuğa oturamadığı halde karşısındakine saygı gösteremeyenler de aynı platformda…

Hayatın bir parçası mı bu döngü?

İnsanlar davranışları modelleyerek öğreniyorlar.

Kariyerimizde bir yere gelebilmek için bizden önce o noktalara gelmiş kişilerin davranışlarını, tarzlarını, tercihlerini gözlemler ve benzerlikler göstermek eğiliminde oluruz. Pazarlama ile ilgilenenler bunu iyi bilirler.  Örneğin reklamlarda bir ‘celebrity’ kullanmak bu nedenledir.  Hülya Avşar’ın giydiği marka pantalonu giymek benzer bir eğilimdir.

Etrafımızda her zaman iyi rol modelleri olmuyor elbet.  Her yükselen, etik davrandığı, çok çalıştığı, adil olduğu, profesyonelliği ilke edindiği, yetenekli olduğu için bir yerlere gelmiyor.  Hayatın her aşamasında olduğu gibi iş dünyasında da artılar ve eksiler elele…

Çoğunluk yanlış davranıyor diye, bunun ‘kabul gören’ davranış olduğunu düşünmek bazen kaçınılmaz.  Bu yüzden hayatta belli değerlere ve hayat prensiplerine sahip olmamız önem taşıyor.  Prensip sahibi olmanız bazı insanların sizi sert, geçinilmesi zor, uyumsuz olarak adlandırmasına neden olsa bile…

Grup psikolojisi her zaman olumlu sonuçlar oluşturmuyor. Biliyoruz ki, iş ortamlarında grupla uyumlu olabilmek için alınan yanlış kararların sayısı bir dolu.  Geliştirmek istediğimiz yönlerimizi geliştirmekte ısrarcı olmakla birlikte, prensiplerimiz doğrultusunda kararlı adımlar atmamız pozitif değişimi getiriyor.

Geçtiğimiz aylarda Sevim Gözay’ın bir programında Serdar Akınan’ın meşhur ‘Hepimiz Su Samuruyuz’ yazısı tartışıldı. Yükselebilmek için değerlerimizden ödün vermek durumunda kalanların çoğunlukta olduğunu anlatan bir yazı ve tartışmaydı bu.

Söylediklerimizle yaptıklarımız arasında bir boşluk olduğunda güvenilirliğimiz sarsılıyor.  İş başkalarını yargılamaya geldiğinde canavar kesilen bizler, iş savunduklarımızı uygulamaya geldiğinde nedense sınıfta kalabiliyoruz. Ya da ileride bizim de başımıza gelirse insanlar bizi de yaptığımız yanlışlardan dolayı yargılamasın diye, yanlışları normalleştirebiliyoruz.

İş yaşamımızda başarılı olmak için rol modellerimizi iyi seçebilmek gerekiyor.  Yeri geldiğinde yerlerine başkalarını koyabilmek gerekiyor.  Her önümüze sunulanın başarısı var diye kendi süzgeçimizden geçirmeyi ihmal etmemek gerekiyor. Eğer ortada rol model yoksa, değişimin öncüsü olmak gerekiyor.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Mutluluk Arayarak Bulunmuyor. Mutluluk Üretken Zamanlarınızın Hafızanıza Kaydedilmiş Anlarıdır.

kariyer 10 Comments »

Günümüzün en moda işi.  Mutluluk arayışı.  Haldır haldır onu arıyoruz.  Kimisi diyor nefes almayı öğrenin, mucizeler sizinle olsun.  Kimisi diyor enerjinizi yenileyin, chakralarınızı açın istediğiniz olsun. Kimisi diyor daha çok çalışın, herşey sizin kontrolünüz altında, ne isterseniz o olur.  Liste uzayıp gidiyor.

Türkiye’nin iş ortamlarına bakıyorum.  Bir ünvan telaşı.  Kariyer yapmak ünvan sahibi olmakla eş değer bu diyarlarda sanki.  Ünvan kötü birşey değil tabi.  Bol para, yetki ve yeterlilik anlamına geliyor.  Benim dikkatimi çeken farklı bir konu.  İnsanların hedefleri ünvan sahibi olmak olmuş gibi.   Memur müdür olma telaşında. Müdür, direktör olma çabasında.  Direktör de ya hali vaktinden memnun ya da CEO koltuğu lobisinde bir yerlerde… Mutluluk bu arayışların elde edilmesiyle geliyor olmuş kimisine.

Bakıyorum da, değişim getirmek, birşeyler yaratmak, üretken olmak, yeteneklerimi zorlayacak alanlara girmek ve hayatı deneyimlemek içimdeki en güçlü güdü olmuş hep.  Bu yüzden hayatım dünyanın dört bir ucunda yaşayarak geçti.  Üretkenliğimi kamçılayacak, yeteneklerimi zorlayacak, yaratıcı ve dinamik ruhumu kullanabileceğim ortamlar beni cezbetti.  Gördüm ki ne zaman bu ortamlarda zorlu bir konu üzerinde çalışıyorum, o zaman en mutlu olduğum zamanlar. Yanlış anlamayın, bu zamanlar öyle herşeyin süt liman olduğu cicili bicili saatlerden oluşmuyor.  Zorlu işlerin üstesinden gelmek sancılı dakikaları da beraberinde taşıyor.  Ama üretiyor, yaratıyor ve çabalıyor olduğunuzu hissetmek, saatlerin farkına varmadan yaptığınız işe kaptırıp gitmek ne büyük bir hazdır. En büyük mutluluk bu değil mi aslında? Öyleyse mutluluk iyi nefes aldığımız, yoga yaptığımız, chakralarımızı açtığımız, durağan kaldığımız zamanlarda hissedilmiyor.

CEO yetiştiren okullar var Türkiye’de.  Bir çocuğa küçük yaşta hedefin CEO koltuğu olduğunu gösteren eğitim kurumları bunlar. CEO demek bol para ve güç anlamına geliyor. Her eve bir CEO istiyor anne babalar. Devir bu değerleri kıymetli yapınca kurumlardaki ünvan savaşlarına şaşmamak gerek. Oysa benim gözlemlerim gösteriyor ki koltuk sahibi olanların koltuk arayışları yok. Onlar üretmekten, yaratmaktan, değiştirmekten yanalar. Denemekten, hata yapmaktan, gelişmekten korkmuyorlar.  Durum böyle olunca alçak gönüllü kalmayı başarıyorlar, çünkü biliyorlar ki yukarı tırmanmak için arada bir tökezlemek kaçınılmaz.

Sizlere ünvan sahibi olma hırsınızı törpülemenizin faydalı olduğunu söylemiyorum. Ünvan iyidir. Başarınızı semboller. Diyorum ki, içinizdeki ruhu -üretmek, yaratmak, geliştirmek, daha iyi şeyler hayata geçirmek için kullanırsanız- ve bunu yaparken yeteneklerinizi hafif zorlayarak kendinizi kaptırırsanız, mutluluğu aramanıza gerek kalmaz, ünvan peşinde koşmanıza neden olmaz.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Uyum Sağlamakta Zorlanan Kim?

kariyer 16 Comments »

Bugünün ve geleceğin en önemli unsurları arasında değişime açıklık ve uyum yeteneği geliyor.

Yeni bir kavram değil.  Yıllardır duyduğumuz bir kavram.  Şimdi biraz daha önem kazandı.  Teknoloji, takip edebildiğimizden daha hızlı ilerliyor.  Bu değişimle birlikte hayat da değişiyor.  İş yapma biçimlerimiz, yaşam tarzlarımız, alışkanlıklarımız, düşünce ve davranışlarımız farklılaşıyor.  Bu gelişmeleri takip edebilen ve değişimin yönünü çizebilenler, geleceği şekillendiriyor.

Y kuşağı işte böyle bir kuşak.  Kendine güvenli, ne istediğini bilen.  Teknolojiyle içiçe. Yaratıyor, yeniliyor.  Gelişiyor, geliştiriyor.  Geleceği şekillendiriyor.

Y kuşagı hakkında endişe duyan yöneticiler, onlarla nasıl başa çıkmaları konusunda tereddütte olanlar, giyim kuşamlarından dolayı dert yananlar, bugün işe giren yarın CEO olmayı beklediğini düşünen yönetimler… Değişmeye hazır mısınız?

Şirket eğitimlerinizde dizi dizi aldığınız liderlik eğitimlerinden hatırlayacaksınız: hani “değişime açıklık” faktörü vardı ya.  İşte o.  Şimdi öğrendiklerimizi hayata geçirme zamanı. Uygulamaya geçmeye var mısınız?

İş görüşmelerinde nevrinizi döndürüyor şu y kuşağı denen 20’likler, değil mi?

Siz yetenekli eleman arıyorken, onlar da sizin yeteneklerinizi test ediyorlar. Hem de hiç utanmadan.  Demek ki işe alım tek taraflı olmuyor artık.  Aday kendini şirkete gösterirken, şirkette adaya kendini göstermek zorunda kalıyor.  Yetenekli ve güvenli olanlar, her kapıyı açana gitmiyor.

Onları işe aldığınızda, hemen kariyerlerine yön belirlemek, önlerini görmek istiyorlar, öyle değil mi?

Oysa siz oturduğunuz koltuğa gelmek için 15 yıl beklemiştiniz. Onlar da beklemeli diye düşünüyorsunuz haliyle.  Demek ki artık sadece şirketinizin ürün ve hizmetinin “kariyer yolculuğunu” belirlemeniz yetmiyor, çalışanların da kariyer yollarını açmanız, netleştirmeniz gerekiyor.  Sadece kağıt üzerinde planlar artık yeterli olmuyor.

Siz bir konuda uzmanken, onlar bir çok konuda uzmanlar. Bu ne bilmişlik, öyle değil mi? Her konuda fikir sahibi olunmaz ki üstelik yarım yamalak bilgiyle!  Şu internetten çok şey okuyor ama hep bölük pörçük bilgiler bunlar diye düşünüyor musunuz? Yani araştırmalar internette her gün vakit geçirenlerin, beyin aktivitelerinde “karar alma” ve “komplex düşünebilme” bölgelerini daha fazla kullandıklarını gösterse bile…

Ellerinde bir iphone, sürekli email ya da sosyal medya araçlarıyla meşgul gibiler.  Diyorsunuz ki kendilerini gösterme halindeler!  Peki, neden etraf kişisel marka yaratma uzmanlarıyla cirit atıyor dersiniz? Eskiler yenilere neden daha iyi ve daha fazla görünürlük elde etmenin yollarını anlatıyorlar? Pek farklı değil miyiz yoksa?

Siz yüz yüze ya da telefonla konuşmanın çok daha faydalı olduğuna inanmışken onlar bilgisayar başında… Sanki kendilerine çok düşkünler, yanlızlar gibi geliyor size hafiften değil mi? “Ben” jenerasyonu boşuna denmiyor onlara diye düşünüyor musunuz? Profesörler araştırmış ve 30 yıldır gençlerin düşünce ve davranışlarında çok az bir farklılık olduğunu görmüşler. Yani aslında pek de fark yokmuş.  “Nasıl olur?” diye iç geçiriyor olabilir misiniz?

Bu liste daha uzar gider…

Kısacası soralım kendimize.  Değişime ayak uydurması gereken kim diye.  Kim kime daha fazla uyum sağlamalı diye.  Önümüzdeki 30 yılı şekillendirecek en güçlü kitle olan Y kuşağı mı? Yoksa, eski düzeni devam ettirme eğiliminde olanlar mı?

Y kuşağı henüz yolun çok başında.

Onlar öğrenmeye, gelişmeye, yönlendirilmeye açık.

Onlar sizleri dinlemeye, gözlemlemeye, hata yapmaya ve yeniden hata yapıp öğrenmeye açık.  Korkmuyor.

Elbette bugün işe girip yarın CEO olmaları gerçekçi değil.  Onlar da bunu istemiyor zaten.  Planlamaya dayalı hareket eden iş dünyası onların isteklerini çok iyi anlayabilir.  Y kuşağı, sadece para ve bir kaç tane de iş hedefi verdiğiniz için size minnettar değil.  İş hayatlarından tatmin, vizyonlarıyla örtüşen çalışma anlayışı ve duyarlılık arıyorlar.

İş dünyasında pişmelerini sağlamak, biraz da bizlerin işi.  Onların henüz tecrübe etmediklerini görmelerini sağlamak, stil farklarını paylaşmak, onlara koçluk etmek biz yöneticilerin görevi.

Üstelik koçluk sadece Y kuşağı için değil, değişime direnen yöneticiler için de kritik bir konu.  Yeni nesli yönlendirmek, bilgiye açık oldukları için biraz daha kolay.  Peki, değişime direnenlere eski bildiklerinizi unutun, yenisi geldi demek ne kadar kolaydır dersiniz?  Bakın, Deloitte US, 2002 yılından beri şirketinde kariyer koçları ile çalışıyor.  Peki ya siz?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Günü Yakalayan İşletme Anlayışı, Günü Yakalayan Çalışanlarla Mümkün

kariyer 8 Comments »

Her nesil kendine göre özeldir.

Her nesil bir öncekinden farklıdır.

Gen Y’nin diğer nesillerden çok farklı olduğu da doğru değil.  Bu hissi her nesil bir sonraki için düşünür.

Gen Y ile çalışmakta zorlananlar, genelde günü yakalamakta zorlananlar oluyor. En fazla şikayeti onlardan alıyoruz.

Teknolojiyi kullanmakta zorlanan kişiler, günümüzde doğal olarak değişimi fark edemeyen, izleyemeyen ve hissedemeyenler oluyor.

Teknoloji hızlı geliştiğinden, bu dönüşümü takip edemeyenler kendilerince teoriler de üretiyor: örneğin teknoloji başında zaman harcayanlar bilgiyi yarım yamalak alıyormuş! Oysa araştırmalar hiçte öyle söylemiyor.  Algılar gerçekliğimizdir diye düşünürüz ama algıları eğitmeden onlara güvenmek fayda getirmez.

Peki, Interneti her gün kullananların “karar alma” ve “komplex düşünme”den sorumlu beyin aktivitelerinin, Internet kullanmayanlara oranla iki kat daha fazla olduğunu biliyor muydunuz?

Değişime ayak uyduramayan, 20 sene öncesinin sistemleri ve yöntemleriyle çalışmakta ısrar eden yöneticilerin önümüzdeki 10 yıl içinde yerlerini korumasının mümkün olmadığını düşünüyorum.  Elbette, hala şirkete sadakatı ön planda tutan, şirkette kaç yıl çalıştığına bakarak her 10, 20, 30 yılda bir plaket sunmayı ilke edinmiş eski-model şirketler de kendilerini yenilemek, yeni-nesil çalışma sistem ve alışkanlıklarına adapte olmak zorunda kalacak.  Bu da eski model çalışanların değişmesini zorunlu tutacak…Er ya da geç…

Günü takip edebilen ve hatta geleceği şekillendirenler, değişime ayak uydurmakta direnen kişilerle çalışmayı da öğrenmek durumunda. Bu geçmişe sarılmış kişiler, nesil ayrımı yapmaksızın, genellikle şu özellikleri gösteriyor:

-       Teknolojiyle sadece google’da arama yapmak ve email check etmek kadar yakın olan

-       Email’lere pek cevap vermeyen, onun yerine kendisini telefonla yakalamanızı ya da yanına gidip cevap almanızı bekleyen

-       Şirketlere “vefa borcu” olduğunu düşünen

-       Aynı şirkette 15 yıl ve üstü kalmış olan, mezun olduktan sonra hala girdiği ilk şirkette çalışıyor olan

-       Sizin çözümlerinizi ve uzmanlığınızı anlamadığından, size genç ve tecrübesiz gözüyle bakarak, kendi bildiği yol ve yordamdan ayrılmayan

-       Beğenilme, yükselme kaygısı olduğundan değişim ve gelişimle uğraşmayan

-       Ünvan kaybetmemek için düşüncelerini söyleyemektense, ortama uyum sağlamayı yeğleyen

Bu tür çalışanların yoğun olduğu ortamlar değişim yaratmak çabasında olanlar için oldukça sıkıcı ve çekilmez olur. Bu ortamlardan kendinizi kurtarmanız bir çözüm olabileceği gibi, bağlı olduğunuz yöneticilere koçluk da yapabilirsiniz. Sizden koçluk almayı kabul edebilecek olgunluk ve görüşteki yöneticilerin sizi daha iyi anlamak için çaba gösterdiğini göreceksiniz.

Gelecek değişimi takip edebilen, onu şekillendirebilen ve yönetebilenlerin olacaktır.  Öyleyse, değişime direnci olanlar, değişmeye mecbur olacaklardır. Er ya da geç…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Prensipler, Nezaket ve Profesyonellik Üçlüsü

kariyer 6 Comments »

Bugün Ayşe Arman köşesinde, Nergis Öztürk ile olan röportajına, yakın dostu Nalan Apa’nın annesinin rahatsızlığı nedeniyle gidememesini anlatıyor.

Zeki Demirkubuz, Nergis Öztürk’ün oynadığı filmin yönetmeni.  O da Milliyet’e verdiği bir demeçte, Ayşe Arman’ın yaptığı bu hareketten dolayı kendisine ağzında kuş tutsa röpörtaj vermeyeceğini söylüyor.

Ayşe Arman kızgın. Olayın Demirkubuz’la ilgisi dahi yok diyor. Onu kibirlilikle suçluyor.

Anlaşılan Nergis Öztürk’te kırılmış. O da pek pas vermiyor.

Kısaca Ayşe Arman’ın yazısında herkes herkese hafif kırgın gibi duruyor. Kimse birbirini de pek anlama çabasında değilmiş gibi bir izlenim var…

Profesyonellik, iki ünlü ve başarılı insanın birbiri ile bire-bir konuşabilmesini gerektirir.  Ayşe Arman’ın çok acil bir işi çıktıysa, Nergis Öztürk’ü kendisinin arayıp neden gelemeyeceğini o anda haber vermesi önemlidir.  Bu ayrıca bir nezaket gereğidir.  Sonuçta, Ayşe Arman ofisini arayıp durumu anlatmak için belli bir zaman kullanıyor.  Bu zamanı, Nergis Öztürk ile konuşarak kullanması gerekirdi.  Bu kısmı çok önemli.

Neden?

Çünkü Ayşe Arman samimiyetini, içtenliğini ve durumun zorluğunu o anda bizzat kişinin kendisine verebilirdi.  Nergis Öztürk’ün Ayşe Arman’ı dinledikten sonra ona sempati ile bakması, samimiyetine inanmaması tahmin ediyorum mümkün olmazdı.

Araya danışmanlar koymak, onların üzerinden mesaj iletmek böyle bir durumda uygun değildir.  Hem nezaket hem de profesyonellik böyle bir durumda samimi bir sohbeti gerektirir.

Zeki Demirkubuz, profesyonelliği herşeyin üzerinde tutan bir değere sahip gibi duruyor.  Bu durumda, Ayşe Arman’ın davranışını hoş görmesi beklenemez.  Ayşe Arman’ın Demirkubuz’u araması harika bir davranış. Ilk ağızdan olayı anlatması profesyonel bir yaklaşım. Zeki bey’in röportajı kabul etmemesi prensipleri ile uyuşmadığından dolayıdır diye düşünüyorum.  Prensipler, anlamı gereği serttir.

İş dünyasında bu üç konu bizi etkiliyor.  Nezaket ve profesyonellik, biraz da karşımızdaki kişinin değerlerini ve prensiplerini anlamaktan geçiyor.

Grey’s Anatomy dizisini seyredenler hatırlar:  Seattle Grey Hastanesine Amerika’nın önde gelen bir kalp cerrahı gelir.  Cerrah, ortak bilince (common sense) fazla değer vermeyen, hastane kural ve prensiplerini önde tutan biridir.  Hastane şefi, kritik bir durumda “ortak bilince” göre hareket etmeyeceğini anladığı cerrah’ın doğru kararı alabilmesini sağlamak için yönetimden “ek karar” çıkarmasını ister.

Burada dikkatinizi çekmek istediğim şudur: Şef, beyin cerrahının prensiplerine “gıcık” olduğu halde, kişiyi değiştirmeye değil, kişinin doğru kararları alabilmesi için değer verdiği prensiplerle hareket etmeyi tercih eder.

Şimdi kendimize dönüp bakalım.

Kendi kişilik, değer ve prensiplerimiz neyse, karşımızdakinin de aynı davranması için kişiyi değişmeye mi zorluyoruz, yoksa, işin en etkin şekilde yapılması için karşımızdakinin değer ve prensipleri doğrultusunda çözümler geliştirerek hareket edebiliyor muyuz?


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Sizinle Bir Sırrı Paylaşmak İstiyorum, Inovatif Yaklaşım

kariyer 10 Comments »

Yazan: Tanjan Ozbilgi

İnovasyon sadece yeni bir ürün yaratmak demek değildir. Yeni bir üretim sistemi ya da organizasyonel yenilik de İnovasyon başlığı altında incelenebilir. Ama bu yazımızda hizmet sektöründen bahsedeceğiz.

Günümüzde hizmet sektöründe sadece yeni ürünler oluşturmak değil, bilinen bir servisi farklı bir “deneyim” haline getirmek de inovasyon başlığı altında inceleniyor. Ürüne ruh katmak, bir ambians oluşturmak bu parantez içerinde yer alabilir. Bu noktada sunduğunuz hizmet ya da ürünün bedeli maliyet + kar olmaktan çıkacak, onun yerine “farklı deneyim yaşatma bedeli” olarak adlanacaktır.

Üretilen mal ve hizmeti tüketenlerin ”başka yerde yok” ya da “hayran kaldım” sözleri o ürünü marka olmaya taşıyan bir unsur olacaktır. Elbette müşterinin bunu ifade etmesi bizler için önemli. O noktada fiyat (tüketicinin ödemeye hazır olduğu “bedel”) önemsiz hale gelecektir.

Müşteri benzer başka bir ürün için 50 kuruşluk indirim uğruna pazarlık yaparken, bu tür sıradışı bir ürün için hiç düşünmeden 100’lerce lirayı verebilmektedir. Buna ürünün/hizmetin “subjektif” değeri diyebiliriz. Çünkü müşterinin duygu algılamasına dayalı bir bedel oluşmaktadır. Güzel duygular hissediyorsa yüksek bedeller ödeyecektir.

Bunun içindir ki sonradan görme bir işadamı, kendi çalışanlarına her ücret verişinde eli titrerken, bir gece kulübünde kendisine yaşatılan ambians için binlerce lirayı saçabilmektedir. Sadece müşteri ihtiyacını karşılayarak katma değer üretmek değil, güzel ve farklı bir deneyim yaşatmak da inovatif bir hizmet yaklaşımı gerektirmektedir.

İnovasyon ve marka ilişkisi:

Tüketiciyi sadece mantığı ile değil, duygu bağı ile bağlamak, marka olmanın bir diğer tanımı olabilir. Sizin ürününüzü seçmesinin nedeni fiyat, kalite ya da servis uygunluğu dışında duygusal olarak ürün ile tüketici arasında kurulmuş bağ olabilir. Bu nedenle günümüzde psiko-sosyal konular daha da önem kazanacaktır. Çünkü bu bağı ancak sosyal psikoloji ile algılayabilir ve müşteri için bu hizmeti geliştirebiliriz.

Tüketici davranışlarından, onun kültürel değerlerinden, psiko-sosyal algılamalarından testlerle eğilimleri çıkarılabiliriz. Dikkat edeceğimiz nokta; toplumu ayıran sosyo-kültürel katmanların, “hizmet algısı/beğenisi” üzerine etkisinin farklı olmasıdır. Diğer bir ifadeyle; bir kültürel katman için ürettiğimiz hizmet diğerine cazip gelmeyebilir. O nedenle tek-tip algı ve hizmetten söz edemeyeceğimiz açıktır.

Tablo gibi hizmet:

Bir tablo satın alma kararınızı neler etkiler? Fiyatı sizce tuval + boya + işçilik bedeli olabilir mi? Elbette “hayır” diyeceksiniz. O tablodan aldığımız haz ve sizde yarattığı algı ve hatta o tabloyla beraber aldığımız yeni statü (sahip olma etkisi) bunlardan bazıları olabilir. Sonuçta kendi sunduğunuz hizmeti de “sanat” gibi tanımlayabilirsiniz. Artık müşterinizin “Subjectif” algılaması ile yüzyüzesiniz. Çünkü sanatsal ürünün bedeli “subjektiftir.”

Size bir sır olan bu “subjectif bedelli” ve bol “inovasyonlu” günler diliyorum…


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Sezgi ve Mantık Ikilemi

değişim, eğitim, psikoloji, yetenek 14 Comments »

Yazan: Oktay Taftalı

Hayatta karşılaştığımız kimi sorunlara çözüm ararken, sorunun önemi ve karmaşıklığı oranında kılı kırk yardığımız, günlerce sağa sola danıştığımız, tasarımlar, planlar yaptığımız ve buna rağmen istediğimiz neticeyi alamadığımız olmuştur.

Türlü çeşitli mantıklar geliştirerek, olabildiğince “rasyonel” olmak gereğine inandığımız çözüm üretme/arama süreci esnasında, çoğunukla “içimizdeki bir ses”in de bize eşlik ettiğine tanık oluruz. Ancak akılcılığın ve mantığın bir önyargı şeklinde itibar gördüğü “Aydınlanma Çağı”nın ve modernizmin değerleriye yetişmiş birey, bu “içinden gelen ses”e itibar etmeyi çoğunlukla bir gurur meselesi olarak algılar ve ondan kaçınmaya çalışır.

Henüz açıkça tanımlanamadığını varsaydığımız ve o nedenle pek itibar etmediğimiz “içimizden gelen ses”, arzu edilmeyen bir sonuçtan sonra “keşke o sesi dinleseydim” türü yakınmalarımıza da konu olur. Ancak akıl ve mantıkla kutsanmış modern zamanlarda, bu iki unsuru esas almayan davranışların “duygusallık” genellemesiyle itham edilmesi, bizi bir sonraki benzer süreçlerde de ikircikli kılar.

“Duygusal” davranmayı gururuna yedirememek, modern insanın başlıca açmazlarından birisidir. Oysa duyu (impression), duygu (sentiment) ve sezgi (intuition) gibi yetilerden kaynaklanan veriler olmaksızın, aklın ve mantığın olgunlaşması, etkinlik göstermesi zaten mümkün değildir.

Bu yetiler arasında, insana ayrıcalıklı bir bilgi türü sunan sezginin önemi üzerinde durmak gerekiyor:

“Bilginin iki şekli vardır: bilgi ya sezgi bilgisidir veya mantık bilgisidir: ya fantaziden doğan bilgidir veya zihinden; ya bireysel olanın bilgisidir veya tümel olanın; ya tek tek nesnelerin bilgisidir veya onların birbirleriyle olan ilgilerinin bilgisidir; bilgi, bütünüyle ya imgeleri veya kavramları meydana getirir.”

Aslında üzerinde fazlaca düşünmesek, itiraf etmesek bile, basit gündelik hayatımız, “içimizdeki ses” yani sezgi bilgisi tarafından yönetilir.

İnsanın tek tek nesnelerle, tek tek insanlarla, tekil olgu ve olaylarla ilgi içinde edindiği deneyimler, genel bir imge ve tasavvur dünyası oluşturur. Evden alışveriş için pazara gidinceye dek geçen süre içinde, onlarca şey düşünürüz. Ancak eve döndüğümüzde düşündüklerimizi alt alta yazmayı deneyelim, belli başlı birkaç şey dışında hiçbir şey hatırlamadığımızı veya hatırladıklarımızı kolay kolay yazıya dökemediğimizi, ifade etmekte güçlük çektiğimizi göreceğiz. Oysa bu süreç boyunca zihnimizin bir takım şeylerle meşgul olduğuna kuşku yoktur. Fakat bu alışıldık, basit ve olağan süreç boyunca, zihnimizi kimi mantıki ve kavramsal unsurların yanısıra, ağırlıklı olarak meşgul eden ve eylemimizi asıl yöneten başka bir takım unsurlardan söz etmek gerekir.

İşte kendi halindeki gündelik olağan eylemimizi yöneten, yönlendiren ve ifade etmekte güçlük çektiğimiz bu unsurlar, sezgi bilgisinin sunduğu genel ve kapsayıcı imgelerdir.

Sağır ve dilsizlerin nasıl düşündükleri üzerine ünlü bir polemikten yola çıkarak, insanın sadece dilde ve sözcüklerde ifade bulan kavramlarla değil, aynı zamanda imgelerle düşündüğünü söyleyebiliyoruz. Demek ki, mantığın verisi olan kavramların yanısıra, sezginin eseri olan imgeler de, düşüncenin unsurları arasında yer alıyorlar. Ancak imgeleri ifadeye dönüştürülebilmek, kavramları ifade etmekten daha zordur ve yine sezgisel bakımdan ayrıcalıklı bir yetenek gerektirir.

Biz sayısız kez pazara gidebiliriz, ancak bir “pazar yeri” imgesini ifade edebilmenin zorluğunu ayrımsamak için Bernardo Belotto’nun, “Pirna’da Pazar Meydanı” tablosuna göz atmamız yeterlidir. Benzer bir pazar yeri imgesini yazıyla ifade etmek, tezgâhlardaki çeşitli meyve ve sebzelerin kokusunu, insanların koşuşturmasını, kalabalığın, başka hiçbir gürültüye benzeterek tarif edilmesi mümkün olmayan uğutulsunu yazıya dökmek çok daha zordur.

Oysa, söz konusu olan yıllardan beri bildiğiniz, tanıdığınız sıradan bir pazar yeridir.

Ama bu bilme ve tanıma sezgisel-imgesel bir tanımadır ve olağan sıradan eylemimiz bu sezgisel-imgesel bilgi tarafından yönetilmektedir.

Aynı şekilde: pratikte boş bir kovayı kuyuya indirip, su doldurduktan sonra yukarı çekmeniz birkaç dakikanızı alır. Böylesi bir eylemin pratikte size çok basit gelmesini sağlayan, eyleminizi yöneten sezgi bilgisinin sunduğu imgenin gücüdür. Binlerce yıllık “kuyudan su çeken insan imgesi.” Bu imgenin gücünü ve bildirdiği bilginin kapsamını anlamak için, çıkrığın gıcırtısından, kuyunun ağzında ve ipin ucunda yerçekimine karşı salınan kovadan başlayarak, söz konusu eylemi iki sayfa A4 olarak yazmayı deneyebilirsiniz.

Demek ki, sezginin sunduğu imgesel bilgi sayesinde, gündelik olağan hayatı kolayca sürdürmemiz onun basitliğini değil, bilakis olağanüstü gücünü gösteriyor.

Eğer bu bilgi hakikaten basit bir bilgi olsaydı kolayca ifade edebilebilirdi. İşte yine bu nedenle, hayatımızın en basit ve en olağan gibi görünen ilgileri, ifade edilmesi en zor olan ilgilerdir.

Bu ilgiler sadece bizimle nesneler bakımından değil, bizimle öteki insanlar bakımından da benzer özellikler gösterir. Örneğin, iş yerinde, komşuluk veya arkadaşlık ilişkilerinde, muhatabınızın sizi rahatsız eden gündelik davranışlarını, ona basit bir kaç cümle ve davranış taklidiyle, neşe ve sezgisel samimiyet içinde ifade etmek varken, en mantıklı çözümü aramak gerekçesiyle, aylarca karın ağrısı çektiğiniz halde, tek bir cümle edemeden, bu duruma katlanmak zorunda kalabilir ya da “mantık”a rağmen, tam tersi umulmadık çatışmalara yol açabilirsiniz.

Sezgisel olarak edinilen bir dış etkiyi, mantıksal olarak açıklamak ve gerekçelendirmek mümkün olmadığı için, retorik, psiko-drama, autogenes training gibi, sonuçta ilişki biçimlerinde sezgisel ifadeyi güçlendirmeye yarayan tekniklere ve bunların eğitimine gerek duyulmaktadır.

Modernizmin, sezgi bilgisini gündelik hayat ve insan ilişkilerinde teorik olarak görmezden gelmesi nedeniyle ortaya çıkan olumsuzluklar, yine modernizm tarafından “hasarın giderilmesini” amaçlayan kârlı bir endüstriye dönüştürülmüştür. Böylece, aslında her insanda doğal olarak ve doğuştan mevcut yetenekler, önce insana unutturulmakta, sonra para karşılığı çeşitli eğitimlerle yeniden kazandırılmaktadır.

Oysa, Fidel hangi liderlik kursuna katılarak Fidel olmuştur?

Ya da Scott Fitzgerald örnek yaşam kalitesinin sırlarını keşfederken hangi “coach”a danışştır?

Aslında sezgi bilgisinin gündelik yaşam pratiğinde son derece geniş bir kabul gördüğüne kuşku yoktur, fakat bunu söylem alanına taşınması gerekiyor. Çünkü: “Çok eski ve herkes tarafından itirazsız olarak kabul edien bir zihin bilgisi bilimi vardır: mantık. Fakat sezgi bilgisi bilimini hemen hemen kimse hoş görmez veya yalnızca pek az kişi tereddüt ederek ona karşı hoş görürdür. Mantık bigisi aslan payını almıştır; [...]

O nedenle, bize sorulduğunda, çocuk yetiştirmekten, alışveriş kültürüne, iş yaşamından, arkadaşlık ilişkilerine dek, çoğumuzun, makul, mantıklı ve “rasyonel” bir yaşam peşinde olduğumuzu vurgulamamız, gönüllü bir yanılgının ifadesidir.

Gönüllü olarak bu yanılgıyı kabullenmenin altında, hayatımızı akıl ve mantık ötesinde bir bilginin yönlendirdiğini itiraf etmenin, sanki başkalarında güven kaybına yol açacağı kaygısı yatmaktadır.

Oysa en başarılı politikacıların, politikanın bir mantık bilimi şeklinde öğretildiği siyasal bilgiler fakültelerinden yetişmediğini, en başarılı tüccarların, yine ticaretin mantık bilimi kapsamında bir bilim olarak öğretildiği akademilerden mezun olmadığını gösteren sayısız örnek, bize sezginin gücünü kanıtlamaktadır. Çünkü hayatın bu ve bir çok alanında “içindeki sesi” dinleyenler, okullarda, kurslarda öğrendikleri mantıklı şeylere kulak verenlerden daha fazla şey becermişlerdir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Twitter’ı Sevmemeniz Önemli Değil.

kariyer 24 Comments »

Akşam gazetesinden Serdar Turgut ve Oray Eğin, twitter’a ilk adapte olan gazeteciler arasında.  70-80 kişilik bir medya mensubu, bu yeni mecraları anlamaya çalışıyor.  Yazılarının arasına atıştırıveriyor.

‘Twitter’da yazmıştım….’ cümleleri daha sık yer alır oldu.

Sosyal medyanın içinde uzun zamandır olan ve yoğun olarak kullananlar da, arada bir bu ortamlara yeni olanlarla gırgır geçmeyi ihmal etmiyor.  Hakları olan durumlar olmuyor değil…

‘Twitter’ı msn gibi kullananların uyanmasını sabırla bekliyoruz’ genellikle yorumlar arasında…

Medya mensuplarının gelişen iletişim teknolojilerini denemeye başlamış olması bana ümit veriyor.  İletişim sektörünün içinde olup da bu araçların nasıl işlediğini anlamamak kabul edilir olmamalı. Bu yüzden, twitter’ı -msn gibi de olsa- kullananların olmasını ben müthiş destekliyorum.  Uzaktan izlemektense, içine girip deneme yanılma yöntemiyle öğrenmek en etkin olanı.

Twitter ilk çıktığında onu ilk benimseyen bizler de bu aracı nasıl kullanmamız gerektiği konusunda benzer davranıyorduk.  İçine girdikçe, öğrendikçe, nasıl kullanmamız gerektiğini daha iyi öğrendik.  Ve her gün, yeni bir şey daha öğreniyor ve öğrendiklerimiz yönünde taktik geliştiriyoruz.

Twitter’ı ilk kullanmaya başladığımda, aklımda sadece nasıl bir çizgide durmak istediğim konusunda net bir fikir vardı.  Daha sonra, bu alanın ilklerini ve en popüler olanlarını incelemeye başladım.  Hürriyet Daily News’da her Cuma Girişimcilik üzerine yazdığım yazılarımdan ‘Cut Your Teeth On Twitter’ da etkin bulduğum 3 stile yer verdim.  Fast Company, bu konuda benden daha yoğun bir araştırma yapmış olan Dan Zarella’ya kulak vermiş.  Zarella, 9 ay boyunca 5 milyon tweet ve 40 milyon re-tweet’i (RT) incelemiş. Tweet’ler yapıldığında, hangi kelimeleri kapsadığını, linklerinin olup olmadığını gösteren bir dizi faktörü analiz etmiş.

Örneğin ben URL’leri kısaltmak için adjix.com kullanırdım.  Bunun bile çok uzun olduğundan artık itibar görmediğini ve daha kısa bir URL kısaltma servisi kullanmam gerektiğini öğrendim.  Yeni tercihim ow.ly.

Biz Türkler için Twitter’ın faydalı olabileceği enteresan bir alan olduğunu düşünüyorum.

Kendimizi kısa ve net olarak ifade edebilme yeteneği.

Sebebine gelince. Soru sorulması gereken bir ortamda kaçımız tek bir cümle ile sorumuzu sorabiliyoruz?

Kaçımız 5 dakika kendimizi ifade etmeye çalışma zorunluluğu hissetmeden sorumuzu açık ve anlaşılır olarak sorabiliyoruz?

Kaçımız düşüncelerimizi net ve keskin bir dille ifade edebiliyoruz?

Genele baktığımızda ortaya çıkan tablo biraz yorucu.  Bu sebeple, twitter belki bizlere düşüncelerimizi toparlayabilmeyi, netleştirebilmeyi ve daha etkin ifade etmeyi sağlar.  Düşünceleri 140 karaktere sığdırabilmek o kadar kolay değil.  Belki iyi bir pratik yapmamızı sağlayan faydalı bir platform olabilir twitter.

Hedefiniz kendinizi daha net ifade edebilmekse, twitter bir araç olabilir.  Bu noktada uzmanlaşmaksa, farklı bir takım araçları ve yöntemleri sıkça kullanmak ve bolca pratik yapmakla mümkün.

Tecrübe dediğimiz şey, işte aslında bu sebeple mühimdir.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Michael Jackson ve Yazılan Hayat Hikayeleri Üzerine Bir Not

kariyer 8 Comments »

Sanırım Michael Jackson’ın kariyerinin 1993 yılında hakkında açılan davalardan sonra inişe ve hatta kayboluşa geçtiğini söyleyebiliriz.  Davalarda ne kadar haklıydı ne kadar değildi, bilemiyoruz.  Bildiğimiz, Michael Jackson’ı sahnelerden uzaklaştırmaya yetecek derecede kuvvetli bir tepkinin oluşmuş olmasıydı.

Jackson, bir zamanlar “pop dünyasının kralı” sayılıyordu.  Guiness World Record’larından tutunda, 13 Grammy ödülü, 22 American Music ödülü ve tarihe adını yazdıran dans teknikleriyle bir dönemler tüm dünya gençliğinin aklını başından alıyordu.

2003 yılında, Santa Barbara’da yaşıyordum ve Michael Jackson’ın Santa Barbara mahkemesine getirilişini hatırlıyorum.  Hayranlarının etrafı çevrelemesine rağmen, bir sessizlik hakimdi.  Sanki artık Jackson’ın mahkemelik olmasının haber değeri dahi yokmuşcasına…

28 Ekim’de Michael Jackson’ın “This Is It” isimli filmi geliyor.   Vefat ettiği zamandan beri, son 15 yıldır hiç duymadığım kadar Michael Jackson müzikleri dinlemeye başlar oldum.  Partilerde MJ müzikleri dinlenir oldu.  Radyolarda MJ çalar oldu.  Onun için özel veda partileri düzenlendi.  Şimdi de filmiyle unuttuğumuz MJ’i yeniden hatırlıyoruz.

MJ’in hayat hikayesini yeniden yazar gibiyiz sanki…

Bugün yolun başında olanlar, başarılı işlere isimlerini yazdırmak için koşturanlar, marka olabilmek için yanıp tutuşanlar, burada sizlerin görmesini istediğim bir nokta var…

Dinleyin.

Bugün hayat hikayeniz, bir baltaya sap olmaya çalışan çocuklar misali olabilir.  McDonalds’da hamburger satıyor olmaktan utandığınız için etrafa söylemekten çekindiğiniz bir dönemde olabilirsiniz.  MBA’li olduğunuz halde, kasiyer olarak çalışmak zorunda kaldığınız ve hazmı zor zamanlardan geçebilirsiniz.  Kurumsal hayatlarınızda yönetici olabilmek için yırtındığınız bir noktada hafif sabırsız bekliyor durabilirsiniz… Unutmayın ki, bir gün başarılı olduğunuzda sizin de hayat hikayeniz yeniden yazılıyor olacak. O zaman, hikayenizi farklı bir tadla anlatıyor olacaksınız.

Nasıl mı?

Bugün hafif sıkılarak sattığınız hamburgerler, CEO olduğunuzda “Ben bu işe hamburger satarak başladım.” sözlerine bırakacak yerini.  Dünyanın tanınmış bir ressamı olduğunuzda, ilhamınızı zorluklarla geçtiğiniz bu dönemden aldığınızı düşündüğünüzü ifade edeceksiniz.  Yönetici koltuğuna oturduğunuzda, dişinizle tırnağınızla çalışarak bu noktalara geldiğinizden bahsedecek, sizden sonrakilere umut veriyor olacaksınız.

Hiçbirimiz birbirimizden pek de farklı değiliz aslında, her ne kadar birbirimizden çok farklı olduğumuzu anlatabilmek için çeşitli taklalar atsak da…

Hayat işte hep böyle.  Yaşadıkça yeniden yazıyoruz hikayemizi.

Defalarca…

Taa ki, bir daha o ihtiyacı hissetmeyene kadar.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share

Kendini Gereğinden Fazla Önemseme Sendromu

kariyer 23 Comments »

Internetle 1990’ların başında tanışmış, ilk emailini 1991 yılında almış biri olarak, teknolojiyle dostluğum, ona olan sevdam derindir.  Gelişmeleri genelde herkesten önce takip etme ve uygulama gibi bir huyum da var.  Bu özelliğin tek sıkıntısı, heyecanı paylaşmak için bilginin yayılmasını beklemek.  Yenilikler yaygınlaştığı zamansa değişimi izlemek çok ilginçtir.

Örneğin, Newsweek dergisinin 5 Ekim sayısında Sharon Begley yine nefis bir makale kaleme almış.  Yazım stili beni çok etkiliyor.  Kompleks bilimsel çalışmaları basite indirgeyerek yazmasıyla ün yapmış biri Begley.  Yazısında ‘dijital yerliler’ yani dijital dünyaya doğanlarla, ‘dijital göçmenler’ –dijitali sonradan öğrenenler- arasındaki farktan bahsetmiş.  Araştırmalar, dijital göçmenlerin yüz ifadelerini okumakta dijital yerlilerden daha başarılı olduklarını göstermiş. Beyin fonksiyonlarında dahi farklılıklar gözlemlenmiş.  İlginç değil mi?

Ben meraklandım.  Özellikle bu aralar M.A. Counseling Psychology programımın zorunlu bir dersi olan Biopsychology kitabını okuyorum.  Beynin nasıl işlediğini daha detaylı öğreniyorum.  Doğrusu normalde açıp okumak isteyeceğim bir kitap değil bu, istediğimden fazlasını öğretiyor.  Ama beyin hareketlerinin davranışa etkisini daha net görmek, hiç gözümün önüne dahi getiremeyeceğim mental sorunların varlığı ve sebeplerinden haberdar olmak tolerans eşiğimi çok daha yukarılara fırlattı birden. Yine de bu kitap yazılırken dijital yerlilerin ortalıkta olmadığı konusundaki inancım tam. Zira, anlatım dili dijital yerlilerin çok sık yaptığı bilgi ‘taramasını’ zorlaştırıyor!

Gelişen yeni teknolojilerin birey davranışlarına etkisi, profesyonellerin birçoğunun kişisel marka yaratmak üzerine yaptığı vurguyla birleşince, kendini gereğinden fazla önemseyen topluluklar mı ortaya çıkıyor diye düşünüyorum.  Sosyal medya ortamında kendini ifade etme telaşında olan bizler, ister istemez egomuzu daha da mı şişiriyoruz acaba?  20’lerinde yeni mezun, birkaç yıllık iş deneyimi olan, hayatın başında sayılabilecek bir grup kişi ‘guruvari’ yaklaşımlarla kendilerini, görüşlerini, inançlarını, kendilerine göre fantastik hayatlarını anlatırken, kendilerini olduğundan fazla değerli hissediyor olabilirler mi?

2 hafta önce Hürriyet Daily News’daki köşe yazımda ‘spotlight effect’ den bahsetmiştim.  Okumanızda fayda varSpotlight effect, başkalarının kendi yaptığımız şeylere tahmin ettiğimizden daha fazla önem veriyor/dikkat ediyor/değer gösteriyor olduğuna inanmayı ifade ediyor.  Bir nevi spotlight effect yaşıyor olabilir miyiz cümle alem?

Bu sanal ortamda olduğu için kitlelerin takip ettiği kişilik, izlenilen, beğenilen biri olduğumuz hissi acaba kaçımızı olduğundan daha fazla önemli hissettiriyor?  Facebook’da durum güncellemesi yapıp herkesin okuduğunu düşünmek, twitter’da konuşmalarımızı herkesin dikkatlice ve hiç kaçırmadan takip ettiğine inanmak, bizleri ne tür bir kişilik haline dönüştürmekte?

Tüm bunlar şimdilik sorgulama olarak kalırken, bildiğim tek bir şey var, o da sosyal medya platformlarının hepimize güzel ve başarılı işler yapma fırsatı verdiği.  Bu fırsatı başarıyla kollayanların da önlerinin açık olduğu…

Belki egonun limitleri de ara ara zorlanıyordur bu platformlarda ama online görünürlüğü olmayan kişiler hakkında ‘pek de önemli değil’ algısının da kuvvetlice var olduğu bir gerçek.  Madem bu platformları kendimiz ve belki de kariyerimizle ilgili faydalı işler yapmak için kullanıyoruz, o zaman Sharon Begley’e kulak verelim.  Dijital yerliler ve dijital göçmenleri hatırlayıp, aralarındaki davranışsal ve düşünsel farkları gözlemleyelim.  Sonra da bu bilgileri, yönetsel gücümüzü geliştirmek için kullanalım.


Save to del.icio.us   Digg This!   Technorati Links   Stumble it!   reddit

Bookmark and Share
WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in